27 Ekim 2019 Pazar

Toplum olmak bir doğal zorunluluk, onu sürdürmek ise kültürdür.

Canlıların toplu yaşaması, insanların toplum olarak yaşaması doğal bir zorunluluktur. Toplumdaki iletişim, düzen, sistem vb. gibi tüm unsurlar ise insanların oluşturduğu kültürdür.

Biz insanlara insan olma özelliğimizi kazandıran toplum ve onun düzenidir. Birlikte olmak bize güven ve mutluluk verir. Sorunlu ve kazaları olsa da toplum en doğal ve en iyi yaşama biçimidir biz insanlar için. Toplumda yaşamak insan ömrünü uzatır, varlığını büyütür.  Toplum varlığını korumak için bir çok kültür oluşturmamız gereklidir. Vatan, millet, ülke, halklar gibi kültürler tarih boyunca deneyimlerle oluşturulmuştur.

Canlılığın ortaya çıkışı ve gelişimi zaten birleşme, bölünme ve birlikte yaşama üzerine kurulu başlamıştır. Dna birleşerek hücreyi sonra dokuları ve organlara doğru ilerlemiştir.

Canlılar çoğalmasıyla avlanma ve kaçınma güdüsü başlamış, aynı türler birlikte yaşayarak korunma ve çoğalmaya devam etmişlerdir.

En kalabalık ve çeşitlilik önce bakteri ve virüslerde sonra bitkilerde görülmektedir.

Büyük canlılar olarak bitkiler doğanın temelinde bulunmaktadır. Gezegenimizin yer örtüsü ve hava yastığı konumundadır.

Sonra en kalabalık otçullar gelmektedir. Bu kadar bitki olunca ondan beslenen canlı da fazla olacaktır haliyle. Ama bir şartla bitki varlığını tehlikeye düşürmemeleri gerekmektedir. Bitki biterse otçul da biter. Çoğalan otçullarla onlara avcı olması gecikmemiştir. Çoğalan canlının düşmanı hemen gelişmektedir. Onlardan beslenen bir tane tür olsa gerisi çorap söküğü gibi gelir. Besinin bolluğu karşında o tür büyür dallanır budaklanır.

Yeryüzü örtüsünde bulunan mantar, bakteri, virüsler flora dan fauna ya geçişi sağlamış sonraki bitkiler çoğalmış ve uzun süre yeryüzünün en büyük canlıları olmuşlardır. Rüzgar, ısı, su ve kimyasalları kullanarak varlıklarını geliştirmişlerdir. İklimleri etkilemiş atmosferi şekillendirmişlerdir. Önce bitkilerden beslenme ve ortaklık kuran bakteriden büyüyen böcekler olduğunu tahmin ediyorum. Böcekler hem bitkiden beslenme hemde ortaklık yapmışlardır.

Bitki temelindeki bu düzen  uzun bir süre sürmüştür. Böceklerden beslenen canlılar daha da büyümüş bitkilerden de beslenmeye başlamışlardır. Dinazorlar bu bitki bolluğunda devleşmişler ve bitki miktarına zarar verir olmuşlardır. Bitkilerin azalmasıyla atmosfer direnci düşmüş gezegenimiz dış tehlikelere açık hale gelmiştir. Meteor ve tehlikeli güneş ışınları canlılara zarar vermeye başlamıştır.

O dönemler yeryüzüne tek bir meteor düşmesi değil yüzlerce yıl milyarlaca meteorun düşmesi mümkündü. Atmosfer paramparça olmuş haldeydi bitkilerin azalmasıyla, güneş ışınları direk geldiği için tüm canlılarda öldürücü bir etki bırakması doğal bir süreçti. Dinazorlar küçülmeye başladılar beslenmeleri kısıtlanınca böceklere yöneldiler. Kuşların önceki dinazor oldukları biliniyor.

Bitkilerden beslenen canlılarda bir azalma olup bitkiler için risk kalkınca atmosfer koruması tekrar düzelmiştir.

Ekolojik sistemde çağolan bir canlının düşmanları oluşmakta olup o canlıdan beslenme olanağı bulan türler gelişir, çoğalırlar.

Amaç beslendikleri türü yok etmek değildir. Varlıklarını artırmak büyütmektir.

Dinazorlar bilinçli ve özellikle bitkilere zarar vermediler. Aşırı büyümeleri bitki oranın çok olmasıyla kendilerinin devleşmesi ve düşmanların kendilerine zarar verememesiydi.  Yeryüzündeki hiç bir canlının dinazorlardan beslenerek sayısını azaltması imkanı yoktu.

Bitkiler tekrar çoğalınca otçullar da devasa olamasa da arttılar, onların artması düşmanların ortaya çıkması anlamına gelmekteydi. Etçiller otçulların artmasıyla ortaya çıkmıştır.

Bitkiler, otçullar ve etçiller hepsi toplu yaşamaktadırlar. Ekolojik düzen böyledir. Canlıların birlikte yaşaması dna dan başlayan bir doğal bir temele sahiptir.

İnsan ise hem otçul hemde etçil olarak daha önce ortaya çıkmamış iki özelliği bir arada bulundurmaktadır. İnsanların çoğalmasıyla toplum olmaları çok uzun bir süre sürmüştür.

Toplum olmak doğal bir zorunluluk olup düzen, sistem, iletişim gibi toplum olmayı sürdüren araçlar, eylemler, edimler kültürdür.

Sosyoloji, psikoloji, antropoloji gibi tüm sosyal bilimleri kozmolojik temel yasalara göre değil, canlılığın kozmolojik temel yasalar üzerine oluşturduğu kendine özel yasalarına göre yorumlayıp, araştırıp geliştirilmesi referansının ona göre alması gerekmektedir. Böyle yapıldığı takdirde doğru bilgiler ışığında sorunların çözülmesi ve geleceğe dair doğru politikaların oluşmasına hizmet edilebilir.

24 Ekim 2019 Perşembe

Hücrelerdeki Yaşam Döngüsü

Ölürüz aslında yaşarken, ölürüz de öldüğümüzün farkına varmayız. Derler ya " Sen ölmüşsün de ağlayanın yok". Birbirimizin ölümüne ve dirilişine şahit oluruz o önemli anlarda.

Ölüm bir değişimdir. Değişen her canlı aynı zamanda ölmüştür. Eski hali yoktur. Yetişkin bir insan için çocukluğu ölmüştür bitmiştir. Diş macunu çıktığı zaman artık tüpüne geri dönemez, dağlardan akan dere suları artık dağlara geri dönemez. Yaşlı bir insan gençliğine dönemez, onun için gençliği ölmüş bitmiştir.

Anne karnında büyüyen bir cenin zamanı gelip de oradan çıktığında cenin ölnüştür aslında. Karındaki yaşantısı bitmiştir. Farklı bir konuma geçmiştir.

Vücudumuzdaki tüm hücreler ölmektedir birer birer, yerlerine yenileri gelirken. Organlarımız belli yıllar sonra tümden hücre yenilemesini tamamlamaktadır. Ölmekteyiz aslında her an hücrelerimizde, tekrar dirilerek, tekrar ölürüz. Canlılık böyle bir şeydir aslında her gün ölüp her gün dirilmektir.

Ölmeyi ve dirilmeyi her an ve her an tecrübe etmeyiz hücrelerimizde. Bunu anlayabilmek için çok küçük düşünmek ve hücrelerin dünyasına dokunmak gerekir hislerimizle. Aklımız bunu rahatça yapabilir çünkü aklımız onların hizmetindedir aslında. Onlar için çalışır, çünkü onu oluşturan, çalışmasını sağlayan yine hücrelerimizdir.

Serin sulara girerken sıcak vücudumuzun soğukluk karşısında ürpermesidir ölümü yaşamak, Kış mevsiminde uykumuzu yeterince alamadığımız soğuk sabahlara sıcak yatağımızdan uykusuz kalmak ölümü tecrübe etmek gibidir aslında.

Anaokuluna ilk kez giden çocuklar için evdeki huzurlu hali ölmektedir yavaş yavaş. Anaokulunun bilinmez haline alışması gerekmektedir. Yabacı insanlarla tanışma anı, bir ceylanın aslanları göremeyip de kokusunu alıp ölüm korkusunu yaşaması gibidir. Sağlık kontrolündeki ilk iğne bir yırtıcının dişlerini hatırlatır belli belirsiz.

Her okul ve sınıf değişimi bir ölüş bir diriliştir.  Eski hali bitmekte yeni hali gelmektedir. Orta öğrenimde ilki bitmiştir hatırlanmaz, lisede ise orta hatırlanmaz, üniversite de ise geride hiçbiri kalmamıştır. Sadece zihinlerde isimler ve ders bilgileri varlığını korumaktadır.

Askerlik geçmişe bir sünger çekmektir. Disiplin bir çok hatırayı siler, hücrelerini öldürür yerine yenilerine koyarken, öldürme ve ölme halinin en açık ve gerçek halini savaşları izleyerek ve dinleyerek öğreniriz.

Aileden kopuş anları birer ölümdür genç için,  güvenli bir ortamdan ayrılış bilinmez ortama geçiş anı bir ölümdür. Sürüden ayrılmış korku içinde ve tehlikeye açık olan bir ceylan gibi hissedilir. Çevreden her an gelebilecek saldırı ve ölüm korkusu vardır hücrelerinde.

Evlilikle aileden kopuş da öyledir. Artık yeni bir hayat başlamıştır genç için eski korunulan halinden kendi ve eşi ile birlikte korunacaktır tehlikelere ve sorunlara karşı.

Evliliklerin bitmesi de birer ölümdür aslında, alışılmış düzenin  bozulması yönünden. Evli iken edinilen çevrenin ve kazanımların bitmesidir ayrılıkta. Eski haller ve insanlar ölmüştür kişiler için " O yok artık benim için " derken onu içimizdeki taşıdığımız hafıza hücrelerini öldürmeye başlamışızdır. O hatıraları taşıyan hücrelerimizi dışlamaya diğer hücreler ile uyumunu bozmaya başlamışızdır o anlarda. " onu unutamıyorum " dediğimizde onu taşıyan hafıza hücreleri hala direnmektedir ölüme karşı. Olaylar ilerleyip de barışmanın olmayacağı kesinleşince ölmeye başlar birer birer bilgi taşıyan hücrelerimiz. Bize fiziksel bir acı verir her hücrenin ölümü içimizde. Zamanla yeni kişiler ve olayları bünyesine alan yeni hücrelerimiz oluşur eskileri kaybolup giderken. Yeni hücrelerle yeni umut ve gelecek planları oluşur.

Annemiz, babamız, kardeşimiz ve eşimiz gibi yakın akraba, eş, dostumuzun ölümü bizlere büyük üzüntü verir. Artık onların olmayacağı düşüncesiyle onlara ait bilgilerin depolandığı bilgi hücrelerinde de hissedilir. Derinden üzüntü duymak bu haldir. Hücrelerinde duyulur bu his. Onlara ait bilgilerin bulunduğu hafıza hücreleri artık yenilenmeyecektir. Hücrelerimiz ölürken yerine yenileri gelmez artık   o sevdiğimiz kişilerle iletişim, bağlantı yenilenmesi olamayacağı için mevcut hücrelerde yavaş yavaş birer birer ölecektir. İşte yas tutarken acı hissetmemiz o hücrelerin ölüm anını yaşamamızdır sevdiklerimizi hatırlarken. Aynı anda olur onları hatırlamamız onlara ait bilgilerin taşındığı hücre ölümleri. O anı "bir yıldız kaydı" gibi tasvir edebiliriz. Kaybettiğimiz sevdiğimiz insanları daha az anar olacağımızdır hüzün veren, onlara ait bilgi taşıyan hücrelerimiz de ölürken.

Bizler her an ölmekteyiz sıvı olup atılan ve dirilmekteyiz bölünerek çoğalıp gelen hücrelerimizle.

Yok olma ve var olma her an bulunmaktadır içimizde, hücrelerimizde.

Bizler hala hücre temelinde yaşıyoruz  İçimizde milyarca hücrenin birlikteliği ile varız. Toplu yaşamak hücre dayanışması temelinden geliyor. Canlıların toplu yaşaması doğal halleridir haliyle.Temel yapımızda var.

İş hayatına başlayıp alışınca emekli olmakta bir ölümdür aslında. " Emekliler cenneti " boşuna söylenmemiştir değil mi. Emeklilik bilinen bir kalabalıktan uzaklaşmak, sürüden ayrılmak, unutulmak, gereksizlik gibi olumsuzlukları aşmayı gerektirir zihinde hücrelerde. Çalışma hayatına ait anıları, bilgileri taşıyan hücrelerin birer birer ölmesi acı verir bazı kimselerde, emekli olsa da boş durmazlar çalışırlar o hücreleri korumak için. Gün sayıp emekli olanlar ise  iş hayatına ait hücrelerini emekliliğine yakın öldürmüşlerdir zaten. Emekli olunduktan sonraki yaşantı planlarını taşıyan hücrelerini çoğaltmaya başlarlar.

İlerlemiş yaşa gelip de yaşama ait yeni bilgileri almak istemeyen insanlar artık bilgi depolayan hücre üretimini durdurmuş olup son ölüme hazırlanmaya başlamışlardır. Artık öl, diril kıskacından çıkmayı kabullenmeye başlarlar. Hareket, ilgi, merak azalır, içe kapanma başlar, sönmüş bir yıldız gibi içe çöküş yaşanır. Ölen hücre artar, bölünme azalır. Zihin son ölümü beklemeye başlar. " Öleyim de kurtulayım " sözleri bizlere hiç yabancı değildir. Bu zamanlara organlarda yenilenmesini azaltır. Hücre ölümleri artar, bölünmeler azalır. Ölüp, ölüp dirilmek, ölümü hissetmek, dirilmeyi tecrübe etmek artık sona ermektedir. Son ölüm geldiğinde vücut hücreleri teker teker ölür, bölünme durur. Birlik, dayanışma bozulur. Doğadan gelen doğaya gider.

Bizler aslında her an ölüp her an diriliyoruz canlılar arasında. Yok birbirimizden farkımız canlı olarak.

Bir canlı için gerçek ölüm küçük hücrelerinin ölüp ölüp dirilmesinin bitmesidir.

Tüm canlılarda ise sayılamayacak kadar canlının oluşumunun ve ölmesinin bitmesidir.

Biz insanlar birer birey olarak toplumun bize verdiği kültür nedeniyle ölümü istemiyor ve korkuyoruz. Eğer toplum bize bu kültürü vermeseydi ölümden korkmazdık. Ölmemek bizim için bir iç güdü olarak kalırdı. toplumun bize verdiği kültür yaşamamızın daha sürmesini istememizi sağlamaktadır. Sağlıklı ve iyi hal ile yaşamak bize toplumun verdiği bir anlayıştır.

Toplum içinde doğmamız kültürü de alıp kullanmamız bize mutluluk vermektedir. Hücrelerimizin birliği beraberliği gibi toplumda birey hücreleriyle yaşamak bizlere mutluluk vermektedir.

Toplu yaşamanın huzur ve mutluluğu sıkıntılarına rağmen bizlerin ölüme karşı " Ölmek Allah'ın emri ayrılık olmasaydı" dedirtmektedir.

Ölümden sonra da toplumla yeniden buluşma kavramı bize ölümü aşma anlayışını vermektedir.





23 Ekim 2019 Çarşamba

Felsefik büyük sorular....

* Canlılık için evren ne anlama gelmektedir ?  Evren için canlı ne anlama gelmektedir ?

* Canlı ile evren arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır ?

* Canlının dünyaya bağımlı olması evrenden kopuk bir bağımlılık mıdır ?

* Canlının dünyadaki varlığı başlangıç ve son mudur yoksa  evrende ilerlemesinden önceki durak yeri midir ?

*İnsanlığın ilerleme aşaması yapay zekayı, sentetik biyoloji ve nano teknolojiyi ortaya çıkarmakla bitmekte midir ?

* İnsanlık bu görev aşamasına ulaşmak için mi tarihsel gelişim sürecini yaşamıştır ?

* Bitkiler ile iletişim kurabilir miyiz ?

* Dünya üzerinde canlılık ile canlanıyor mu, canlandı da uyuyor mu ?

* Sentetik biyoloji, nano teknoloji ve yapay zeka insanlığın intihar araçları mı yoksa uzaya açılacağı araçları mı ?

......

15 Ekim 2019 Salı

Her şey el ile başladı....

Canlılar arasında sıkı bir zincir vardır. Bu zincir dna zinciri kadar sıkı ve yakındır. Bir ceylan kendisine saldıran bir aslana kin duymaz düşmanı olarak görmez. Yaradılışının farklı bir versiyonu olduğunu sanki bilircesine sadece savunma amacını güder.  Bu aslan bana saldırmıştı zar zor kurtuldum şimdi intikam almak için ne yapmalı diye düşünmez bir ceylan. Ancak bir saldırı olduğunda nasıl kurtulması veya yakalanmaması için nasıl bir savunma sistemi geliştireceğini hedefler. Aslan ise ceylanı besini olarak gördüğü için vicdan azabı duymaz bir başka canlıya zarar verdiği için üzülmez. Canlıdan beslenen canlı zinciri saldırı ve savunma odaklı gelişir. Sağlıklı olmanın enerjisi zayıf ve hasta olmanın durgunluğu, acısı yaşanır sadece. üzüntü, sevinç gibi kültür duyguları yoktur o aşamada.

Ağaçlar arasında bir canlı gezmektedir. Ana besini meyvedir. Bu canlı meyveyi eliyle tutup yeme alışkanlığı edinmiştir. Bu alışkanlığını dallar arasında ilerlerken geliştirip büyüttüğü kolları ayakları ve parmaklarının tutma sıklığının artması ile başlamıştır. Artık el ve ayağı ile dallar arasında ilerlemiyor besinini de el ve ayak parmaklarıyla tutar olmuştur.

Ellerini kullanması bir canlı için beden ile dış dünya arasında ara bölümü oluşturması anlamına gelmektedir. Sıradan canlı kendi ile doğa arasında bir çizgi çizmez, ara form oluşturmaz. o canlı doğadır, doğada o canlıdır. o canlı başka canlıdır. Başka canlı odur.

Ot ve yaprak yiyen ceylan bitkiye başka canlı diye bakmaz, besini olarak bakar. Aslan ceylanı yerken besini olarak görür. Ceylanı farklı bir canlı kimliği ile görmez.  Av avcıya karşı savunma geliştirir. Ona saldırıp yok etmeye ve tehlikeyi ortadan kaldırma planı kurmaz. Haliyle ceylan aslana savunma geliştirir. Hızlı kaçmak, kokusunu hızlı almak ve onu hızla görmek, arazi rengine uyum sağlamak gibi bir çok savunma mekanizmaları geliştirir. Bitki kendisini yiyen ceylana karşı nasıl bir savunma şekilleri oluşturur. Acı bir tat, dikenli dallar, hızla büyümek gibi savunmalar oluşturur. Bitki ceylanın aslandan kaçması gibi ceylandan kaçamaz. Yere sabittir ve savunmasızdır. Ceylan ise bitkiyi tümden bitirmez budar. Her ottan bir tutam, her ağaçtan bir kaç tutam yaprak yer.

Ağaçlardan meyveleri eliyle koparıp yiyen canlı kendi ile ağaç arasına bir araç koymuş böylelikle kendinin ve ağacın farklı olduğunun farkına varma yolunda bir adım atmıştır. Aradaki araç eli, kolu parmaklarıdır. Besinini tüm bedeni ile değil araç olarak kullandığı eli ile almıştır. Sonraları kızgınlık zamanlarında rakip cinslerine ve grup dışından gelen yabancı rakiplere karşı taş sopa kullanmaya başlayacak ve bu kullanım gelişecektir. Grup kendi arasında parazit temizliğini de eli parmaklarıyla yapacaktır.

Elin kullanımı ağaç ve beslenme şekli ile başladığını söyleyebiliriz. Bitkiler kendisine zarar vermeyen sadece meyvelerini yiyen bu canlıya dost olmuşlardır. savunma geliştirme yoluna gitmemişlerdir. El kullanımı ile beyindeki nöronlar bu karmaşık hali çözmek için gelişmiş ve yeni oluşuma girmiştir. Dolayısıyla beyin yapısı bedenin dış doğa ile hareketiyle gelişmiştir. Önce beden sonra beyin oluşmuştur.

Beyin dna da temsilini canlının hayatta kalması varlığını devam etmesi  temeliyle vardı. Bedenin sinirsel hücresiydi. Sonraki bedenin doğa ile karmaşık ilişkilerini düzeninin devamı için gelişmiş ve başlı başına bir organ haline gelmiştir. Akıl ise bedenin doğa ve başka bedenlerle ilişkilerini düzenlemek üzere beyinde gelişti. Toplu yaşamanın mümkün olabilirliği üzerine akıl gelişti. Canlıda benlik bilinci oluştu gelişti. İş bölümü akılı geliştirdi. Ben, biz  onlar gibi çoğul unsurlar akılın gelişimini zorunlu kıldı. Bölünen hücrelerin bedendeki uyumu gibi bedenlerinde diğer bedenlerle birlikte yaşama uyumluluğun temelimizde bulunduğunu söyleyebiliriz.

Elimiz beynimizin dış bölümüdür diyebiliriz. Önce elimiz beynimize şekil verdi ve geliştirdi. Şimdi ise onun hizmetinde hareket etmektedir refleks haricinde. Beynimizin direk yönettiği iki organdan biridir. Dil ve el beynimizin uzantısıdır, reflekslerini saklı tutarak, beynin, aklın emrindedir.

Dil iletişim için el ise kullanmak için. 

9 Temmuz 2019 Salı

Evrenin yüzde bir oranı

Denizdeki bir damla gibi dalgalarda savrulmak, sürekli ve sürekli, tekrar ve tekrar her yöne hareket etmek. Rüzgarların bir itmesi ve çekmesiyle, yer kabuğunun suları dalgalandırmasıyla, ayın gel-git etkisiyle, durmaksızın evrenin sıcaklık, soğukluk  manyetik çekim etkisiyle, çarpışma, ayrışma, bölünme parçalanma ve tekrar birleşme etkisi altında bir damlanın haline baktığımızda o da başka bir damlaya çarpıp, birleşip ve ayrılarak evrenin hareketinin bir parçası olduğunu göstermektedir bizlere.

Evren bir şeyler yapmaya çalışıyor sanki, elementleri radyasyon ve manyetizma ile parçalamaya ve  yeni birleşimlere zorluyor gibi. Uzayda henüz evrenin planlarını çözemediğimiz fakat şemasını oluşturabileceğimiz olaylar oluyor. Evrenin amacı bizim amacımızdan farklı olabilir. Bizlerin "ihtiyaç" dediğimize evren "enerji çeşidi" diyebilir.

Evrenin elementleri hamur gibi yoğurup, kayayı parçalara ayırırcasına parçalamasına direnen bir varlık oluşur, bu varlık çevre etkenlerinin kaotik hareketine karşı yüzde yüzlük uymaktan çıkar yüzde bir kendi hareketini ortaya koyar. Evren hala yüzde doksan dokuz hakimiyetini sürdürür. Yüzde bir de zaten kendisinin bir parçasıdır aslında. Ama kurallarına yüzde bir uymayan bu varlığa kayıtsız kalır. Onu engellemeye çalışmaz tümden. Engellemek istese engellerdi. Engellemek istemediğine göre planın bir parçası demektir bu varlık. Bu varlığın temel var olma amacını da varlıkta bilinmesini istemez, vermez ona, varlık varlığını korumakla ve evrenin temel yapısındaki olayları kendi içinde sürdürmekle zaten bir oluşa doğru ilerleyecektir.

Bu varlık elementler içinden gelen manyetizma ve radyasyon etkilerine maruz kalmış olup evrenin zararlı etkilerinden yüzde bir oranını kendinden koruyarak varlığını oluşturan hücre yani canlıdır.

Canlılığın birinci amacı evrenin standart hareketlerinden yüzde birlik bir koruma sağlamak olmuştur.
İkinci amacı ise korumanın etkisiyle varlığını sürdürürken boyutu dengeleme çabası olmuştur. Belli bir boyuta ulaşınca koruma kalkmakta ve yok olma tehlikesi oluşmaktadır. Buna çözüm bölünmek yani çoğalmak ortaya çıkmıştır. Çoğalmayla hem mekan sorunu hemde beslenme sorunu oluşmuştur. Yani alan ve kaynak sorunu canlının canlıdan beslenmesi zincirini başlattığını söyleyebiliriz. Hücre belli bir alana enerji alımı ve atımı için ihtiyaç duymaktır. İhtiyacı olan bu alanda çoğalma olduğunda alan, kaynak ve atım sorunları başlamıştır. Hücrelerin yenileri oluşturmasındaki amaç varlığı korumak iken oluşturduğu kopyaları her hücrenin varlığını tehdit eder hale gelmiştir. Bu bizim mantığımıza göre çelişik bir durumdur. Bu durumda hücrelerin en az zararla yapması gereken hareket yenileri kendi alanının dışına ittirmektir. Bunda başarılı olamayınca birbirlerine saldırmaya başlarlar, biri diğerini enerji kaynağı yaparak.

Ve canlılığın varlık ve değişim süreci başlamıştır.

Canlı olarak ilk amacımız yüzde yüz olan evren hareketinden yüzde bir olan korunmayı sürdürmektir.

Canlının nedeninden önce amacını bilmemiz de önemlidir.

Neden varız ? sorusu bir aşama gelince belki cevaplanacaktır. Cevabı bulduğumuzda  ilk halimiz ile son halimiz arasındaki olanların hiç önemli olmadığı olasılığı da bulunmaktadır. 

Amacımız nedir ? sorusunun cevabı ilk canlının oluşunda zaten var. Yüzde bir korunmayı sürdürmek.

Şimdi biz insanlar olarak temel amacımızı tekrar düşünelim. Varlığını evrenin yüzde doksan dokuz olasılığındaki hareketinden yüzde bir oranında korunmayı sürdürmeye çalışmak.

Canlılığın gelişimi ve değişimin bu amaca yönelik olduğunu söyleyebiliriz.

Bilgi ve teknoloji bu yüzde  bir oranı korumak ve yüzde ikiye geçmek için olabilir.  

12 Haziran 2019 Çarşamba

Zaman Ölüm, Evren Cellat. (Canlılığın Temellerine ait Düşünüşler )

Canlılığın o küçük dünyasından büyüyen dünyasına doğru bir çok değişikler oluşmasına rağmen temelleri hala o ilk ilke ve amaç doğrultusunda varlığını korumaktadır.

Canlılığın en temel ilkesi beslenmesidir. Kendi dışında bulunan diğer canlı veya cansız her türlü besin kaynağını kendisine katma ilkesidir. Tür ve cins hiç önemli değildir. Önemli olan hayatta varlığını sürdür ilkesinin canlıda yarattığı dayanılmaz ve karşı konulamaz güdüsel dürtülerin baskınlığıdır.

Canlılığın temel ilkeleri kültür öncesi döneme aittir. Kültür, temel ilkelerin yerine getirilmesi (doygunluk) sonrasında ortaya çıkmıştır.

İnsanın, diğer canlılara göre üst kültürünü oluşturması doygunluğunun sürekliliği sayesindedir.

Canlılığın temel ilkeleri  hücrenin tekilliğinden hücreler topluğuna doğru ilerlerken kültür ise yeni bir aşama olup hücreler topluğu ile başka hücreler topluluğu arasında iş birliği, anlaşma, kurallar oluşturup zaman ve mekanın üstünde olma amacına yönelmektedir.

Canlı için zaman ölüm, evren ise cellattır.

Zaman canlıyı çürütmek, eritmek, hataya, rekabete zorlayarak(dna zinciri bozulması ve av,avcı ikilemi) evren ise çarpışmak, ısıtmak, dondurmak, parçalamak (madde ve enerji etkileşimleri) ile tehdit etmektedir.

İnsan ölüm olan zamana ve onun celladı olan evrene nasıl direnecek ve bir sonraki aşamaya nasıl geçecektir?

Önümüzde bu büyük felsefe sorusu bulunmaktadır.





27 Mayıs 2019 Pazartesi

Canlılık ve Evren

Biz insanlar canlılık zincirinin bir parçasıyız. Hem kırılgan hem de sınırlıyız. Canlılığın bütünü ise yeryüzünde çok sağlam bir yapı oluşturmuş görünümünde. Günlük yaşantımız bizleri meşgul etse de zihnimizin derinliklerinde canlılığın temeline ilişkin konular hep bizi farkında olmadan yoklamaktadır. Bir an dalgınlık anında gözlerimiz baktığımız yere değilde kendi zihnimizdeki düşünceleri görmeye başlayabilmektedir. Kendi halinde günlük olayları düşünmeye ve değerlendirmeyle başlayan zihnimiz kişilerden olaylara ve oradan da kavramlara doğru yolculuğuna çıkar. Sanki uyanıkken rüya görme sürecine başlamışızdır. Biz bu düşüncelere dalmışken sözünü ikinci ve daha yüksek tonla söyleyen yanımızdaki kişiye bakar ve " Ne demiştin?" diye sorarak üçüncü kez sözünü söylemesini duyarız.

Küçük canlı yapılar birleşir ve büyük vücuda dönüşürler. Bu vücudun büyüklüğünde de bir sınır olacaktır. Yeryüzü yer çekimi, basınç ve sıcaklık etkileri canlılığın gelişimini belli oranda sınırlayacaktır. Yeryüzünde her canlı merkezden çevreye fırlatılmış veya gönderilmiş birer kurye, gazeteci ve temsilci gibidir. Her iklim her arazide araştırma yapan bir kaşif gibidir her canlı. İster diğer canlıdan kaçış olsun ister ise başka bir canlıyı kovalama olsun sınırlarını her zaman genişletme hareketi kaderinde bulunmaktadır.

Evrendeki madde enerji dönüşümü canlıda da oluşmaktadır. Canlılığın arttığı bir bölgede sıcaklık artmakta ve canlılık fazlalılığını  dışarı doğru itmektedir. Canlılığın az olduğu yer ise soğukluğun olduğu yerdir. Canlılığın artması sinyalini taşımaktadır. Üre çoğal ve rekabet et temelindeki canlılığın bulunduğu her ortamda kimyasal maddeleri ve iklimi kendi bu temel amacının faydasına çevirmeye çalışmaktadır.

 Önce eşeysiz üreme vardı. Temeli hücre bölünmesinden gelen bu davranış canlılığın artması ile  tekrarlanan hareketin yeni bir harekete geçici aşaması olarak kendini eşeyli üremeye bıraktı. Yumurta olarak uzun bir süre çoğalma aracı oldu. Uzun süren bu aşama üremenin daha güvenli ve hızlı olması olarak memeli hale geçti. Yumurtayı dışarı çıkarmayıp içte olgunlaşmasını sağlama yöntemi gelişti. Böylelikle mekana bağlılık zayıflığı da azalmış oldu. 27.05.2019


20 Nisan 2019 Cumartesi

Dürtü oluşumuna ve gelişimine ait düşünceler

Canlılardaki dürtü gelişimi öncelikle varlığını korumaya, gelişmeye ve üremeye doğru ilerler. Varlığını koruma yeryüzündeki tehlikeleri öğrenme ve ona karşı bir korunma oluşturmadır. Derinlik algısı, suda yüzme yeteneği, havada uçma davranışları gibi.

Canlının dürtü kodları doğarken oluşmaktadır. Dürtü davranışını gerçekleştirme sinyalini başlatacak olan hücreler dürtü eyleminin adeta negatifi şeklinde hazırda bekler şekilde oluşturuldular. Canlının yeteneğini keşfetme anı işte bu negatif hücre ile dış dünyadaki eylem durumunu farketmesi veya mecbur kalması sonucunda hücre eylemle birleşir. Yani hücre bir kısmıyla boş olan yapısını dış dünyadaki karşılaşılan görme, duyma veya aileden gelen teşvik ile dürtü hücreleri aktifleşir. Dış dünyadaki bir olay veya etki uykudaki hücreyi aktif hale getirir. Hücreler eylem için beyindeki davranış merkezine sinyalleri yollar. Canlı yaptığı davranışı hedef olarak belirler beyinde ama temelde olan duyum ve durumlarla gelen bilginin verinin canlıdaki hücreyi aktif etmesiyle başlamaktadır.

Biz insanlar gelişen türümüz dürtüleri taşıyan hücrelerimizin azalmasına yol açarken hafıza, düşünme, konuşma gibi özelliklerimizi taşıyan hücrelerin çoğalmasına yol açtık tarihimiz boyunca. Kültürümüzle.
Dürtü hücreleri tüm vücuda yayılmışken kütür hücrelerimiz beyinde çoğalmıştır.

Yeteneklerimiz canlılığın temelinden gelen miras iken kültürümüz tarih içinde oluşan bir mirastır.

Atlama, koşma, yüzme gibi sporlar dürtü yetenekleri olurken, düşünme, hafıza ve konuşma gibi yeteneklerimiz insanlığın gelişimi sırasında oluşmuştur.

Canlılığın temeli olan soluma, beslenme, hareket gibi özelliklerin dışına çıkan canlı formu farklı bir oluşuma geçme yoluna girer.

Bitkiler  hareket eden ve türünden beslenen canlılardan farklı bir yola girmiş görünüyorlar. Soluma şekli açısından da farklılıkları bulunmakta. Bitkiler gündüz ve gece farklı şekilde solumaktalar.

Dolasıyla bitkiler canlılığın varlığını koruması, gelişmesi ve devamına ilkel halinden çıkmış gibi görünüyorlar. Doğanın temelinde bulunuyorlar. Yeryüzüyle birleşmiş adeta dünyanın koruyucu kabuğu görevini üstlenmiş gibiler. Meteor yağmurlarını engelleyen atmosfere etkileri var.

Milyonlarca yıl birikmiş olan bitki ve hayvan fosillerinin petrol olarak yeryüzünün çekirdeğine ulaştığını bir hayal etsek çekirdekteki patlamaya kömür ve doğal gazında katıldığını eklenirse nasıl bir durum oluşurdu bunu olayın etkisi dünyaya zarar verir miydi acaba, bu varsayımın etkisi  bilimsel hesaplarla ortaya konabilir sanırım. Eğer bu patlama dünyaya zarar verecek olsa idi homo enerjikus (post modern insan türü) bu görevi üstlenir miydi.Yeryüzündeki bitki miktarının sınırlandırmasında hangi canlı görev alırdı. Tabi ki otçullar. Peki otçullar çoğalıp bitkilerin soyunu tüketme riskini ortaya çıkarırsa çözüm ne gelir tabi ki etçiller. Etçiller de bir avlayıp bir hafta yatarlarsa yani yetmezler ise ne ortaya çıkar hem otçulu hem bitkiyi sınırlı tutacak  yeni bir memeli. Dinazorlar bitki soyunu bitirmekle tehdit ederken av olamayacak kadar büyük oldukları için mi cezalandırıldılar. Memelilerde ise durum belli en büyük otçul fil en kalabalık ise  küçük ve büyükbaşlar onları sınırlayan bir başka memeli var. O memeli düzeni bozarsa nasıl cezalandırılır acaba.

Biz insanlar temel canlılık özelliklerinden yeni bir boyuta geçmek istiyorsak.

Zihni sinir öneriler:

1. Türümüzden beslenmeyi bırakmalı kimyasal ve enerjik beslenmeye geçmeliyiz.
2. Soluma yöntemlerimizi oksijen karbondioksit dışına da taşıyabilmeliyiz.
3. Dayanabileceğimiz sıcaklık sınırlarını genişletmeliyiz.
4. Mikroskobik hücre temelinden büyük hücre modellerine yönelmeliyiz.
5. Akıl beden iletişimindeki sorunları çözmeli bu iletişimi kuracak  yeni bir dil veya yöntem geliştirmeliyiz.

Biraz espiri yaptıktan sonra ana konumuza dönelim.

Dürtü canlılığın temelinde vardı. Kültür ise onun üzerine inşa edildi.

Kültür ile dürtüyü barışık tutmalıyız.

Bunu başarırsak yeni ufuklar açılacaktır canlılığın ve evrenin bilgisinde.

........

8 Nisan 2019 Pazartesi

Canlılığın sürekliliği

Canlıların en temel yapısı dna' dır. Dna' yı barındıran ise hücredir. Canlılığın en ufak birimi ve temeli olarak hücreyi ele alabiliriz.

Hücreler zaman içinde süreklidir.

Canlılar hücrelerden meydana gelir,

Canlılar zaman içinde süreklidir.

İnsanlar canlılardır.

İnsanlar zaman içinde süreklidirler.

Süreklilik; sonsuzluk veya ölümsüzlük anlamı taşımamaktadır. Ama sonunun bilinmemesini de kendisinde taşır.

İnsan ve canlıları birey, kişi, hayvan ve bitki değilde hücre tanımına indirgersek bu önermeler mantık içerisinde kalır sanırım.

Canlılık tarihi hücrelerin gelişiminin tarihidir. (Hücre, organ, beden)

İnsanlığın tarihi ise beynin, zekanın, akılın gelişim tarihidir. (Beden, akıl)


...........................



26 Mart 2019 Salı

Canlıdan İnsana, Doğadan Evrene

Doğa canlılığı içinde barındıran, canlılığın yaşamını sürdürdüğü mekandır. Dünyamız bir doğa örneğidir. Ay bir doğa değildir şu an. Ne zaman ki orada canlılık belirtileri başlarsa o zaman bir doğa olur orası. Mars bir doğa mıdır değil midir ? Henüz emin olmasak bile göstergeler olmadığını gösteriyor. Bizler evrende hazır doğa arıyoruz gece gökyüzünü tarayarak, uydu göndererek.

Canlılığın doğa üzerinde yayılmasından ve insanın tüm dünyaya yayılmasından fikir edinmemiz gerekir evrende ilerlememiz için. Önce sanki denizde ilerliyor muşuz gibi teleskoplarla  kara arıyoruz sadece. Bu yeterli olmaz. Canlılığın yayılması milim milim adım adım. olur. Hazır yer buldum hoop ordayım olamaz. İnsanlığın yayılımını hala Amerika!nın keşfi gibi göremeyiz. Evrende canlı var sorusuna cevap arıyoruz tabi ki ama bir canlı varsa hemen hazıra konalım zihniyeti yeterli değil.  Gözlerimiz uzakları tararken önce güneş sistemimizde ilerlemeliyiz. Diğer gezegenleri doğamız yapmalıyız.

Doğamızda canlılığın ortak özellikleri bulunmaktadır. En temel tanımıyla canlı  madde ve enerjiyi kullanarak yaşayan, üreyerek varlığını sürdüren, bilgisini içinde(dna) taşıyan etki-tepki merkezidir, özdür, tözdür, cevherdir.

İnsan düşünen canlıdır. İnsan dışındaki canlılarda beyin düşünme aşaması öncesi temel canlı tanımına hizmet eder, düzenler haldedir, bitkilerde beyin organı olmamakla birlikte tahminim beyin işlevini tüm hücreler yerine getirmektedir. Yani bitkinin belli yerleri veya tüm hücreleri beyin işleyişinin temel yapısını içinde barındırmaktadır.

....................

17 Mart 2019 Pazar

Aklın Sınırsızlık Teorisi ve iki ilkesi

1.Eğer aklımın fikir yürütme ve düşünme sınırı varsa, zaten ben o noktaya kadar ilerleyebilirim.

2.Eğer aklım için bir sınır yok veya konulmamışsa o zaman düşüncede, fikirde ve teoride evrenin sınırlarına kadar gidebilirim.

Yukarıda değindiğim iki önerme "aklın sınırsızlığı" teorime ve iki ilkesine aittir.

Sınırsızlık deyimi dünyanın veya evrenin sınırı gibi algılanmalı. Döngüsel olması yönünden, bir doğru çizgi gibi değil.

Evren ve içindeki her şey hakkında bilgi edinme, anlamlandırma, tanımlama, araştırma, düşünme, fikir oluşturma ve teori oluşturma özgürlüğüm bulunmakta.

Akıl işlevi ile iletişime sunma arasında farklar bulunmaktadır.

1. Sınır: Akıl işlevi sınırsızdır, söz ve yazı sınırlıdır.
2. Zaman : Akıl işlevi her zaman olurken, oluşan bilgiyi yazıya ve söze aktarmak zamana bağımlıdır.

.......

BBD Yöntem ve Uygulamaları - 134

Günaydın, değerli sağlık sever dostlarım. Bugün ülkemiz Türkiye 'nin " Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" dır.  Bayramınızı ku...