20 Kasım 2019 Çarşamba

Var Olmanın Dayanılmaz Rekabeti

Büyüme, Genişleme, Bölünme

Rekabet tüm canlılarda bulunur. Canlı için rekabet varlığını en iyi konuma getirmek, o durumunu korumak ve sonraki nesline aktarmak amacına yöneliktir.

Ağaçlar güneşten olduğunca yararlanmak için sık bir ormanda her açıyı ve yönü kullanırlar. Kökleri sulara ulaşmak için uzanırken gövde ve dallar güneşe doğru ilerler.

Sürüler halinde yaşayan otçullar ve yırtıcılar alfa olmaya, kuşlar ise daha iyi ötme ve güzel renklere sahip olmaya çalışırlar.

Doğadaki canlılarda rekabet türün önce varlığını geliştirmesi ve koruması sonra da yeni nesillere bu özelliklerini aktarması şeklinde olur. Bulunulan alanda canlıların çok kaynakların ise az olması nedeniyle rekabet oluşmaktadır. Önce kaynak çok canlı az iken sonra canlı çok kaynak az olmaya başlar. Böyle olunca canlı fazlası birbiriyle rekabete başlar, dışa itme olur. Taşma halidir. Canlılık bir alandan çevreye yayılmaya genişlemeye başlar. Merkezdekiler kenardakileri iterler. Kenar üstün olursa merkeze geçer, merkezdeki kenara itilir. Merkez büyüdükçe kenarlar genişler, kenar büyüdükçe merkezden uzaklığına göre o grupla bağlantısı şekillenir. Merkeze yakınsa genişlemeye devam eder, belli bir uzaklığa ulaşınca artık merkezle bağlantısı zayıflamış olduğu için bölünür ve kendi merkezini oluşturmaya başlar. İkinci bir merkez oluşturup kenarlarını genişletmeye, büyümeye başlar.

İnsanlık tarihinde insan toplulukları böyle olmuş yeryüzünde yayılmışlardır.

Canlılardaki bu rekabet hücredeki büyüme ve bölünme aşamalarının temsili gibidir. Hücre olgunluğa ve belli bir büyüklüğe ulaşınca daha fazla büyüyemez ve bölünür. Canlılarda ise yaşam alanındaki canlı ve kaynaklar dengesi belirleyici olur bölünme, yayılma, genişleme, dışa itilme yönlerinden.

Canlının hücre bölünmesi de merkez ve kenar genişliğinin belli bir orana ulaştığında oluşmaktadır.

Tekrar Birleşme

Canlılar bölünüp, ayrıldıktan sonra belli bir süre sonra ayrı gruplar halinde iken bu gruplarda değişimler olur. Bazı gruplar azalır ve zayıflar. İklim, yeryüzü hareketleri ve salgın hastalık gibi önemli olaylar ayrı gruplardaki canlıları azalmış veya yok olmuş canlıların bulunduğu alana sürükler. Dışarıdan merkeze gelen canlı değişime uğramış olup merkezde kalmış olan canlıdan farklı olmuştur. Bu ikisi aynı tür olmasına karşın farklı olmuşlardır.

Tarihteki keşifler de hep bu farklıları ortaya koyar. Kıtaların keşfi çoğalan nüfusun dışa taşması şeklinde olmuş yeni alan arama çabaları oluşmuştur. Arayan medeniyetler bulunan medeniyetleri kapsamı altına almış sınırlarını genişletmişlerdir. Rekabet bilgisi ve araçları gelişmiş olan ülkeler hızlı hareket ederek durağan ve geri kalmış kıtaları ve toplulukları kapsamış birleşme hareketini başlatmışlardır. Küresel birleşme aşamasına doğru ilerlenmektedir şu an insanlık.

Hücreler ise bir çok bölünmenin ardından dokuyu oluşturarak tekrar birleşme yoluna giderler. Dokular da organlarda birleşmeyi sağlarlar. Organlar ise bedende, beden ise topluluk veya toplumda birleşir.

Evreninde genişlemekte olduğunu bilmekteyiz.



10 Kasım 2019 Pazar

Felsefik Serbest Düşünce Esinti ve Çağrışımları -8


Bilgi yolculuğunun hangi düşünce durağındayız.

Hala dünya durağındayız.

Dünyayı ve kendimiz olan canlıyı keşfediyoruz.

İnsan suretinde yeryüzüne bakıyoruz canlıları temsilen.

Doğa bir ahenk içinde.

Dünya kendi ve güneş etrafında dönerken biz canlılar da bu doğa ahenginde yaşıyoruz.

Evrenin en küçük parçasına her yerindeki gibi yakınız ama evrenin diğer uçlarına çok uzağız. Bu en ufak parçaya göre büyüğüz ama evrenin büyüklüğüne göre ortada yokuz. Atoma göre büyüğüz, evrene göre yokuz. Aslında hem varlığı hem de yokluğu aynı anda yaşıyoruz. Dünyadan ayrılan bir kimse için burası zihinlerde var olmaya devam edebileceği halde uzaklaştıkça evreni diğer bölgelerine dünya hala yerinde duruyor mudur, duruyorsa hangi zamandadır diye sorular kalır. Çünkü haber alamayınca, iletişim kuramayınca artık dünya onun için bir hayaldir, bir bilgidir.

Yeryüzünde canlıların rekabeti devam etmektedir. Bakteri virüsler büyümenin yollarını aramaktadırlar. Sanki sıralarını beklemektedirler. Ey insan şimdilik hadi iyisin yeryüzünde, ama bizlerde varız ve büyümek istiyoruz der gibiler. Salgın tehlikesini hatırlatıyorlar bizlere her an.

Bitkiler de sesleniyorlar bize ey insan doğayı koru yoksa sen de dinazorlar gibi yeryüzünde felakete uğrarsın.

Biz insanlar hala küresel barışı nasıl mümkün olabileceğini araştırırken savaşıyoruz yeryüzünde birbirimizle. Birbirimizle rekabet halindeyiz. En çok üretmek, satmak ve en fazlasına sahip olup hükmetmek istiyoruz diğer insanlara. İnsanları yönlendirmek, yönetmek çobanı olmak istiyoruz birbirimizin. Toplum mühendisliği planlayanlar ayrı, uygulayanlar ayrı olunca farkedilmiyorlar pek toplumca.

Hızla küreselleşmeye doğru ilerliyoruz. Yapılacaklar, edilecekler listemiz çok. Günlük, haftalık , aylık ve yıllık listelerimiz dolu. Meşgulüz çok. Boş zaman bulsak bile içine yeni yapılacak edilecekler listesi giriveriyor. Hobiler görev oluyor. Hafta tatili ne yapsak, nereye gitsek, neler yesek. liste oluşturuyoruz hemen. Yaşam tempomuz farkında olmadan hızlanıyor veya yavaşlıyor.

Oradan oraya gidip geliyoruz. Duramıyoruz hayatı yaşamak istiyoruz. Kaderimiz hareket etmek, duramayız. Hareketin çarpışması mı, yoksa durmanın çürümesi mi ikisini arasında mekik dokuyoruz.

Çürümemek için hareket ediyor,  Çarpışmamak için duruyoruz. Sürekli hareket eden çarpışır, sürekli duran ise çürür. İkisinin ayarını iyi yapmak gerekiyor. Hareket etmek ama hızlı olmamak, Durmak ama sabit olmamak galiba. Ne ağaçlar gibi sabit kalmamak ne de balıklar gibi durmaksızın hareket etmemek. ikisin ortasını bulmak gerek. Gün boyu hareketten sonra düşünce saati olmalı günü, olayları ve kavramları değerlendirmeli. Sonuçlar çıkarmalı, tecrübeleri kaydetmeli.Düşünceleri konuşmaya yazıya dökmeli. Sohbetler ve notlar olmalı. Hayatın, gündemin, yüzyılın konularına değinilmeli. Nereden geldik nereye gidiyoruz denmeli.Önce insanlar sonra olaylar en sonunda ise kavramlar konuşulmalı, düşünülmeli.

Son durum nedir ?

On milyar insan sayısıyla yeryüzünde yaşıyoruz. Hala birbirimizle sorunsuz yaşamayı sağlayacak bir sistem kuramadık, o kültürü oluşturamadık. Çabalıyoruz hala. Arıyoruz. Hala bedenimiz hücre yaşantısında, toplumlarımız yeryüzünde ateşi kontrolüne alıp da etrafında klan oluşturma seviyesinde.

Hedefimiz bedenimizin milyarca hücresinin bir büyük hücre gibi sağlıklı, toplumlarımızın milyarlarca insanın bir toplum olarak uyumlu, barışık ve iş bölümünde yaşamasıdır.



8 Kasım 2019 Cuma

Yeni Dünya Düzeni

Küreselleşme hızla yayılıyor, internette kullanılan haberleşme ağları dünyadaki ve yereldeki gelişmeleri hızla tüm dünya meraklısına ulaştırmak için yarışıyor. Yayılan haberler çoğunlukla kişisel bilgilere dayanmaktadır. Kamera çekimleriyle insanlar kendilerini ve bulundukları mekanları küresel olarak diğer insanlara gönderiyorlar. Ticaret, kültür, bilim gibi bir çok konuda kolayca yayınlanmaktadır.

Küreselleşmeyi inşaa edenler şu konular üzerine yoğunlaşmaktadır.

1 Karşılıklı iletişimin hızlı olması ve tüm dünyaya duyurulabilir olması gerekmektedir.Bunu için internet alt yapısı ve araçları ucuza satılmalı tüm insanlarca kullanılmalıdır. Telefonlar sürekli yenilenmeli ve oluşan yeni taleplere cevap verilmelidir.
2. Küresel bazda ticaretin hızla yapılması ve ulaştırılması gerekmektedir. Mal ve insan dolaşımı hızlı olamalıdır.
3. İnsanlar  küresel gelişmeyi haz ve mutlulukla kabul edip süreci hızlandırmalıdırlar. Gençler oyuna ve müziğe, yetişkinler ise flimlere ve haberlere kolay ulaşmalılar.
4. Ülkelere finans yardımı yaparak ulaşım, haberleşme ve altyapı alanlarında yenilenmelerini sağlarken borçlandırılıp işbirliğine katılmaları kolaylaştırılmalıdır.
5. Küresel bazda ülkelerin güç dengelerinin eşitlenmesi gerekmektedir. İkili zıt güç gerilimin kaldırılıması gerekmektedir.

Küreselleşme insanlık tarihi boyunca doğal ama yavaş ilerleyen bir süreçti. Savaşlar ve katı ideolojiler bu süreci hep yavaşlatmış ve duraklatmıştır. Teknolojinin artması bu oluşumu hızlandırmaktadır.

Küreselleşme doğal bir olgu olmasına karşı oluşması kültüreldir.  İyi haliyle olması tabi ki tercih edilendir tüm insanlar için. Eşit imkanlar ve işbirliği ile oluşması çok önemlidir.

7 Kasım 2019 Perşembe

Beden Akıl İletişimi

Bedenimizin sağlıklı çalışması bizlere farketmesek de mutluluk verir, organlarımızın sorunsuz çalışması sağlıklı olduğumuz fikri ve düşüncesini unutturur. Hareket etme ve duyu organlarımızın daha fazla deneyim isteğini arttırır. İçimizde bir çoşku, huzur ve harcanacak bir enerjiyi hissederiz.

Ne zaman ki başımızda ve bedenimizin bir yerinde ağrı, mide bulantısı, halsizlik, baş dönmesi gibi bir çok rahatsızlık oluştuğunda aklımız, zihnimiz dış dünya ile bağlantısını azaltır. Aklımız bedene yoğunlaşır. Havanın güzel olduğu, sevdiğimiz insanların çevremizde olduğu, iyi haberler, iyi olaylar olması bize mutluluk vermez. Aklın dış dünya ile ilgilenmesi ve dıştaki mutlulukları hissetmesi bedenin sağlıklı olmasıyla mümkündür.

Aklımız, zihnimiz o  rahatsızlık anlarında sorular sorar kendi kendine bu rahatsızlığım nedir, nedeni nedir ? Beden bir sorunla karşılaşmış ve rahatsız olmuştur.

Bedenin rahatsız olduğu bölge ilgili olarak bilgi sahibi olan doktorlardır. Teşhis ve tedavi yöntemleri çağımızda gelişmiştir.  Teşhis önemli bir başlangıçtır. Rahatsızlığın ne olduğu konusunda doktor tarafından hastaya sorular sorulur. Hasta detaylı ve net bilgi verdiğinde doktor hedef belirler emin olmak için testler yapar. Sonunda teşhis netleşir ve tedaviye geçilir. Tıp alanındaki mevcut teşhis ve tedavi yöntemleri elverdiği ölçüde rahatsızlık giderilir tedavi olunur.

Kış mevsimine girerken grip, nezle ve üşütme rahatsızlıkları çok olmaktadır. Ben de her yıl bir kere bu rahatsızlığı yaşamaktayım. Doktora görünüp rahatsızlığımın teşhisi ve tedavisi kolayca olmaktadır. Fakat o soğuk ter ve üşüme aklımı dış dünyadan alıkoymaktadır. O rahatsız olduğum günlerde dış dünya mutlulukları bana keyif ve mutluluk vermemektedir. Duyu organların iyi çalışmaması, halsizlik ve üşüme bana sağlıklı olmanın  dış dünya ile sorunsuz bir bağlantı kurarak mutlu olduğumu hatırlatmaktadır. Sağlığın kıymetini rahatsızlandığımızda daha iyi anlıyoruz.

Bedenimiz rahatsızken zihnimiz ve aklımızın çalışması aksıyor. Çalışmalar aksıyor, kültürel faaliyetlere ilgi duruyor, insanlarla iletişim zayıflıyor, hareket isteği kalmıyor bütün dikkatimiz bedenimize odaklanıyor. Dikkatle onu takip eder oluyoruz. Ateş artışı, ağrının seyri, rahatlama isteği, dış dünyadan gelen ses, koku, ışık ve tatlar değişiyor, sağlıklı olduğumuz haldeki duyu ve algılarımızı hatırlamaz oluyoruz. En sevdiğimiz yemek kokusu bile bize yabancı ve itici geliyor. Çevremizdeki tüm tanıdık sesler rahatsızlık anında yabancılaşıyor, rahatsız edici oluyorlar.

Bedenimizin rahatsızlığı sırasında duyu organlarımız ve algılarımız normal çalışmadığı için dış dünyayı farklı hissediyor ve algılıyoruz hasta olunca.

Rutin olmayan iki rahatsızlık yaşadım bu iki rahatsızlık geçici olmasına rağmen dış dünya ile bağlantının ne kadar kötü olacağına örnek olabilir.

İlkinde baş dönmesiyle başladı, mide bulantısı ona eşlik etti, birden bir şey yokken kendimi kötü hissetmeye başladım. Baş dönmesi ve mide bulantısı devam ederken dış dünya ile bağlantım zayıfladı. Kendi kendime neden diye sormaya başladım.

Yediğim bir şey mi dokundu ve zehirlendim mi ?
Alerji miydi ? O anlara yakın yaptıklarımı ve yediklerimi düşündüm. Bu rahatsızlığıma ne neden olmuştu. Zihnim telaşlı ve hızlı çalışmaya başladı. Gözlerim etrafı tarıyor neyin rahatsızlık verdiğini arıyordu, kulağım çevredeki sesleri tarıyor nasıl böyle olduğumu araştırıyordu adeta. Koku duyum etrafımda tehlikeli bir gaz veya hava olup olmadığını araştırıyordu. Zihnim bedenimin rahatsızlığına odaklanmış sefer olmuştu. Akıl soru soruyor Neden ? Nasıl ? Bedenin rahatsızlık sinyali neydi ? Beden mide bulantısı, baş dönmesi ve halsizlik sinyali veriyordu ama nedeni açıklayamazdı. Aklım zihnim bunu anlamalıydı. Bahsettiğim olay bir saat sürdü. Bir saat zihnim bedene odaklanmış ve rahatsızlığın nedenini araştırmıştı.

Beden sinyal gönderdiği halde akıl, zihin anlamakta zorlanmıştı. Teşhis edilemiyordu. Bedenimiz acıkmayı, susamayı, uykuyu, tuvalet giderme ihtiyacını sinyallerle vermekte idi ama her rahatsızlığının sinyalini verdiği halde akıl, zihin onu anlamamaktadır. Beynin bedeni yönettiği söylenir bu acaba doğru muydu ? Eğer tümden yönetseydi bedenin sorunlarını beyindeki oluşan zihin, akıla bir sinyalle sorunu iletirdi. Demek ki tümden yönetmiyor. Beyin özellikle duyu organlarına ev sahipliği yapıyor gibi duruyor. Görmek, koklamak, duymak ve ses çıkarmak gibi duyu organlarının en iyi halde çalışmasını sağlıyor gibi görünüyor. Zihin ve akıl bu bilgileri değerlendiriyor ve son durum canlının hareket tarzını ortaya çıkarıyor. Canlı o etkilere göre tepki veriyor. Bir ceylan bitkinin kokusunu alarak yiyebileceğine karar veriyor ve yeme eylemini yapıyor. Bir aslanın kokusunu aldığında zihni savunma yollarını araştırıyor. Kaçma veya araziye uyum gibi. Hedefin kendisi olduğundan emin olunca kaçma eylemine başlıyor.

 Sonunda aklım bedenimin rahatsızlığının nedeni buldu. Hemen çözümünü de uyguladım. Rahatsızlığım yarım saatte geçti.

Eğer çözümü bulamasaydım hemen doktora gidecektim haliyle.

Rahatsızlığımın kaynağı bedenimin direncinin düşmesi idi. Önceki gece az uyumuştum. Ve bulunduğum ortamda rüzgar akımı vardı. Cereyana kapılmıştım. Yaz sonlarıydı. Bunaltıcı sıcakların gittiği dönemdi. Hava serinlemeye başlamıştı. İlginç ki bedenim üşüdüğümün sinyalini vermişti ama aklım bunu hemen algılamadı. Kışın soğukta tüylerimiz diken diken olur, o dönem sıcaktan soğuğa yavaş geçiş olduğu için tüylerim sinyali vermemişti. Olay ısınmakta olan suya kurbağanın girmesi hikayesine dönmüştü.  Rahatsızlığı teşhis edince hemen üstüme bir şeyler daha giydim. Rüzgar akımını engelledim evimde. Bedenim hızla iyileşme sürecine girdi yarım saatte kendime gelmiştim. Artık yaz bitmiş mevsim sonbahardı.

İkinci rahatsızlığım ise daha zor ve karmaşıktı.

Hafta sonu öğleye doğru uyandığımda başım müthiş bir şekilde ağrıyarak kalktım yatağımdan. Başım adeta zonkluyordu. Ağrı iki üç saat sürdü birden geçti.Tam doktora gitmeyi planlıyordum birden bıçak kesilir gibi geçti. Nedenini anlayamadım. Yine sorular vardı. Neden ?  Ne sebep olmuştu. Zihin fırtınası çıktı zihnimde. Toz alerjisi, az su içmek mi, yediğim içtiğim bir şey mi, geç yatmak mı nedir ?

Bir sonraki hafta sonu bir daha tekrarladı. Sabah ağrı ile uyanır olmuştum. Teşhis belli oldu gibi migren, baş ağrısı sıklığı yine iki üç saat sürdü ve geçti.

Bir iki hafta sonra hafta sonu öğlene doğru ağrıyla kalkınca artık bunun unutulacak bir durum olmadığını düşündüm. Nedeni bulmalıydım. Bilgisayar kullanıyordum. Gece boyunca  ekran gözlerime ışık gönderirken tozları da gözüme yapıştırıyordu. Göz kuruluğuna ve kirlenmesine neden olduğu için göz tansiyonum olabileceğini düşündüm. Ekranı uzaklaştırdım ve tozunu aldım. Işığını azalttım. ekranın yukarı eğimini artırdım. Daha fazla su içtim. Gözlerimdeki titreşim yok olmuş, göz tansiyonundan kurtulmuştum ertesi gün ağrı olmadı.

Bir sonraki hafta ağrı ile tekrar uyandım. Göz tansiyonundan başka bir neden aramaya başladım. Evim yol kenarı olduğu için toz riski vardı. Binamızın yanında okul vardı. Gençler, çocuklar hafta sonu okulun bahçesinde erken saatlerde gelip futbol oynuyorlardı bağıra çağıra ve toz vardı haliyle. Toz alerjisi olabileceğini düşündüm. Gündüz uykusunun gecekini tutmayacağını düşündüm. Gece sessiz, gündüz ise trafik ve gençler çok gürültülüydü.

Sonunda buldum. Ne gürültü ne toz ne de göz tansiyonu  idi sorun, onlar sorunun birazını oluşturuyordu.

Bulduğum bu teşhis kolay bulunacak cinsten değildi. Sanıyorum ki migren ve baş ağrılarının yüzde onu bulduğum teşhisle ilgili olabileceğini düşündüm. Bu yüzde onluk oranın azaltılması anlamına gelmekteydi. Teşhisim ve çözümü bende iyileşme sağladı. Onlarda da sağlayabilir.

En azından yüzde doksan migren ve kronik baş ağısı çeken kesim benim teşhisimi olasılık dışına çıkarabilir uygulanır ise.

Teşhisi netleştirmek için biraz açıklama yapayım.

İnsanoğlu iki ayak üzerine yürümeye başladığında kafası yeni duruşuna göre şekillenmeye başlamıştı tarihler boyunca beyni büyümüş ve boynu kafa ile beden arası dik durumdan eğik duruma yönelmek zorunda kalmıştır. Kafatasımızın ağırlığı çağlar boyu artmıştır, beynin büyümesiyle. Başımızın ağırlığı boynumuza ve omuz iskelet yapısına  etki etmektedir.  Başımızın ağırlığını taşırken boyun kaslarına ve sinirlerine zararlı etkisi olmayacak şekilde duruşumuzu ve dengemizi ayarlamalıyız. Başımızın ağırlığın omuzlarımıza yüklemeliyiz. Aksi takdirde başımızın ağırlını boynumuz ve haliyle omur iliğe yükleyince başımıza uzana sinirler gergin ve yorgun hale gelmektedir. Migren veya kronik baş ağrılarının yüzde onu bundan dolayı oluştuğunu düşünmekteyim.

Teşhis:  Baş ağırlığının omuzlara yüklenmesi yerine boyun sinirlerine yüklenildiği için omurilik merkezin de rahatsızlık başlayıp beynimize uzanan sinirlerde gerilmeler baş ağrılarına dönüşmektedir.

Tedavi : Başımız öne eğik değil omuz hizasında tutmaya çalışmak ve başımızın ağırlığını boyuna değil omuzlarıma vermek. Göz kırpma refleksi azalmasına çözüm akıla gelindikçe göz kırpma hareketi yapmak, yutkunma refleksinin de azalmasına çözüm su içmeden de ya da korku yaşamadan da yutkunma hareketleri yapmak gerekir. Göz refleksi ve yutkunma nefes yollarını, göz çevresin ve alnın bölgesini nemlendirmekte olup kan akışını da düzenlemektedir.

Görüldüğü gibi beden akıl iletişimimiz bedenin temel ve hemen gerçekleştirilmesi gereken hayati ihtiyaçlar konusunda gelişmiş olup bedenin rahatsızlık başlangıçları ve gelişimlerinde bu iletişim gelişmemiştir.

Bu durum bize beynin temel işlevinin bedeni yönetmek değil canlının dış dünyadan aldığı her türlü duyumları işlemek ve canlının son eylemini belirlemesine yardımcı olmaktır. Haliyle beynimiz bedenimizden de sağlıklı olma ve rahatsızlık sinyalleri almakta olup zihnin ve aklın bu sinyalleri anlaması sorunu yaşanmaktadır. Beynimiz bedenden gelen bir sinyali acı veya haz şeklinde zihne iletmektedir. Acı ve haz dışındaki olumlu ve olumsuz iletiyi ise iletiyor olup zihin mi anlamıyor yoksa iletmiyor mu bunu açıklığa çıkarmamız gerekmektedir. Nörologların bu konuyu açıklığa kavuşturması gerekmektedir.


4 Kasım 2019 Pazartesi

Topluma Giriş (Gençliğe Çağrı)

Toplum orada uzakta olan bir şey, yer değil, içinde yaşadığımız sokak, mahalle, köy, semt, kasaba, şehir, ülke, kıta ve tüm yeryüzünde yaşayan insanların oluşturduğu ortamdır.

Ailemizde doğar, toplum içinde oluşuruz. Oluşum sürecine eğitim diyoruz. Ben dediğimizde bütün benliğimizi toplumdan alırız. Benlikten toplumu çıkarın, benden bir şey kalmaz geride.

Ailemizde alırız ilk temel etkileşimleri, büyürüz onlarla, beslenir, sevgiyi, sıcaklığı alır, üzülmeyi, kızmayı, yalanı, doğruyu onlardan, konuşmayı, hareket etmeyi, yürümeyi onlardan öğreniriz. Bunları yaparken zorlanmayız pek, Yapımızda bulunmaktır bu yetenekler. Beynimizde doldurulmayı bekleyen hücreler, kol ve ayaklarımızda bölünmeye ve çoğalmaya hazır bekleyen hücrelerimiz vardır.

Ailenden topluma giden o yol uzun sanılsa da kısadır aslında ömür yolunda.

Genç nasıl girecektir topluma ?

Ailede iken her şey planlı programlıdır. Artık büyüyen genç aile gölünden toplum denizine nasıl geçecektir. Küçük ve planlı bir çevreden büyük ve karmaşık ortama geçiş gibi bir durumdur genç için.

Toplum denizine gitmek için bir meslek adında bir sandala ihtiyacı vardır.

Gençlerin önünde duran önemli bir seçim bulunmaktadır. Meslek seçmek !

Toplum denizinde hangi meslek sandalıyla yol alacaktır ömür boyu. Buna karar vermelidir.

Ya bir karar verecek ya da ailenin vereceği meslek kararı ile yola devam edecektir.

Meslek konusunda yol ikiye ayrılmaktadır.  Eğitimle şekillenen meslek(üniversite) ve tecrübeyle şekillenen meslek (hizmet ve üretim sektörüne eğitimsiz giriş).

Bu iki yol dışındaki tercihler toplumun onaylamadığı ama görmezden gelebildiği mesleklerdir. Kanun dışı yollar. Bu üçüncü yol gencin tercihi olmayıp o yoldaki insanların gençleri çektiği bilinmektedir.Toplumda yaşayıp da ona ait olmadığını düşündüren ve hissettiren yoldur bu üçüncü yol. Toplumun akıl tutulmasıdır bu yol. Onu bilip de yok sayması en önemli özelliğidir. Bu üçüncü yoldaki kişileri bilip de mesleklerini görmezden gelme şeklinde de olur.

Bu yazım aile gölünden toplum denizine gitmeye hazırlanan gençlere. Sizin için en önemli olay budur.

Kısa süren aileden sonra ömür boyu yaşayacağınız toplum içinde mesleğinizi seçmenizdir.

Toplumda meslek ile var oluruz. Mesleğin diğer adı " iş bölümü" dür.

Toplumla var olmak, onun bir parçası olduğunu hissetmek ve yaşamak bu iş bölümüne katılacağın tercihle oluşacaktır. Bu senin en önemli amacındır. Toplumda mutlu olmanın ve kendinle barışık olmanın temelinde meslek seçimi yapman bulunmaktadır.

Aile gölünden toplum denizine oradan da insanlık okyanusuna giden uzun bir yol bulunmaktadır önünde.

Yeteneğine, aklına ve sezgine göre mesleğini seçmelisin. Meslek seçimini tamamlayınca yol ikiye ayrılacak. Meslekteki normal çalışma ve görevleri yeterli bulmak veya aynı meslekteki diğer insanlarla rekabet etmek. Meslek az onu yapacak insan çok olunca bu seçim kaçınılmaz haliyle.

Mesleğini yapamamaktan korkma, toplum sana görev verecektir. Yeter ki mesleğini yaparken önemse ve sabırlı ol. Araştır, seni göreve bekleyenlerin muhakkak olacağını kesinlikle unutma.

Ey gençlik ilk görevin toplumuna katılmak, onunla yaşamını sürdürmek ve onu korumak üzere mesleğini, iş bölümünü seçmektir.     

27 Ekim 2019 Pazar

Toplum olmak bir doğal zorunluluk, onu sürdürmek ise kültürdür.

Canlıların toplu yaşaması, insanların toplum olarak yaşaması doğal bir zorunluluktur. Toplumdaki iletişim, düzen, sistem vb. gibi tüm unsurlar ise insanların oluşturduğu kültürdür.

Biz insanlara insan olma özelliğimizi kazandıran toplum ve onun düzenidir. Birlikte olmak bize güven ve mutluluk verir. Sorunlu ve kazaları olsa da toplum en doğal ve en iyi yaşama biçimidir biz insanlar için. Toplumda yaşamak insan ömrünü uzatır, varlığını büyütür.  Toplum varlığını korumak için bir çok kültür oluşturmamız gereklidir. Vatan, millet, ülke, halklar gibi kültürler tarih boyunca deneyimlerle oluşturulmuştur.

Canlılığın ortaya çıkışı ve gelişimi zaten birleşme, bölünme ve birlikte yaşama üzerine kurulu başlamıştır. Dna birleşerek hücreyi sonra dokuları ve organlara doğru ilerlemiştir.

Canlılar çoğalmasıyla avlanma ve kaçınma güdüsü başlamış, aynı türler birlikte yaşayarak korunma ve çoğalmaya devam etmişlerdir.

En kalabalık ve çeşitlilik önce bakteri ve virüslerde sonra bitkilerde görülmektedir.

Büyük canlılar olarak bitkiler doğanın temelinde bulunmaktadır. Gezegenimizin yer örtüsü ve hava yastığı konumundadır.

Sonra en kalabalık otçullar gelmektedir. Bu kadar bitki olunca ondan beslenen canlı da fazla olacaktır haliyle. Ama bir şartla bitki varlığını tehlikeye düşürmemeleri gerekmektedir. Bitki biterse otçul da biter. Çoğalan otçullarla onlara avcı olması gecikmemiştir. Çoğalan canlının düşmanı hemen gelişmektedir. Onlardan beslenen bir tane tür olsa gerisi çorap söküğü gibi gelir. Besinin bolluğu karşında o tür büyür dallanır budaklanır.

Yeryüzü örtüsünde bulunan mantar, bakteri, virüsler flora dan fauna ya geçişi sağlamış sonraki bitkiler çoğalmış ve uzun süre yeryüzünün en büyük canlıları olmuşlardır. Rüzgar, ısı, su ve kimyasalları kullanarak varlıklarını geliştirmişlerdir. İklimleri etkilemiş atmosferi şekillendirmişlerdir. Önce bitkilerden beslenme ve ortaklık kuran bakteriden büyüyen böcekler olduğunu tahmin ediyorum. Böcekler hem bitkiden beslenme hemde ortaklık yapmışlardır.

Bitki temelindeki bu düzen  uzun bir süre sürmüştür. Böceklerden beslenen canlılar daha da büyümüş bitkilerden de beslenmeye başlamışlardır. Dinazorlar bu bitki bolluğunda devleşmişler ve bitki miktarına zarar verir olmuşlardır. Bitkilerin azalmasıyla atmosfer direnci düşmüş gezegenimiz dış tehlikelere açık hale gelmiştir. Meteor ve tehlikeli güneş ışınları canlılara zarar vermeye başlamıştır.

O dönemler yeryüzüne tek bir meteor düşmesi değil yüzlerce yıl milyarlaca meteorun düşmesi mümkündü. Atmosfer paramparça olmuş haldeydi bitkilerin azalmasıyla, güneş ışınları direk geldiği için tüm canlılarda öldürücü bir etki bırakması doğal bir süreçti. Dinazorlar küçülmeye başladılar beslenmeleri kısıtlanınca böceklere yöneldiler. Kuşların önceki dinazor oldukları biliniyor.

Bitkilerden beslenen canlılarda bir azalma olup bitkiler için risk kalkınca atmosfer koruması tekrar düzelmiştir.

Ekolojik sistemde çağolan bir canlının düşmanları oluşmakta olup o canlıdan beslenme olanağı bulan türler gelişir, çoğalırlar.

Amaç beslendikleri türü yok etmek değildir. Varlıklarını artırmak büyütmektir.

Dinazorlar bilinçli ve özellikle bitkilere zarar vermediler. Aşırı büyümeleri bitki oranın çok olmasıyla kendilerinin devleşmesi ve düşmanların kendilerine zarar verememesiydi.  Yeryüzündeki hiç bir canlının dinazorlardan beslenerek sayısını azaltması imkanı yoktu.

Bitkiler tekrar çoğalınca otçullar da devasa olamasa da arttılar, onların artması düşmanların ortaya çıkması anlamına gelmekteydi. Etçiller otçulların artmasıyla ortaya çıkmıştır.

Bitkiler, otçullar ve etçiller hepsi toplu yaşamaktadırlar. Ekolojik düzen böyledir. Canlıların birlikte yaşaması dna dan başlayan bir doğal bir temele sahiptir.

İnsan ise hem otçul hemde etçil olarak daha önce ortaya çıkmamış iki özelliği bir arada bulundurmaktadır. İnsanların çoğalmasıyla toplum olmaları çok uzun bir süre sürmüştür.

Toplum olmak doğal bir zorunluluk olup düzen, sistem, iletişim gibi toplum olmayı sürdüren araçlar, eylemler, edimler kültürdür.

Sosyoloji, psikoloji, antropoloji gibi tüm sosyal bilimleri kozmolojik temel yasalara göre değil, canlılığın kozmolojik temel yasalar üzerine oluşturduğu kendine özel yasalarına göre yorumlayıp, araştırıp geliştirilmesi referansının ona göre alması gerekmektedir. Böyle yapıldığı takdirde doğru bilgiler ışığında sorunların çözülmesi ve geleceğe dair doğru politikaların oluşmasına hizmet edilebilir.

24 Ekim 2019 Perşembe

Hücrelerdeki Yaşam Döngüsü

Ölürüz aslında yaşarken, ölürüz de öldüğümüzün farkına varmayız. Derler ya " Sen ölmüşsün de ağlayanın yok". Birbirimizin ölümüne ve dirilişine şahit oluruz o önemli anlarda.

Ölüm bir değişimdir. Değişen her canlı aynı zamanda ölmüştür. Eski hali yoktur. Yetişkin bir insan için çocukluğu ölmüştür bitmiştir. Diş macunu çıktığı zaman artık tüpüne geri dönemez, dağlardan akan dere suları artık dağlara geri dönemez. Yaşlı bir insan gençliğine dönemez, onun için gençliği ölmüş bitmiştir.

Anne karnında büyüyen bir cenin zamanı gelip de oradan çıktığında cenin ölnüştür aslında. Karındaki yaşantısı bitmiştir. Farklı bir konuma geçmiştir.

Vücudumuzdaki tüm hücreler ölmektedir birer birer, yerlerine yenileri gelirken. Organlarımız belli yıllar sonra tümden hücre yenilemesini tamamlamaktadır. Ölmekteyiz aslında her an hücrelerimizde, tekrar dirilerek, tekrar ölürüz. Canlılık böyle bir şeydir aslında her gün ölüp her gün dirilmektir.

Ölmeyi ve dirilmeyi her an ve her an tecrübe etmeyiz hücrelerimizde. Bunu anlayabilmek için çok küçük düşünmek ve hücrelerin dünyasına dokunmak gerekir hislerimizle. Aklımız bunu rahatça yapabilir çünkü aklımız onların hizmetindedir aslında. Onlar için çalışır, çünkü onu oluşturan, çalışmasını sağlayan yine hücrelerimizdir.

Serin sulara girerken sıcak vücudumuzun soğukluk karşısında ürpermesidir ölümü yaşamak, Kış mevsiminde uykumuzu yeterince alamadığımız soğuk sabahlara sıcak yatağımızdan uykusuz kalmak ölümü tecrübe etmek gibidir aslında.

Anaokuluna ilk kez giden çocuklar için evdeki huzurlu hali ölmektedir yavaş yavaş. Anaokulunun bilinmez haline alışması gerekmektedir. Yabacı insanlarla tanışma anı, bir ceylanın aslanları göremeyip de kokusunu alıp ölüm korkusunu yaşaması gibidir. Sağlık kontrolündeki ilk iğne bir yırtıcının dişlerini hatırlatır belli belirsiz.

Her okul ve sınıf değişimi bir ölüş bir diriliştir.  Eski hali bitmekte yeni hali gelmektedir. Orta öğrenimde ilki bitmiştir hatırlanmaz, lisede ise orta hatırlanmaz, üniversite de ise geride hiçbiri kalmamıştır. Sadece zihinlerde isimler ve ders bilgileri varlığını korumaktadır.

Askerlik geçmişe bir sünger çekmektir. Disiplin bir çok hatırayı siler, hücrelerini öldürür yerine yenilerine koyarken, öldürme ve ölme halinin en açık ve gerçek halini savaşları izleyerek ve dinleyerek öğreniriz.

Aileden kopuş anları birer ölümdür genç için,  güvenli bir ortamdan ayrılış bilinmez ortama geçiş anı bir ölümdür. Sürüden ayrılmış korku içinde ve tehlikeye açık olan bir ceylan gibi hissedilir. Çevreden her an gelebilecek saldırı ve ölüm korkusu vardır hücrelerinde.

Evlilikle aileden kopuş da öyledir. Artık yeni bir hayat başlamıştır genç için eski korunulan halinden kendi ve eşi ile birlikte korunacaktır tehlikelere ve sorunlara karşı.

Evliliklerin bitmesi de birer ölümdür aslında, alışılmış düzenin  bozulması yönünden. Evli iken edinilen çevrenin ve kazanımların bitmesidir ayrılıkta. Eski haller ve insanlar ölmüştür kişiler için " O yok artık benim için " derken onu içimizdeki taşıdığımız hafıza hücrelerini öldürmeye başlamışızdır. O hatıraları taşıyan hücrelerimizi dışlamaya diğer hücreler ile uyumunu bozmaya başlamışızdır o anlarda. " onu unutamıyorum " dediğimizde onu taşıyan hafıza hücreleri hala direnmektedir ölüme karşı. Olaylar ilerleyip de barışmanın olmayacağı kesinleşince ölmeye başlar birer birer bilgi taşıyan hücrelerimiz. Bize fiziksel bir acı verir her hücrenin ölümü içimizde. Zamanla yeni kişiler ve olayları bünyesine alan yeni hücrelerimiz oluşur eskileri kaybolup giderken. Yeni hücrelerle yeni umut ve gelecek planları oluşur.

Annemiz, babamız, kardeşimiz ve eşimiz gibi yakın akraba, eş, dostumuzun ölümü bizlere büyük üzüntü verir. Artık onların olmayacağı düşüncesiyle onlara ait bilgilerin depolandığı bilgi hücrelerinde de hissedilir. Derinden üzüntü duymak bu haldir. Hücrelerinde duyulur bu his. Onlara ait bilgilerin bulunduğu hafıza hücreleri artık yenilenmeyecektir. Hücrelerimiz ölürken yerine yenileri gelmez artık   o sevdiğimiz kişilerle iletişim, bağlantı yenilenmesi olamayacağı için mevcut hücrelerde yavaş yavaş birer birer ölecektir. İşte yas tutarken acı hissetmemiz o hücrelerin ölüm anını yaşamamızdır sevdiklerimizi hatırlarken. Aynı anda olur onları hatırlamamız onlara ait bilgilerin taşındığı hücre ölümleri. O anı "bir yıldız kaydı" gibi tasvir edebiliriz. Kaybettiğimiz sevdiğimiz insanları daha az anar olacağımızdır hüzün veren, onlara ait bilgi taşıyan hücrelerimiz de ölürken.

Bizler her an ölmekteyiz sıvı olup atılan ve dirilmekteyiz bölünerek çoğalıp gelen hücrelerimizle.

Yok olma ve var olma her an bulunmaktadır içimizde, hücrelerimizde.

Bizler hala hücre temelinde yaşıyoruz  İçimizde milyarca hücrenin birlikteliği ile varız. Toplu yaşamak hücre dayanışması temelinden geliyor. Canlıların toplu yaşaması doğal halleridir haliyle.Temel yapımızda var.

İş hayatına başlayıp alışınca emekli olmakta bir ölümdür aslında. " Emekliler cenneti " boşuna söylenmemiştir değil mi. Emeklilik bilinen bir kalabalıktan uzaklaşmak, sürüden ayrılmak, unutulmak, gereksizlik gibi olumsuzlukları aşmayı gerektirir zihinde hücrelerde. Çalışma hayatına ait anıları, bilgileri taşıyan hücrelerin birer birer ölmesi acı verir bazı kimselerde, emekli olsa da boş durmazlar çalışırlar o hücreleri korumak için. Gün sayıp emekli olanlar ise  iş hayatına ait hücrelerini emekliliğine yakın öldürmüşlerdir zaten. Emekli olunduktan sonraki yaşantı planlarını taşıyan hücrelerini çoğaltmaya başlarlar.

İlerlemiş yaşa gelip de yaşama ait yeni bilgileri almak istemeyen insanlar artık bilgi depolayan hücre üretimini durdurmuş olup son ölüme hazırlanmaya başlamışlardır. Artık öl, diril kıskacından çıkmayı kabullenmeye başlarlar. Hareket, ilgi, merak azalır, içe kapanma başlar, sönmüş bir yıldız gibi içe çöküş yaşanır. Ölen hücre artar, bölünme azalır. Zihin son ölümü beklemeye başlar. " Öleyim de kurtulayım " sözleri bizlere hiç yabancı değildir. Bu zamanlara organlarda yenilenmesini azaltır. Hücre ölümleri artar, bölünmeler azalır. Ölüp, ölüp dirilmek, ölümü hissetmek, dirilmeyi tecrübe etmek artık sona ermektedir. Son ölüm geldiğinde vücut hücreleri teker teker ölür, bölünme durur. Birlik, dayanışma bozulur. Doğadan gelen doğaya gider.

Bizler aslında her an ölüp her an diriliyoruz canlılar arasında. Yok birbirimizden farkımız canlı olarak.

Bir canlı için gerçek ölüm küçük hücrelerinin ölüp ölüp dirilmesinin bitmesidir.

Tüm canlılarda ise sayılamayacak kadar canlının oluşumunun ve ölmesinin bitmesidir.

Biz insanlar birer birey olarak toplumun bize verdiği kültür nedeniyle ölümü istemiyor ve korkuyoruz. Eğer toplum bize bu kültürü vermeseydi ölümden korkmazdık. Ölmemek bizim için bir iç güdü olarak kalırdı. toplumun bize verdiği kültür yaşamamızın daha sürmesini istememizi sağlamaktadır. Sağlıklı ve iyi hal ile yaşamak bize toplumun verdiği bir anlayıştır.

Toplum içinde doğmamız kültürü de alıp kullanmamız bize mutluluk vermektedir. Hücrelerimizin birliği beraberliği gibi toplumda birey hücreleriyle yaşamak bizlere mutluluk vermektedir.

Toplu yaşamanın huzur ve mutluluğu sıkıntılarına rağmen bizlerin ölüme karşı " Ölmek Allah'ın emri ayrılık olmasaydı" dedirtmektedir.

Ölümden sonra da toplumla yeniden buluşma kavramı bize ölümü aşma anlayışını vermektedir.





23 Ekim 2019 Çarşamba

Felsefik büyük sorular....

* Canlılık için evren ne anlama gelmektedir ?  Evren için canlı ne anlama gelmektedir ?

* Canlı ile evren arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır ?

* Canlının dünyaya bağımlı olması evrenden kopuk bir bağımlılık mıdır ?

* Canlının dünyadaki varlığı başlangıç ve son mudur yoksa  evrende ilerlemesinden önceki durak yeri midir ?

*İnsanlığın ilerleme aşaması yapay zekayı, sentetik biyoloji ve nano teknolojiyi ortaya çıkarmakla bitmekte midir ?

* İnsanlık bu görev aşamasına ulaşmak için mi tarihsel gelişim sürecini yaşamıştır ?

* Bitkiler ile iletişim kurabilir miyiz ?

* Dünya üzerinde canlılık ile canlanıyor mu, canlandı da uyuyor mu ?

* Sentetik biyoloji, nano teknoloji ve yapay zeka insanlığın intihar araçları mı yoksa uzaya açılacağı araçları mı ?

......

15 Ekim 2019 Salı

Her şey el ile başladı....

Canlılar arasında sıkı bir zincir vardır. Bu zincir dna zinciri kadar sıkı ve yakındır. Bir ceylan kendisine saldıran bir aslana kin duymaz düşmanı olarak görmez. Yaradılışının farklı bir versiyonu olduğunu sanki bilircesine sadece savunma amacını güder.  Bu aslan bana saldırmıştı zar zor kurtuldum şimdi intikam almak için ne yapmalı diye düşünmez bir ceylan. Ancak bir saldırı olduğunda nasıl kurtulması veya yakalanmaması için nasıl bir savunma sistemi geliştireceğini hedefler. Aslan ise ceylanı besini olarak gördüğü için vicdan azabı duymaz bir başka canlıya zarar verdiği için üzülmez. Canlıdan beslenen canlı zinciri saldırı ve savunma odaklı gelişir. Sağlıklı olmanın enerjisi zayıf ve hasta olmanın durgunluğu, acısı yaşanır sadece. üzüntü, sevinç gibi kültür duyguları yoktur o aşamada.

Ağaçlar arasında bir canlı gezmektedir. Ana besini meyvedir. Bu canlı meyveyi eliyle tutup yeme alışkanlığı edinmiştir. Bu alışkanlığını dallar arasında ilerlerken geliştirip büyüttüğü kolları ayakları ve parmaklarının tutma sıklığının artması ile başlamıştır. Artık el ve ayağı ile dallar arasında ilerlemiyor besinini de el ve ayak parmaklarıyla tutar olmuştur.

Ellerini kullanması bir canlı için beden ile dış dünya arasında ara bölümü oluşturması anlamına gelmektedir. Sıradan canlı kendi ile doğa arasında bir çizgi çizmez, ara form oluşturmaz. o canlı doğadır, doğada o canlıdır. o canlı başka canlıdır. Başka canlı odur.

Ot ve yaprak yiyen ceylan bitkiye başka canlı diye bakmaz, besini olarak bakar. Aslan ceylanı yerken besini olarak görür. Ceylanı farklı bir canlı kimliği ile görmez.  Av avcıya karşı savunma geliştirir. Ona saldırıp yok etmeye ve tehlikeyi ortadan kaldırma planı kurmaz. Haliyle ceylan aslana savunma geliştirir. Hızlı kaçmak, kokusunu hızlı almak ve onu hızla görmek, arazi rengine uyum sağlamak gibi bir çok savunma mekanizmaları geliştirir. Bitki kendisini yiyen ceylana karşı nasıl bir savunma şekilleri oluşturur. Acı bir tat, dikenli dallar, hızla büyümek gibi savunmalar oluşturur. Bitki ceylanın aslandan kaçması gibi ceylandan kaçamaz. Yere sabittir ve savunmasızdır. Ceylan ise bitkiyi tümden bitirmez budar. Her ottan bir tutam, her ağaçtan bir kaç tutam yaprak yer.

Ağaçlardan meyveleri eliyle koparıp yiyen canlı kendi ile ağaç arasına bir araç koymuş böylelikle kendinin ve ağacın farklı olduğunun farkına varma yolunda bir adım atmıştır. Aradaki araç eli, kolu parmaklarıdır. Besinini tüm bedeni ile değil araç olarak kullandığı eli ile almıştır. Sonraları kızgınlık zamanlarında rakip cinslerine ve grup dışından gelen yabancı rakiplere karşı taş sopa kullanmaya başlayacak ve bu kullanım gelişecektir. Grup kendi arasında parazit temizliğini de eli parmaklarıyla yapacaktır.

Elin kullanımı ağaç ve beslenme şekli ile başladığını söyleyebiliriz. Bitkiler kendisine zarar vermeyen sadece meyvelerini yiyen bu canlıya dost olmuşlardır. savunma geliştirme yoluna gitmemişlerdir. El kullanımı ile beyindeki nöronlar bu karmaşık hali çözmek için gelişmiş ve yeni oluşuma girmiştir. Dolayısıyla beyin yapısı bedenin dış doğa ile hareketiyle gelişmiştir. Önce beden sonra beyin oluşmuştur.

Beyin dna da temsilini canlının hayatta kalması varlığını devam etmesi  temeliyle vardı. Bedenin sinirsel hücresiydi. Sonraki bedenin doğa ile karmaşık ilişkilerini düzeninin devamı için gelişmiş ve başlı başına bir organ haline gelmiştir. Akıl ise bedenin doğa ve başka bedenlerle ilişkilerini düzenlemek üzere beyinde gelişti. Toplu yaşamanın mümkün olabilirliği üzerine akıl gelişti. Canlıda benlik bilinci oluştu gelişti. İş bölümü akılı geliştirdi. Ben, biz  onlar gibi çoğul unsurlar akılın gelişimini zorunlu kıldı. Bölünen hücrelerin bedendeki uyumu gibi bedenlerinde diğer bedenlerle birlikte yaşama uyumluluğun temelimizde bulunduğunu söyleyebiliriz.

Elimiz beynimizin dış bölümüdür diyebiliriz. Önce elimiz beynimize şekil verdi ve geliştirdi. Şimdi ise onun hizmetinde hareket etmektedir refleks haricinde. Beynimizin direk yönettiği iki organdan biridir. Dil ve el beynimizin uzantısıdır, reflekslerini saklı tutarak, beynin, aklın emrindedir.

Dil iletişim için el ise kullanmak için. 

9 Temmuz 2019 Salı

Evrenin yüzde bir oranı

Denizdeki bir damla gibi dalgalarda savrulmak, sürekli ve sürekli, tekrar ve tekrar her yöne hareket etmek. Rüzgarların bir itmesi ve çekmesiyle, yer kabuğunun suları dalgalandırmasıyla, ayın gel-git etkisiyle, durmaksızın evrenin sıcaklık, soğukluk  manyetik çekim etkisiyle, çarpışma, ayrışma, bölünme parçalanma ve tekrar birleşme etkisi altında bir damlanın haline baktığımızda o da başka bir damlaya çarpıp, birleşip ve ayrılarak evrenin hareketinin bir parçası olduğunu göstermektedir bizlere.

Evren bir şeyler yapmaya çalışıyor sanki, elementleri radyasyon ve manyetizma ile parçalamaya ve  yeni birleşimlere zorluyor gibi. Uzayda henüz evrenin planlarını çözemediğimiz fakat şemasını oluşturabileceğimiz olaylar oluyor. Evrenin amacı bizim amacımızdan farklı olabilir. Bizlerin "ihtiyaç" dediğimize evren "enerji çeşidi" diyebilir.

Evrenin elementleri hamur gibi yoğurup, kayayı parçalara ayırırcasına parçalamasına direnen bir varlık oluşur, bu varlık çevre etkenlerinin kaotik hareketine karşı yüzde yüzlük uymaktan çıkar yüzde bir kendi hareketini ortaya koyar. Evren hala yüzde doksan dokuz hakimiyetini sürdürür. Yüzde bir de zaten kendisinin bir parçasıdır aslında. Ama kurallarına yüzde bir uymayan bu varlığa kayıtsız kalır. Onu engellemeye çalışmaz tümden. Engellemek istese engellerdi. Engellemek istemediğine göre planın bir parçası demektir bu varlık. Bu varlığın temel var olma amacını da varlıkta bilinmesini istemez, vermez ona, varlık varlığını korumakla ve evrenin temel yapısındaki olayları kendi içinde sürdürmekle zaten bir oluşa doğru ilerleyecektir.

Bu varlık elementler içinden gelen manyetizma ve radyasyon etkilerine maruz kalmış olup evrenin zararlı etkilerinden yüzde bir oranını kendinden koruyarak varlığını oluşturan hücre yani canlıdır.

Canlılığın birinci amacı evrenin standart hareketlerinden yüzde birlik bir koruma sağlamak olmuştur.
İkinci amacı ise korumanın etkisiyle varlığını sürdürürken boyutu dengeleme çabası olmuştur. Belli bir boyuta ulaşınca koruma kalkmakta ve yok olma tehlikesi oluşmaktadır. Buna çözüm bölünmek yani çoğalmak ortaya çıkmıştır. Çoğalmayla hem mekan sorunu hemde beslenme sorunu oluşmuştur. Yani alan ve kaynak sorunu canlının canlıdan beslenmesi zincirini başlattığını söyleyebiliriz. Hücre belli bir alana enerji alımı ve atımı için ihtiyaç duymaktır. İhtiyacı olan bu alanda çoğalma olduğunda alan, kaynak ve atım sorunları başlamıştır. Hücrelerin yenileri oluşturmasındaki amaç varlığı korumak iken oluşturduğu kopyaları her hücrenin varlığını tehdit eder hale gelmiştir. Bu bizim mantığımıza göre çelişik bir durumdur. Bu durumda hücrelerin en az zararla yapması gereken hareket yenileri kendi alanının dışına ittirmektir. Bunda başarılı olamayınca birbirlerine saldırmaya başlarlar, biri diğerini enerji kaynağı yaparak.

Ve canlılığın varlık ve değişim süreci başlamıştır.

Canlı olarak ilk amacımız yüzde yüz olan evren hareketinden yüzde bir olan korunmayı sürdürmektir.

Canlının nedeninden önce amacını bilmemiz de önemlidir.

Neden varız ? sorusu bir aşama gelince belki cevaplanacaktır. Cevabı bulduğumuzda  ilk halimiz ile son halimiz arasındaki olanların hiç önemli olmadığı olasılığı da bulunmaktadır. 

Amacımız nedir ? sorusunun cevabı ilk canlının oluşunda zaten var. Yüzde bir korunmayı sürdürmek.

Şimdi biz insanlar olarak temel amacımızı tekrar düşünelim. Varlığını evrenin yüzde doksan dokuz olasılığındaki hareketinden yüzde bir oranında korunmayı sürdürmeye çalışmak.

Canlılığın gelişimi ve değişimin bu amaca yönelik olduğunu söyleyebiliriz.

Bilgi ve teknoloji bu yüzde  bir oranı korumak ve yüzde ikiye geçmek için olabilir.  

12 Haziran 2019 Çarşamba

Zaman Ölüm, Evren Cellat. (Canlılığın Temellerine ait Düşünüşler )

Canlılığın o küçük dünyasından büyüyen dünyasına doğru bir çok değişikler oluşmasına rağmen temelleri hala o ilk ilke ve amaç doğrultusunda varlığını korumaktadır.

Canlılığın en temel ilkesi beslenmesidir. Kendi dışında bulunan diğer canlı veya cansız her türlü besin kaynağını kendisine katma ilkesidir. Tür ve cins hiç önemli değildir. Önemli olan hayatta varlığını sürdür ilkesinin canlıda yarattığı dayanılmaz ve karşı konulamaz güdüsel dürtülerin baskınlığıdır.

Canlılığın temel ilkeleri kültür öncesi döneme aittir. Kültür, temel ilkelerin yerine getirilmesi (doygunluk) sonrasında ortaya çıkmıştır.

İnsanın, diğer canlılara göre üst kültürünü oluşturması doygunluğunun sürekliliği sayesindedir.

Canlılığın temel ilkeleri  hücrenin tekilliğinden hücreler topluğuna doğru ilerlerken kültür ise yeni bir aşama olup hücreler topluğu ile başka hücreler topluluğu arasında iş birliği, anlaşma, kurallar oluşturup zaman ve mekanın üstünde olma amacına yönelmektedir.

Canlı için zaman ölüm, evren ise cellattır.

Zaman canlıyı çürütmek, eritmek, hataya, rekabete zorlayarak(dna zinciri bozulması ve av,avcı ikilemi) evren ise çarpışmak, ısıtmak, dondurmak, parçalamak (madde ve enerji etkileşimleri) ile tehdit etmektedir.

İnsan ölüm olan zamana ve onun celladı olan evrene nasıl direnecek ve bir sonraki aşamaya nasıl geçecektir?

Önümüzde bu büyük felsefe sorusu bulunmaktadır.





BBD Yöntem ve Uygulamaları - 134

Günaydın, değerli sağlık sever dostlarım. Bugün ülkemiz Türkiye 'nin " Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" dır.  Bayramınızı ku...