16 Eylül 2013 Pazartesi

Seçim Amacı ve Etiği

Belediye ve milletvekillerini seçmek için sandıklara giderken seçim kararımızı neye göre belirliyoruz. Arkadaşın, ailenin, akrabanın isteğine göre mi ? Yoksa yöremizin ve ülkemizin daha iyi yönetilmesi için kendi düşüncelerimizin yansıması olan belirlediğimiz oyu mu kullanacağız. Bireysel seçimin senin mi yoksa çevreye mi ait oluşuyor. Seçimin için bilgin, tecrübene dayanarak karar verecek misin. Yoksa seçimin önemini kavrayamayıp " Bana ne seçimden, bana ne yararı var, çevrem nasıl kullanıyorsa bende ona kullanırım geçerim " gibi basit ve kolay bir yolu mu seçeceksin. Kararın böyle ise yaşamından memnunsun gelecek için bir yorumun yok demektir.

Yöre ve ülke yönetimini seçmek hiç bir olayla kıyaslanamayacak derecede önemlidir. Demokratik seçim için oy kullanmak evlilik için imza atmaya, işini kurmak veya büyütmek için yeni bir anlaşmaya benzemez. Her oy nasıl yönetilmek istediğimizin nasıl bir gelecek oluşmasını arzuladığımız ile ilgilidir.

Seçim etiği lider ve partiyi seçerken anlık ve dönemsel işle ilgili istenilen planların desteklenmesinden ziyade toplumumuzun geneline hitap edecek sürdürülebilir politikalara önem vermeli ve bu yönde oyumuzu kullanmalıyız. Arkadaş, aile, tanıdık hatırına kullanılacak her oy amacına ulaşmamış demektir.

Yapacağımız seçimler daha mutlu olmamızı sağlayacak mı ? Bireysel özgürlüğümüzü artıracak mı yoksa azaltacak mı ? Toplumumuz için iyi ve doğru olanakları oluşturacak mı ? Ülke içinde ve dışında barışa önem verip savaşa karşı olacak mı ? Baskı rejimi oluşturmayıp, halkın sesini dinleyecek ve bu doğrultuda yeni ve olumlu politikalar oluşturacak mı ? Doğaya saygılı ve çevreyi koruyucu mu yoksa termik santral, baraj ve özel mülk için çevre katliamında mı bulunacak ? İster 50 kişi isterse 10.000 kişinin toplanıp protesto etmesine tepki olarak onları dinleyip çözümler üretmeye mi çalışacak yoksa bu grupları dinlemeyip dağıtarak azınlık, desteksiz ve geçici bir hareket olduğuna mı yorumlayacak.

Adaletin doğru ve hızlı çalışmasını sağlayacak mı ? Ordunun savunma kapasitesini bütçeye uygun arttıracak mı ?

Türkiye'nin kuruluş ilkelerine ve gelişme planlarına sadık kalacak mı yoksa geleceği kendi plan ve programıyla mı oluşturacak ?

Oy kullanmak bireysel, sonuçları ise yöresel ve ülkeseldir.

Kişisel menfaat ve çıkarlar uğruna değil, yöresel ve ülkesel sonuçlar için oyumuzu kullanmalıyız.

" Oyum bana şu faydayı bu kârı getirecek değil, yörem ve ülkemin iyi ve mutlu olması içindir oyum, demeliyiz. Bu seçim etiğidir.

Seçim ve oy bireysel kullanılır ama sosyal bir sonuca ulaşır.

Bireyin toplumsal sürece en belirgin etkisidir kullandığı oyu.



2 Eylül 2013 Pazartesi

Arap Devrimi'nin Eylemsel ve Fikirsel Süreçleri

Tarihteki yapılmış büyük devrimler önce eylemsel sonra fikirsel olmuştur. Eylemsel yönleri bir çok insanın ölmesi veya haksızlığa uğrayarak mağdur olması gibi istenmeyen, amaçlanmayan acılara yol açmıştır.

Devrimlerde eylemsel ve fikirsel iki önemli aşama Arap Devrimi'nde henüz birinci bölüm tamamlanmamış ikinci bölüme geçilememiştir. Çünkü tarihteki bir ülke örneklerine göre bir çok ülkeyi içinde barındıran Ortadoğu ve Kuzey Afrika gibi geniş bir bölgeye yayılma potansiyeli bulunmaktadır. Eylemsel süreç kısa sürede tamamlanması zordur.

Fransız ihtilali bile eylemsel süreçten sonra fikirsel sürece ulaşıncaya kadar Napolyon ile devrimin ruhuna aykırı bir yönetimi kabullenmiştir. Eylemsel süreçte yaşanan idamlar, kanunsuz bir çok eylemler toplumsal şok yaratmış, fikirsel sürece geçiş sürecini uzatmıştır.

Eylemsel süreç iki konuyu çözmeye hazır olmalıdır. Ülkenin yönetim şekli ve yönetiminin dine bakışı.

Bazı devrimler ülke yönetimince dini bastırmış(Kominizm), çoğu ise temsili ve hizmet seviyesinde tutmuştur (Laik, demokrat).

Arap Devrim'leri eylemsel sürecinde devam ederken öncelikle devlet yönetim şeklinde ve devletin dine, mezheplere veya dinlere yaklaşımında çözümler üretmelidir. Sonraki aşamalar fikirsel süreci başlatacaktır. İç ve dış etkenlerin (Suriye,Libya) olumlu veya olumsuz her türlü katılımı eylemsel sürecin hızını ve acılarını artırmaya etken olur. Çünkü artık devrim başlamış ve durmayacaktır.

Devrim hızlı olursa acıları daha fazla olma olasılığı artar. Yavaş(Mısır) olursa da  iyi veya kötü yönetim denemeleri beklenir.

Arap Devrimi eylemsel süreci hem yönetim şekli hemde yönetimin mezhebe bakışı tarzı üzerine yoğunlaşmış durumdadır.

Hıristiyanlık üç ana mezhebe ayrılmış olup birbirine üstünlük çabası günümüzde sorunlu gözükmemektedir. Tarihte sorunlar yaşadığı bilinmektedir.

Arap Devrimi'nde ise ülke liderliği için mezhepler arasında devam eden soğuk ve sıcak savaşları gözlemlemekteyiz.

Mezhepler arasında liderlik savaşlarının sonuca ermeyeceğini tarih bizlere göstermektedir.

Devrimler önce mevcut eski dünya liderlerini değiştirmek ve bunu yaparken mezhep kimliğini ön plana sürmektedir. Çünkü kalabalık ve kitle halindeki halkı bir araya getirecek en önemli unsurun bu olduğu bilinmektedir.

Demokrasi, laiklik, özgür düşünme, konuşma ve yazma olguları bilinmesine rağmen ortaya konulacak kadar eylemsel süreç tamamlanmamıştır. Eylemsel süreci ülke yönetimi ve mezhep gibi iki ana unsur sürdürmektedir.

Atatürk, Türkiye'nin kuruluşunda laiklik ve demokrasi kavramlarını ülke yönetimine kazandırarak mezhepsel çatışmaları önlemiştir. Diyanet kurumu ise belli bir mezhebin temsilciliğini yapmıştır günümüze kadar.

ABD ülke yönetimi dine saygılı olmuş ama ülkemizdeki diyanet gibi dini temsil edecek bir kurum bile kurmamış haliyle devlet bütçesi de ayırmamıştır.

 AB ise dine yine saygı duymuş hizmet ve temsil seviyesinde kalmasını yardım ve destekle sağlamaktadır.

AB, tarihinde engizisyon gibi çok kötü bir tecrübe yaşadığını nasıl unutabilir.

Arap devrimi eylem sürecini tamamlarken ümidimiz o dur ki daha fazla acıların yaşanmaması için mezhep çatışmalarını bir kenara bırakıp ülke yönetim tarzının dine, mezheplere veya dinlere yaklaşım sorununu çözmeleridir. Daha fazla acıların yaşanmadan fikirsel (bilim, teknoloji, sanat, siyaset, felsefe, ekonomi vb.) sürecin de hızla başlamasıdır.

Hem dünya hem de Arap siyaset, iş, sanat ve fikir insanlarına, Arap Devrim süreçlerinin daha fazla acı ve yıkım yaratmaması ve 3. dünya savaşına yol açmadan tamamlanması için büyük ve tarihi bir görev düşmektedir.

Özkan Salman



   

 

30 Ağustos 2013 Cuma

Bir İnsan Ölür

Bir insan ölür,
Binler yürür,
İki insan ölür,
Milyon üzülür.

Üç insan ölür,
Yetkiler uyur,
Adalet durur,
Vicdan aranır.

Dört insan ölür,
Dünya görür,
Barış aranır,
Savaş görünür.

Binlerce insan ölür,
İkaz, tehdit büyür,
Dost, düşmanı bilir,
Dünya ikiye bölünür.

Ölümler artık sıradan,
Savaş basit, olağan,
Gaz icat olunca,
Mertlik midir bozulan.

Özkan Salman

24 Ağustos 2013 Cumartesi

Küresel Çağ'da Yeni Fikir ve İcatlar

Küresel çağa girmiş bulunuyoruz. İnsanlık tarihimiz önce çoğalma, keşfetme, fetihler, savaşlar ve sistemler olarak en son hali olan küreselleşme çağına girmiş bulunuyoruz.

Yeni fikir ve İcatlar bitmemiş olup, aksine çoğalıp, hızla uygulanır olmaya başlamıştır. İşte benim aklımdan geçen bir demet yeni fikir ve icatlar:

* Devlet yönetim sistemi oturmuş demokratik ülkelerde seçimler 2 yılda bir yapılmalı. Sistemi yeni olanlar ise yıllık olmalı.

* Demokratik ve laik yönetimlerde tıkanma, sorun ve çıkmaz durumlarda " Acil Demokrasi " önlem kurumu devreye girmeli ve çözümler üretmeli.

* İlk,orta ve lise öğretiminde katı ödev, sözlü ve yazılı sınavlar kaldırılmalı. Ezbercilik eğitiminden görsel, işitsel, uygulama ve pratik eğitimine geçilmelidir.

* Birleşmiş Milletler reforma gitmeli, küresel bir hizmete evrilmeli, her devlettin katılımı ve üyeliği ile maddi ve her türlü bilgi, teknoloji desteği sağlanmalı, yaptırımcı gücü oluşturulmalı. (BM sivil ve askeri kurumu, şubesi, birimi 6 aylık seçimine tüm dünya vatandaşları katılmalı)

* Holding ve karteller gibi çok uluslu kuruluşların sermaye ve zamanları sınırlanmalı, meslek tanım ve gruplandırmaları tekrar yapılmalıdır.

* Ülke sistem ve yaşantılarının deneyimleri için boş arazilerin köy, ilçe, şehir ve ülke örneklemleri oluşturulmalı buralarda yaşayacak insanlar gönüllük esasına seçilmelidir. Gezegenlerde doğa oluşturma planları ve uygulamaları başlamalı.

Devam edecek...

Özkan Salman



16 Ağustos 2013 Cuma

Arap Devrimi

Arap devrimleri gecikmiş bir süreçtir. Geciktirilmiştir. Liderlerin yerlerini koruma isteğinde baskıcı yöntemleri uygulamaları barışın en geçerli yöntemi olarak benimsenmişti halk tarafından. Alt yapı ve üst yapının yeterli olmayışı böyle yönetilmeye itiyordu. Günümüzde ikinci bir Fransız ihtilali yapılsa idi bu burjuvanın yönlendirmesi değil, başka unsurlar yolu ile olurdu..

Arap devrimlerin en önemli nedeni ekonomik sorunlar ve insanca yaşama olanaklarının gelişmemiş olmasıdır. İnsanca yaşama olanakları temel ihtiyaçların giderilmesi ve modern yaşama şartlarının oluşturulmasıdır. Arap ülkeleri bilim insanı, sanatçı, düşünür, başarılı iş insanlarını dünyaya ihraç etmiştir. Beyin ve servet göçü sürekli hale gelmiştir. Bu nedenle kendi ülke kaynakları kültürel ve ticari olarak yatırımına dönüşmemiştir. Alt yapı olan belediyecilik ve resmi, sivil kuruluşlarının özerkliği(Eğitim, sağlık vb.) sağlanamamış haliyle demokrasi için adımlar çok yavaş şekilde yol almıştır.

Mısır'da liderin görevi bırakması bir çok oluşacak sorunların önüne geçmiştir. Askeri yönetiminden sonra seçimle gelen lidere darbe yapılması bu ülkelerin henüz demokrasiye geçmeye hazır olmadığının göstergesi olmuştur. Fransız ihtilali bile tamamlanmak için en az otuz yıl geçmesi gerekmişken Arap ülkelerinin kurumsal(alt yapı) ve düşünsel(üst yapı) yapısının tamamlanmaması en az yirmi yılı bulacağını düşündürüyor. Küreselleşen günümüz açısından bu süre daha da azalma olanağı bulunmaktadır. 

Libya'daki ve Irak'taki liderlerin( dublör bile olsa) infazı trajik bir şekilde olmuş, Suriye ise bazı dış güçlerce korunan liderinin iç savaşı hala sürmektedir.

Halkların günlük meşguliyetleri kendileri için çok önemlidir. Yaşamaları onlar için öncelikli bir konudur. Liderlerin toplum düzenini sağlamaları açısından gerekli olduğunu bilirler. Baskılara, sınırlamalara, haksızlıklara uzun süre dayanırlar. Yönetimin değişmesini, ülkenin gerekli gelişmesi hakkında eylemleri sınırlıdır kendi yaşam koşullarında. Halkın ülke konularına iki yolla güçlü bir şekilde katılırlar. Birincisi bir lider belirleyerek veya öne çıkmış bir lideri seçerek. İkincisi Fransız ihtilalinde görülen burjuvazinin bilim, sanat ve felsefik alanın dikkatini, bilgisini halka yönlendirmesiyle halkın devrim yapacak şartlarının, birlikteliğinin oluşturulmasıdır. Arap devrimlerinde ne bir burjuvazi ne de bilim, sanat ve felsefik alt yapı bulunmaktadır.

Arap devrimleri yeni bir yolla çıkmıştır.  Sanal alanın gelişmesi ile halkın birbiri ile iletişimi artmış ve yerel ve küresel aktivistlerin öncülüğünde kendini feda eden bir kısım bireyler ortaya çıkmıştır. Kendini yakan, ölümüne direnen kesimler artmaya başlamasıyla büyümüştür. Protestolar uzamış ve halk hareketine dönüşmüştür. Bu ülkelerin yıllarca ihraç ettiği fikirsel ve ticari kesimin aktivisler arasında bulunması olasıdır. Kendilerini ortaya sunmamalarının nedeni ülkelerindeki demokrasi şartlarının henüz oluşamayacağının bilincinde olmalarıdır.

Arap devrimleri ne tamamlanmış ne de yok olmuştur.  Alt yapı ve üst yapının gelişme süreçlerinde kendisinin varlığını gösterecektir. Alt yapı belediyecilik, resmi ve sivil kurumların kalıcılığı ve etkisi, bilimsel, sanatsal ve felsefik üst yapının gelişme olanaklarının artmasıyla kendi devrimlerini sırasıyla devam ettirecektir.

Dini merkezin bu devrimlere maalesef olumlu katkısı olamamıştır. Merkezin dini olarak aslına sadık kalması ve izinden gitmesi, örnek olması günümüzde İstenilen bir büyük bir olgudur.

 Vatikanın dünya dindaşlarını temsil etmesi yanından islamın merkezi hem fikirsel hemde dünya görüşü ve yaşayışı olarak dindaşlarına ümit vermemektedir.

Birlik oluşturma, sistem geliştirme, ilişkilerin en iyi ve en ideal şeklini arama, gayret etme hedefinden uzak görünmektedir.

Dinin gerektirdiği olan islam birliğinin kurulması ve evrensel inanç değerlerinin korunması, geliştirilmesi ve temsil edilmesi amaçlarının gerçekleşmesine tüm islam dünyasınca ihtiyaç duyulmaktadır.




14 Ağustos 2013 Çarşamba

Doğa ve İnsan 9 (Bilgi'nin İzinde)

Suç ve Ceza

Bir insan neden suç işler ve kanun dışı davranır ?

Kişi, olay ve şartlar derinlemesine analiz edildiğinde az sayıda temel nedenleri olduğu sonucuna ulaşırız.

Bir suçun en temel tanımı; bir insanın suç işlemesi genlerinden gelen doğa kanunlarını, toplum ve devlet kanunlarından önde ve önceliğinde görmesi ve kullanmasıdır. Halk dilinde "Orman kanunları" şeklinde tanımlanabilen bu kanuna " Vahşetin Çağrısı" da denilebilir.

Doğada insan haricinde hiçbir canlıda vicdan yoktur.Çünkü aralarında sözlü veya yazılı kural, kanun, inanç, ahlak oluşturmamışlardır. Hareketleri avlanmak, av olmaktan kurtulmak(kaçmak) cinsellik ve oyun (yavruların yetişkinliğe hazırlanması) gibi sınırlı hareket amaçları vardır. Bedensel değişimleri dna yapar. Kullanılan organlar gelişir, kullanılmayanlar kaybolur. Saldırganlık yeteneğine ait veya savunmaya ait değişimler. Bir arslan hiç ceylan yediği veya bir sırtlan öldürdüğü için vicdan azabı suçluluk duymaz. Çünkü orman kanunundan haberi yoktur ve kendisi koymamıştır. Dna'sının canlılık kuralları ona hakim olmaktadır.

İnsan toplum yaşamasıyla kanunlar geliştirmiş ve içindeki dna veya doğa yasalarını dönüştürmüştür. Av (çalışma ve başarı kazanma) Av olmaktan kaçma ( Hastalık, bela, kaza, vb kötü durumlardan kendini koruma) Cinsellik (evlilik, aile, birlikte yaşama vb.) oyun ise insana ait tüm değişim ve dönüşümlerin eğitimi, öğretimi, meslek kazandırma vb.)

İnsanın suç işlemesinin temelinde en önemli unsur doğa yasalarına tabi olma yani normal insan için vahşete dönme davranışıdır.

Bu davranış şeklinin kişide ortaya çıkışının bir çok yolla bahaneleri bulunmaktadır. " Şeytana uydum" " Beni tahrik etti"  " Buralarda kanun benim" " Toplum ve devlet kanunlarına güvenmiyorum, ben avukat, savcı, hakim ve cellat oldum" " Kral ve kanun benim" " Para için yaptım." " Sevdiğim için, liderim emretti, emir geldi, inancım gereği, intikam davası gereği vb."

Suçun temeli bir bahaneleri bindir.

 Başarı ve Ödül

"Ailemizin iftiharı" "Okulumuz en başarılı öğrencisi ve gururu" " Şehrimizin en büyük ve saygın kişilerinden" " Sanatının zirvesinde ödüle doymuyor" " Vergi rekorları kırıyor" " Balkanların bir numarası" " Orta doğunun lider ülkesi" " Kıta, kıtalar hakimi" " Afrika aslanı" " Asya Kaplanı" " Bulunmaz Hint kumaşı" " Pahalı Çin ipeği" " Futbolun kralı, imparatoru" " Atletizmin çitası" " Yüzmenin yunusu" ....

Önemli olan artık bu kalabalık nüfusta, en iyi olmak değil, standardı yaşamaktır. En iyiler hep olacaktır zaten bu yarış, rekabet oldukça. Kitlelerin ödül maratonu düz yol değil artık yokuş yukarı çıkışlardır yönetim ve sistemler sayesinde.Serbest piyasanın etiğe sığmayan havuç gösterme, lüks yaşantıya özendirme, binler, milyonlar darlıkta iken, bolluk, şatafatlı yaşama hayalini bireye bir hakmış gibi sunma politikalarıdır. Ürünü veya hizmeti tanıtmak, sunmak için bu yöntem hala cazip onlar için başka çıkar yol bulamıyorlar çünkü.

Her bireye dünyanın en önemli, en değerli insanı imajı yaratılmaya çalışılıyor. Bu yönetimin yanlış olması insanın ödüle, başarıya, kazanımlara doymaması hala sırada ne var diye sorması karşısında " Hiçlik hesaplaşmasında" başarısızlık yaşayıp uyuşturucu, alkol bağımlılığı ile intihar yoluna doğru meyletmesini ABD sanat tarihinden izledik yıllarca, aradaki fark yaş erkene çekildi. Ünlü ve değer kazanmış bir insanın önündeki taşa çarpıp veya içtiklerinden denge sorunu yaşayıp düşmesini anlayamaması veya onu sevmeyenlerden duyduğu ufak bir eleştiri okunun füze etkisi yaratmasını kavrayamaması içindeki çelişkilerin büyüdüğünü gösterir bizlere.

Çağımız insanının bilgiye bakışı mutlu veya mutsuzluğunu yaşatıyor. Aldığı bilgileri kullanma ve değerlendirme şekli önce zihninde sonra yaşantısında mutlu veya mutsuz olmasını belirliyor. Kıyaslama, rekabet, sahip olma isteğinin tatmin miktarı, beklenti ve isteklerinin karşılanma olasılığı, eksiklik hissi, rahatsızlık, tüketimde hedeflen pahalı ve lüks kitleye girme isteği, kanunların ve devletin ayrıcalıklarına sahip olma isteği, yalnızlık korkusu, geleceğe dair endişeler, ideolojik ve düşünce ayrılıkların özgürlük ve haklarını engelleme endişesi, aldatılma endişesi, güven bunalımları. Zihinlerdeki ülke, inanç, barış, kardeşlik, saygı, sevgi, yardımlaşma, eşitlik, adil ekonomik dağılım var iken yaşananlar ise birer kabus niteliğinde olması. Amaç ve istenilen olan mutlu, huzurlu, refah birey ve toplum hayallerinin gün geçtikçe daha da kötüleşme endişesi dünya insanlarını, halklarını kuşatmış durumdadır sanki.

Sorun nerededir ?

Sorun şudur: Küreselleşme ile tüm insan ve halk yaşantıları bir denge arayışındadır. Küresel politika yöneticileri ve yönlendiricileri ile halkların yaşam standardı arayışı, isteği uyuşmamaktadır.

Bir ovada rahatça çiftçilik(üretim,çalışma) yapmak isteyen milyarlaca insanın bahçe ve tarlalarına at üstünde ellerinde bin bir silahla, havadan kendilerine eşlik eden sayısız şahin, doğan sürüsü ile yağma ve talan için giren binlerce, milyonlarca avcının hem çiftçilerle hemde birbirleriyle pay, ganimet, ürün, eşya, arazi kapma kavgasıyla ortalık toz dumana boğulmuş manzarası görülmektedir.

Çözüm : Eğitim, kanun, sistem, doğru ve iyi yönetim seçimi, bireysel ve toplumca ülke ve üretim yönetimlerinin etki ve sınırlarının belirlenmesi yani hep halklar için yapılan kanunların ve yeni düzenlenmelerinin yönetimler için de oluşturulması dönemi gelmelidir.

Özkan Salman  

  

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Beden Dili ve Mantık Dili

Günlük hayatımızda hem beden dilini hemde mantık dilini kullanıyoruz. İkisini bir arada veya farklı zaman, yerlerde sürekli kullanıyoruz.

Beden dili hiç konuşmadığımız, bedenimizin hareket, duruş, mimik ve fiziksel işaretler yaparak davranışta bulunduğumuz durumlarıdır.

Birde giyim tarzımız, saç, sakal, bıyık stilimiz, beslenme tarzımız(kilo) ve tüm genetik yapımızın karşımızdakine konuşmadan bizim hakkımızda anlattığı her bilgi beden dili tarzı şeklinde oluşmaktadır.

Mantık dili ise bilgi, tecrübe, tutum, tepki, onaylama, eleştirme, fikir, düşünce, soru gibi tüm amaç ve araçları konuşma ve yazı diliyle ifade etmektir.

Tek başımıza bir sokak veya caddeye çıktığımızda diğer insanları gördüğümüzde onlara ait fiziksel bilgileri hem bedensel dillerini hemde tarz ve şekilden mantıksal dillerini anlayabilir veya tahmin edebiliriz. Onlarla konuşmaya başladığımızda ise gerçek mantıksal dillerini tahmin ettiğimiz bilgi ile karşılaştırır tahminlerimizin doğruluğunu veya yanlışlığını algılarız.

Dünya görüşü, hayata bakışı mantık dilidir. Günlük yaşantı hal ve tutumları, fiziksel davranış şekilleri bedensel dildir.

Bir insanı tanımak için o insana ait hem beden dilini  hem de mantık dilini bilmeliyiz.

Beden dili hızlıdır. Kısa sürede görülür ve anlaşılır. Dost, düşman, cinsellik bilgileri içerir. İlgisiz ve belirsiz de olabilir.

Mantık dili ise yavaştır. Uzun sürede anlaşılır. Dinleme ve yazıları var ise okuma yolu ile anlaşılır. Beden dili bilgilerinin geniş açılımını ve detaylarını kapsarken dünya görüşü, hayata bakışı gibi bir çok zihinsel, düşünsel, fikirsel, akıl ve mantık bilgisini içerir.

Beden dili doğumdan itibaren bedenin temel ihtiyaçlarını karşılama olanaklarıyla şekillenirken, mantık dili ise öğrendikleri ve onları kişinin kendince değerlendirmesiyle oluşur.

Beden ve dili gelişimi sınırlı ve tekrar şeklinde bireyin fiziksel yapısında bulunur.

Mantık ve dili gelişimi sınırsız ve yenilenen bir döngü şeklinde bireyin beyninde bulunur.




10 Ağustos 2013 Cumartesi

Türkiye Aile, Kişilik ve Yaşantıları Modellemesi

Cumhuriyetimiz iyi bir devlet modeli çıkarmasına karşın aile, birey ve yaşantılar üzerine sanat ve edebiyat yoluyla henüz iyi bir örnek alınacak model oluşturamamıştır.

En başta sinema alanındaki çalışmalar, şekilcilik son derece dışlanmış olup filimler, olaylar ve kişilerin kendine has veya mevcut halleri üzerinden yapılmaya çalışılmıştır.

Türkiye modeli bir aile, birey ve yaşantıları üzerine yapılan son yıllardaki diziler ise kişilik bunalımları veya günlük hayatın anlık zevk ve ekonomik olanaklara sahip olma yarışı ile ilişkilerdeki bozulmaları sunmaktadırlar.

Yüz ailede meydana gelebilecek kötü olayları bir ailede, bir çok davranış bozukluğu ile dolu ve bir araya gelemeyecek, kişilerinin kötü sırları sayılabilecek olay ve olguların bir dizinin karakterlerine yüklenmesiyle izlenebilirlik sayısını arttırma telaşıyla yapılan dizi rekabetleri bir Türkiye aile birey ve yaşantılarının iyi bir model çabasını oluşturma gayret ve amaçlarından uzaktırlar.

Türkiye modeli aile, birey ve yaşantılarına örnekler aramaya çalıştığımızda çok ilginç sonuçlarla karşılaşırız. Örnekler hep uç kesimlerde dolaşmaktadır. Ya hayatı hafife alıp dalga geçercesine bir tutum içinde olan sosyal komedi türü ya da çok ciddi sorunları yaşayan veya maruz kalan örnekler tercih edilmiştir.

Laik, demokrat, hukuku önemseyen, rahat, modern bir orta sınıf aile örneği her zaman ihtiyacımız olmuştur. "Bizimkiler" dizisi apartman yaşayış kültürü için gerekli olduğu için yıllarca izlenir olmuştur. "Çocuklar duymasın" dizisi de öyle, ülkemiz orta sınıf bir ailenin nasıl olması gerektiği konusunda komedi unsurların çelişkilerle ön plana çıkmasıyla devam etmiştir. Sinemalarda henüz Türkiye aile, birey ve yaşantılarının iyi bir örneğini göremiyoruz. Hep sorunlar ve çelişkiler ön plana sürülerek mutlu ve affedilebilir hata ve çelişkileriyle örnek bir aile, birey modeli arka plana atılmıştır.

Türkiye sanat, edebiyat, bilim, felsefe, ekonomi gibi bir çok alanlarda aile, birey ve yaşantı modeli oluşturmalıdır. Eğer bunu biz oluşturmazsak dış kaynaklı burjuva yaşantılara özenme veya köylü, gelenekçi, muhafazakar mevcut modellerin örnek olma yarışı veya sınavına tabi oluruz.

Gençlik; Demokrasi, özgürlük, adil, orta sınıf, laik, rahat ve huzurlu bir yaşantı halindeki, neşesi ve ciddiyeti dengeli, eğitime, bilime önem veren, inanca ve sahiplerine saygılı, sosyal haklarına sahip, devletle arasındaki sorunları çözmüş, etik serbest piyasa prensipleri olan ülkesine, ailesine ve topluma uyumlu bir aile, birey ve yaşantıları modeli istiyor.

Özkan Salman  

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Doğa ve İnsan 8 (Bilgi'nin İzinde)

Vicdan

İnsan olarak çocukluğumuzun bitimi gençliğimizin başladığı dönemlerde zihnimizde ailemiz, okul ve çevreden aldığımız ahlak, inanç, kanun ile ilgili haklı ve haksız durumları öğrendiğimiz ve ömür boyu devam edecek olan suçluluk ve suçsuzluk dengeleri oluşturmaya başlarız.

Ahlak yönünden ahlaklı ve ahlaksız,
İnançlarımız yönünden günahkar ve günahsız,
Kanun yönünden suçlu ve suçsuz gibi ikilemlerle birlikte yaşayan birey belli yaştan sonra her davranışının sorumluluğun üstlenmektedir. Hatalar ve hatasızlıklar, kaybetmek ve kazanmak, aldatmak ve aldanmak, dolandırmak ve dolandırılmak gibi ikilemleri yine aile, okul ve çevresinde yaşaması, öğrenmesiyle belli bir tecrübelere sahip olmaktadır.

Kişiler ahlaksızlık içinde olur da bunun yanlış olduğunu bildiği halde davranışına devam etmekte olup bunu alışkanlık haline getirip vazgeçemiyorsa(süregelen aynı pişmanlıklar).

İnançlı bir kişi günah işlerse ve dini iyi davranışlarla günahının affedilmesini umuyorken, büyük bir günah işler de affedilmeyeceği düşüncesine kapılır ve bu büyük gizli günahının ağırlığı ile yaşıyorsa(büyük günahın sır taşıyıcılığı).

Bir kişi küçük kanunsuz işler yaparken, büyük bir kanuna aykırı suçu işler, yakalanmadan, suçunun cezasını çekmeden her an yakalanma korkusuyla yaşıyorsa( Kanun kaçağı, kanunsuz olma sırrı).

Bu üç örnek yaşantıya sahip bireylerin çoğunluğunu oluşturan toplumlar var ise onlar mutsuzdur. Çünkü vicdanları rahat değildir. Ahlaksızlık, günah işleme, kanunsuzluk yapanlar yaptıklarını bildikleri halde çözümü geliştirdikleri sahte bahanelerle kendilerinin yapmadıklarına inandırmaya çalışırlar.

Çelişki içinde olduklarının farkında veya değildirler. Unutmak isterler, hatırlamak istemezler, olayların sonucunun kendilerine ulaşacağı korkusu sürekli onlara mutsuz olma ağırlığını yaşatır.

Böylelikle fiziksel ve düşünsel stres içinde olmaları artar, bedenin çalışmasını yöneten beyin hücreleri uyumlu çalışmadığı için vücut otomasyonu olumsuz etkilenir refleksler, organ çalışmaları sağlıklı işlevlerini yerine getiremezler.

Beyindeki, zihindeki ağır çelişkiler kendi haline bırakılınca bedene ve işleyişine engel olunamayacak şekilde olumsuz etki etmeye devam eder. Çözüm ise zihindeki bu ağır çelişkiyi hafifletecek, azaltacak düşünsel ve davranışsal hedefler belirlemek için gerçek durumu kabullenmektir. Yapılanları imkanları ölçüsünde telafi etme davranış ve düşünsel etkinliği amaç edinilmelidir. Niyet, istek ve umut bile sorunun çözümü için başlangıç olabilmektedir.

Zihin kendi haline bırakılırsa bu ağır çelişkiyi dna'ya havale eder, dna ise kendisine yabancı olan bu bilgiyi çözümlemeyecek olup yapısını bozmaya başlayacaktır. Bilinçsiz bir intihar süreci, zincir bozulması, yaşam ritmi düzensizliği ve uyumsuzluğu; Çağımızın hastalığı kanser( kanserin psikolojik nedeni, boyutu).

Bilgisayarın normalden yavaşlaması veya donması gibi bedensel işlevler yavaşlar veya istem dışı çalışır. Zihinde, beyindeki bilgi hücrelerinin birbiriyle ahenk, uyum ve birlik içinde olmadığı, çalışmadığı için bu kontrolden çıkış kalbe, iskelet ve sinir sistemi gibi bir çok organın düzensiz çalışmasına neden olur.

Vicdan : Bireyin veya toplumun geliştirdiği, ortaya koyduğu veya kabul ettiği ahlak, inanç, kural, anlaşma ve kanun ilkelerinin insanın önce zihninde sonra bedende uyumlu ve sağlıklı veya uyumsuz ve sağlıksız etkileridir. Ruhsal iç denge. Düşünce ve davranışlarının birey ve toplumca gözden geçirerek, iyiyi kötüyü, doğru yanlışı, sahte gerçeği ayırma bilinci ve sorumluluğu.

Vicdanın Sesi : Ahlak, inanç ve kanun uyumsuzluğu karşısında ruhsal, zihinsel rahatsız ve huzursuzluk hissetme hali. Büyük ve ağır çelişkilere karşı tepki gösterme ve itiraz etme isteği.

Özkan Salman






  

2 Ağustos 2013 Cuma

Doğa ve İnsan 7 (Bilgi'nin İzinde)

Doğanın (evren) ve İnsanın değişimi

Doğanın değişim ve döngü hızı, insan bilgisinin değişim ve gelişim hızından yavaştır. Doğa tekrarlanan bilginin belli bir hızda değişim ve dönüşümünü sağlarken insan bilgi edinme ve kullanma hızı ile doğayı keşfetme ve doğanın yavaş hareketine belli oranda da olsa etki etmektedir.

İnsanın bu hızdaki bilgi edinme ve işleyiş sürecinin, evrenin genişleme sürecine yetişebilme imkanı olduğu fikrine ulaşabiliriz.

İnsan dünyayı keşfetti, hala bu süreç devam ediyor uzayı izlerken.

İnançlarımız, biz insanlara, birlikte yaşamının erdem ve mutluluğunu anlatmaktalar. Toprağı işlemeyi, hayvanları evcilleştirmeyi(Hz.Adem), birbirimizi köle olarak kullanmamayı(Hz. Musa), ilahi adalet vicdanın rahat olması için neler yapmamız gerektiği (Hz. İsa) birey ve toplumun iyi ahlak ve davranışlar içinde, adaletli olması gerektiğini(Hz. Muhammed) kutsal kitaplardan biliyoruz.


Bilimler ise yaşantılarımızı kolaylaştırırken, insan, dünya ve evrene ait bilgilerimizi arttırmaktadırlar.

Din ve bilim gereklidir. Tartışma ise birini birinden üstün tutma ve ötekini basitleştirmeye çalışan kişiler nedeniyle çıkmaktadır. Liderlik etme amacında olanların önceliği hangisine vereceği sorunuyla başlayıp, baskınlık, gündemsel öncelik, kitlelerden onay ve destek alma, bütünlük kurma ve devam ettirme çabası ile tartışmaların devam etmesidir.

Doğa değişim ve dönüşümü insan bilgisi ve kullanımına göre yavaş olsa da insanın onun bilgisini taşıma kapasitesi şu an azdır. Bilgisayar ve benzeri araçlar bu bilgiyi biriktirme, koruma ve geleceğe taşıma açısından insanın insana aktarması gereken bilgi taşıma zorluğunu hafifletmektedir. Bilgi önce insandan insana geçiyordu sözlü öğretilerek, bu aşama dna aktarım aşamasının bilgi sıçrama, zıplama aşamasıydı. Sonraları artan bilgi ve taşıma zorluğu yazıya döküldü. bitkiye, taşa yazılan ve çizilenler. Bilgi arttıkça onu karmaşıklıktan basit ve düzenli olmaya, doğa olayları ile kaybolup unutulmaması için dayanıklı ve saklanabilir olması aşamalarına geçildi. Tablet ve bitki yapraklarından sonra uzun yolculuğuna kağıt ile devam etti.Şimdi bilgisayar ve donanım teknolojileriyle gelişmekte varlığı.

İnsanın bilgiyi taşıma görevi üstlendiği ortaya çıkmaktadır. Taşımak, kullanmak ve aktarmak üzerine bir büyük bir görev ve amaç.

Şu an insandan bilgiyi çıkarın ne kalır geriye ? Doğada varlığını yaşamasını sürdürmeye çalışan, şu anki gibi önemli özellikleri olmayan bir canlı kalır.

Doğaya bedenimiz bağımlı iken zihin ve düşüncemiz bilginin bize sağladığı evrensel özgürlüğü yaşatmaktadır.

Özkan Salman
  

28 Temmuz 2013 Pazar

Doğa ve İnsan 6 (Bilgi'nin İzinde)

Doğada canlılar arasındaki ihtiyaçlarını karşılama ve ona sahip olma rekabeti, yarışı bedensel ve grupsal becerileri, olanakları ile olmaktadır.

İnsanlık tarihine bir göz attığımızda da aynı sürecin doğaya uygun bir şekilde bireysel, grupsal ve kitlesel savaşlarla hükmetme, el koyma, yok etme ve kovma biçiminde gerçekleştiğini görebiliyoruz.

Madagaskar adasında doğada canlıların birbiriyle rekabeti konusunda 32 türe ayrılmış lemur varlığı çok açık ve anlaşılır bir örnek olarak hala durmaktadır.

Adanın en verimli ağaç, bitki örtüsü ve su kaynaklarına sahip bir tür merkezi kapmış çoğalan nüfuslarını dışa doğru itmiş, kovmuşlardır. Adanın en verimli bölgelerinden daha az verimli, zor yaşanabilir bölgelerine doğru göçe zorlanan lemur türleri zamanla o koşullara adapte olarak kendilerinde değişimleri gerçekleştirmişlerdir. Hatta mekansal olmakla yetinmeyip zamansal(gece) bakımdan da farklılıklara uyum sağlamışlardır.

İnsan doğadaki dna genlerinden gelen bilgilerle yetinseydi ihtiyaçlarını karşılamak için rekabet ediyor, zaman ve mekanı kullanırken merkezden dışarı doğru itilir ve değişimlere uğrardı. Tarih bize mekan ve iklimlerin insanların dna değişimlerinde sadece renk gibi fiziksel özelliklerinde değişikler yaptığını gösteriyor. Tüm insanlar dna dan gelen genetik bilgilerin yeterliliğinde iken zihne şırınga edilircesine eğitim yolu ile istenilen insan modeline dönüşebilme becerisinde olduğunu göstermektedir. Bir çocuktan bir suçlu da yetiştirirsiniz bir hakimde tercihinize bağlı olarak ama ikisi bir arada olmaz. birbirine zıt kimlikleri yükleyemezsiniz. Bir suçlu zamanla kendini bilgilendirerek hakim olabilir veya bir hakim bencilce davranıp suç işleyebilir.

İnsanlığın şu an geldiği aşama, doğaya ihtiyaçlarıyla bağımlı iken doğayı koruma ve küresel olarak paylaşma plan ve prensipleri lemur türleriyle aynı olabilir mi ? Bunu hangi akıl ve vicdan kabul edebilir. Zaten tüm savaş ve uluslararası devletsel, bireysel ve kurumların plan ve stratejileri şu basit Lemur rakebetiyle kolayca açıklanabilir.

Lemur zihniyeti

İnsanlık tarihine baktığımızda Lemur zihniyetleriyle dolu insanlar, liderler görüyoruz. Hayvansal bencillik, kavgacı, hükmetme, yok etme veya kovma davranışları Lemur zihniyetini anlatmaktadır. İnsan insanın kurdudur, büyük balık küçük balığı yutar gibi tüm sözler doğa kanun ve kurallarını kabul edici Lemur zihniyetini canlı kılmak isteyen insanlara aittir. Artık insan doğada yaşarken kural ve kanunlarıyla yetinmeyecek ve kendisini bu kurallara bırakamayacak bilgi ve tecrübe konumuna gelmiştir.

İnsan yöntem ve yaşama prensipleriyle doğanın içinde olup onun kurallarına bağlı değildir artık. Doğa ile ancak temel ihtiyaçlarımızla bağımlıyız, tabi ki onu korumak birinci vazifemiz olmasına rağmen kuralları üstü bir olanağa erişmiş durumdayız. Bu süreç insanın diğer canlılar gibi sadece dna'dan gelen bilgileri aşıp ve onunla yetinmeyip zihne direkt verilen ve eklenen aile ve toplum eğitim ve bilgileriyle yeni bir oluşuma geçmesiyle başlamıştır.

Platonun devlet anlayışındaki çocukları bir merkezde yetiştirip ve eğitim verilmesi ile ileri bir demokratik, zeki, adil ve zengin toplum oluşturma hayali belkide farkında olmadan İnsanın dna bilgileriyle eğitim bilgilerini ayırmak üzerine kuruluydu. Platon tabi ki çağımızın da kabul ettiği gibi iyi bir toplumun eğitimle olacağını savunuyordu. Sadece anne ve babanın yanlış eğitiminden bireyi profesyonel eğitime tabi tutmak amacında olduğu o zamanlar için uygulanması imkansızdı. Ya diktatör yönetimi de aynı uygulamayı yapar çocuklara yönetimini öğretirse insanlığı büyük bir felaket bekleyebilirdi.

Doğaya bağımlı ama onun yönetiminde olmayan insan çağımızda ekonomik ve siyasal kaynak ve görevleri paylaşma sistemleri arıyor ve insanlık tarihinde yeterince uygun örnekler bulamıyorsa yeni yöntemleri araştırmalı ve yeni sistemler ortaya koymaya çalışmalıdır.

Devlet, toplum ve birey değerleriyle uyumlu yeni ve denenmemiş sistem arayışları devam etmektedir. Eski sistemleri iyileştirici ve modernize edici olunması yani toplum mühendisliği çalışmaları da olmalı fakat etkileri ve sonuçlarının nasıl olacağını iyi hesaplanması ve halka açıkça anlatılması, eğitimi de gerekmektedir. Haliyle geri kalmış ülkeler bir sistem laboratuvarı olmaktan kurtarılmalıdır.

Ülke yönetim sistemleri statik değil dinamik olmalıdır. Çünkü bireyler ve toplumlar dinamiktirler. Değişim ve dönüşüm süreci her geçen zaman daha da hızlanmaktadır.

Sistemleri kendi haline bırakmak veya dondurmaya çalışmak doğa kurallarına teslim etmek anlamına gelir ki doğa kendi kuralı olan bedensel ve grupsal niteliklerin ön plana çıkmasını ilke şartlara dönüşünü sağlar. Lemur zihniyetinin hakimiyetine götürür.

Doğayı korur ve onda yaşarken kurallarının üstünde insanlık olarak ihtiyaçlarımızı, olanaklarımızı en iyi ve halklarca adilce paylaşacak, yönetecek ülke ve küresel sistemler üretmemiz mümkündür.

Özkan Salman


BBD Yöntem ve Uygulamaları - 134

Günaydın, değerli sağlık sever dostlarım. Bugün ülkemiz Türkiye 'nin " Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" dır.  Bayramınızı ku...