23 Nisan 2020 Perşembe

Akıl ve Doğa

İnsanlık tarihinde insan aklın gelişmesine etki eden önemli bir unsur çevre, alan hakkında bilgi biriktirmesi ve bunu zihinde tutması olmuştur.

Hareketli canlılar olan hayvanların beyinlerinde yeryüzü haritası boş şablonu bulunmaktadır. Büyüdükçe bu boş şablonun içeriğini doldurmaya başlarlar. Biz canlılarda beynimiz tümden boş bir şablon şeklinde gelmez. Dolu kısımlarda dna aracılığıyla gelmektedir. Beynimiz dış dünyadaki bilgileri bir sıra halinde bir nokta olan beyindeki başlangıç noktasına eklenerek büyümeye gelişmeye başlar.

Bir kartal yavrusu, kardeşini yuvadan atma girişimi, besinin paylaşmamak istemesinden değil, canlıya dna yolu ile gelen ilk bilgilerden mekansal hakimiyet bilgisinin etkisi iledir.  Yani yavru kartal kardeşlerine " düşte öl" değil " Git öte, başka yerde dur " hareketi yapmaktadır. Anne kartalı atmaya hem gücü yetmez hem de yiyeceğin geliş merkezi olarak belirlemiştir. Güçlü olan yavru diğer yavruları yuvadan atmayı mekansal içgüdüsünün etkisiyle ister. Yavru kartal annesinin uçuşlarını gözler, büyüdükçe kanatlarının farkına varır içgüdüsel olarak kanatlarını çırpma etkinliğine girer. Bunda kan basıncı kanatlara etki yaptıkça refleksif olarak kanat çırpma hareketine zorlanır. İlerleyen zaman içinde rüzgarın beden tüylerine etki etmesi ve bedenin büyümesi uçma refleksini tetikler hale gelir. Rüzgarın onun gelişim aşamasında kanatlarının kullanılacağı hareketlere içgüdüsel aşaması geldiği için uçma öncesi kanat çırpmaya zorlar, hücresel yeni bölünmeleriyle ve artmasıyla bu hissi onda oluşturur. Gelişim öncesi uçma bilgisini taşıyan hücreler oluşmadığı için sadece beslenmeye ve mekan genişliğine odaklanmıştır.

Beynimizdeki kalıcı hafıza hücrelerimizin temeli zihnimizdeki yeryüzü haritasıdır.

İnsan zihnindeki yeryüzü haritası güvenlik, istek, arzu, korku, merak, keşfetmek gibi bir çok duygu ve düşüncelerin temsillerden oluşmaktadır.

" O bölge tehlikeli, bu bölge güzel ve verimli, şu bölgeye gidilmeli. " gibi sorular zihnimizdeki çevre haritalarına değer yüklemektedir. Günümüzde "uzayda neler var" sorusu zihnimizin evrene doğru yayılmasının önce haritasını oluşturmak ile başlayacağını göstermektedir.

İnsan zihninin yeryüzü haritası bölgesel olarak kalır da küresel bir haber duyarsa onu zihninde yerleştirecek bir hafıza bulamayacağı için aldığı bu haberi zihnindeki bölgesel hafızaya farklı olarak kaydetmesi gerekecektir haberin sürekli olması halinde.

Eğitimdeki  zorluk genç kuşaklara zihinlerindeki yeryüzü haritasını genişletirken o haritalara hangi bilgi ve değerleri nasıl  yükleyebileceğimiz sorusudur. Hangi yöntem ve sistemle bunu yapmalıyız. Nereden ve nasıl başlamalıyız. Hangi sıralama en uygunu olur.

Lise ve üniversite bitirmiş zihinler dünya haritasını zihinlerine yeryüzü haritası olarak kaydetmiş kişilerdir çoğunlukla. Küresel haberleri o haritadaki yerlerine yerleştirmekte zorluk çekmezler.

Zihnimizdeki yeryüzü haritalarının üstüne eklenen bir çok bilgi havada uçan bir bulut gibidir adeta.

Bu bilgeler eser dururlar. Düşüncelerimiz zamana, mekana ve gereksinime göre bu bilgileri kullanmaktadır.

Tarihin Sonu mu ?

İnsanlık tarihi iki ana konu içerisinde gelişmiş ve oluşmuştur.

Çevre (yeryüzü haritası) ve ilişkiler.

İnsanlığın tarihte yeryüzüne dağılımının aşamalarını görürüz. Binlerce yıl bir bölgede yaşamışken birden yeryüzüne dağılmalar başlamış yerküreyi keşfetme yolculuğuna girişilmiştir. Bölge hakimeyetleri ve yönetim hakimiyetleri şeklinde savaşlar yapılmıştır.

Günümüzde tüm yeryüzünü keşfettik. Dünyada bilinmedik yeryüzü köşesi adeta kalmadı gibidir. Tarihin sonu söylemi bunun içindir. Yeryüzü haritasının sınırlarını biliyoruz.

Yeryüzü keşif tarihinin sonuna gelinmiştir.

Ay'a ve Mars' a yapılacak keşifler tarihin yeni bir boyuta geçmesine neden olacaktır.

Yeryüzünde ise devam eden bir tarih var.

İlişkilerin tarihi. Bu tarih şekli içe dönük bir yapıdadır. Kıtaların keşfinin tamamlanması bizleri artık dışa doğru ilerleyemeyeceğimizi, birbirimizden kaçamayacağımızı veya kovalayamayacağımızı dışa doğru itemeyeceğimizi göstermektedir. Baş başa kalmışlığın tarihidir. Mekansal sınırların belirlendiği birlikte daha iyi yaşamanın amaçlarına doğru giden yanlış, kötü ilişkilerin tarihinin yazılacağı dönemlere giriyoruz.


Gündem ve güncel olan bilgiler, olaylar zihnimizi sürekli bağımlı kılma etkinliğindedir.

Küresel zihin haritamızda bilgi, olay ve olgu bulutlarının sürekli esen rüzgarları ile zihnimizde dolaşmasına tanık oluyoruz.

Fiziksel hareketlerimiz ev ile kaldığı sınırlı ortamımda iken zihinlerimiz bilgiler ile yeryüzü haritamızda küresel olarak aktif halde dolaşmaktadır.

Bizler sabit iken bilgiler ve duyumlar çevremizde hareket halindedir.

Bedenler sabit iken zihinler küresel turlarına çıkmaktalar internet ile.






22 Nisan 2020 Çarşamba

Canlılığın Diyalektiği


Dna canlılığın en küçük parçası olduğunu biliyoruz.

Dna sarmalını genişleterek hücre yapısına ulaşmış ve sonra organlara doğru büyüme evresine girmişti hücreler topluluğu ile.

Henüz hücrelerin birleşerek sırayla hangi organları oluşturduğunu bilmememiz ilginçtir. 

Dna dan hücreye, hücreden dokulara, dokulardan organlara doğru sıralama mı olmuş yoksa birden mi olmuştur beden. 

Tümden gelim olarak bedenden organa, organdan dokulara, dokulardan hücreye, hücreden dna'ya ulaşıyoruz incelemelerimizde. Fakat Tikelden tümele doğru nasıl gelişimler olduğunu açıklayamıyoruz. 

En azından oluşma ve gelişme sırasını ve nedenlerini.  

Canlının canlıdan beslenmesi  bir tanımıyla bir canlının diğer canlıyı kendine katmasıdır. 

En ufak parçalara bölerek sindirme ile canlıyı(besini) hücrelere ulaşmasını sağlar. Diğer canlıyı kendiyle birleştirir hücresel besin olarak.

Bir canlı beslendiği diğer canlıyı kendine katarak artı bir canlı eşittir iki canlı etmemektedir.

Bir canlı diğer canlının yaşamasını durdurduğunda. çalışma bütünlüğünü kaybetmesi önce organlardan başlamaktadır. 

Bedenin tümlük çalışması, yaşaması sona ererken, doku ve hücre canlılığı bir süre daha devam etmektedir. 

Organlar çalışmaz olmasına karşın doku ve hücreler hala canlılıklarını korumaktadır. 

Bu haldeki canlının besin niteliğinin devam etmesi doku ve hücrelerinin ölüm sürelerine bağlı olmaktadır. 

Bakteri ve virüslerin çoğalması ile böceklerin yumurta bırakma sürecinde doku ve hücrelerin canlılığının bitme süresi hızlanmaktadır. 

Midede sindirilen diğer canlının parçaları kimyasal gıda haline gelerek tüm vücuda yayılımıyla devam ederek hücreleri besleme ile tamamlanır. .

Bir canlıdaki ölme sürecine giren hücreler parçalanarak diğer yerleşik hücrelere gıda olarak ulaştırılmaktadır.

Bitkiler ise diğer canlıların yaşamını sonlandırarak değil, canlılığını kaybetmiş hücrelerin toprakta diğer organizmaların dönüştürdüğü kimyasal besinleri alarak canlılardan besleniyorlar kökleriyle.


Canlının dünyamız ölçeğindeki boyutu hala hücresel bazda olduğunu söyleyebiliriz. 

İster bir balina ister dev asırlık ağaçlar boyutuna gelsin canlılar, varlık olma temeli hala hücre boyutlarında yaşamlarını sürdürmektedirler.

Dünyamızdaki canlı büyüklük ortalaması hücresel şekildedir hala.

Beslenme şekli sadece miktar oranındadır. 

Önce hücre besini kadarken, şimdi kilo oranında artmıştır. 

Beslenme şekli ve amacı değişmemiştir. Yani hücresel oranındadır hala.

Bedenimiz hücresel bazda yaşamaktadır. 

Aklımız bedeni bütün olarak görür evreni öğrenme ve araştırma bazında tümleşik algılama eğilimindedir. 

Atom altı parçacıkları fark eden aklımız henüz mikro ve makro ölçeklerin birbiriyle nasıl bir bağlantıda olduğunu araştırmaktadır.  

Bedenimiz hala o küçük hücresel bazda yaşamını sürdürmekte olduğu için mikro alana makro alandan daha hakim görünmektedir. 

Mikro ölçüleri bilen beden, makro algısı olan akıl arasında bilgi alışverişiyle bir çok sorular cevaplanabilir belki de zihnimizde.

Beden iç işleyişini hücresel bazda akıldan bağımsız ve özerk olarak yürütür. Akıl, bedenin işleyişini öğrenebilir. Bu işleyişi kolaylaştıracak uyumu sağlayamaya yardım eder. 


Canlıya bakışımız bedensel algı ve mantığı üzerinden olmasına rağmen hala hücresel boyutlarda besleniyor ve yaşıyoruz. 

Canlılığın başlangıcından, temel yapısından henüz uzağa gitmiş, ilerlemiş, aklımız dışında farklılaşmış sayılmayız. 

Canlılığın yolculuğu milyonlarca yıl olmasına rağmen hala başlangıç ilkelerinin boyunduruğunda yaşıyoruz.

Geldiğimiz zamanda da en büyük düşmanımız hücresel düşmanlarımız olan virüs ve bakteriler olmasına şaşırmamalıyız.

Dünyadaki tüm büyük canlılara hakim olduk ama hücresel bazdaki düşmanlarımızla savaşımız sürmektedir. 

Bakteri ve virüsler bir araya gelmemiş bedenlerin hücreleri gibi davranmaktadırlar sanki. Bedensiz hücreler topluluğu gibi bedenlenmek üzere bir mutasyon zinciri kurmak istiyorlar içlerindeki yazılı hedefte. Kendilerini kontrol altında tutmak isteyen deneylere karşı hep bir açık kapı arıyorlar içeri girip etki etmek için. Cilde, ciğerlere, kana, sinirlere. Her farklı türü bedenimizin farklı organlarına saldırıyorlar. Üzerimize yağan ok yağmurları gibiler dört bir yandan gelen. Çevrenin zayıflattığı her organımızı hedef alarak. Son gelen ciğerlerimiz ise hava ile sorunumuz var demektir. Kirlenen ve değişen hava ile zayıflayan ciğerlerimiz çağırıyor onları yaralanmıışlığın kokusunu yeryüzünde yayar gibi. Canlılığın mekansal hakimiyetini umursamaz haldeki kitlesel kentlerimizden. Hareketimizin her yöne ve hızlı oluşu çağırıyor antitezlerimizi savaşa davet eder gibi. 

Bizler bedenlerimizde topladığımız hücrelerimizle birlikte yaşarken, mikro biyolojik canlılar hücresel olarak bedensiz halde her yere yayılmış gibiler ve birbirleriyle iletişim, ilişki kurmaya birlik olduklarını hissetmeye duyumsamaya çalışıyor gibiler.

Hücresel savaşlar canlı savaşların başlangıcını oluşturmaktadır. Güçlü olan türler her an çoğalarak organa ve oradan da bir vücut oluşturma amacını taşımaktadırlar. Şu an için insan olarak canlılar üstü zirvedeki yerimize talip her ortamda yaşamaya adapte olmaya çalışan  milyarlaca hücresel düşmanımızla savaş içindeyiz. Hepsi " Tam bir vücuda sahip olma fırsatı ve sırası bize de gelecek" diye haykırırcasına her şart ve ortamı araştırıyorlar gözleri, kulakları, burunları olmadan. Sadece içlerindeki sıkıştırılmış saldır, ihtiyacını kendine kat, ihtiyacın olmayanı dışarı at, üre, çoğal, birleşerek organ (amaçlı hücreler topluluğu) olma amacına yönelik yaşıyorlar. Hücreden düşünen canlıya gelme süresinin uzunluğu bize canlının evrende varlığını sürdürmesi için zaman kavramının ötesine geçebileceği bilgisinin ip ucunu vermektedir. Milyonlarca hücresel canlılığın ortamını düşünelim, içlerinden bir kısmının diğerlerini kendisine katarak (avlayarak) büyüdüğünü varsayalım. İşte o anda bu canlılar için sınırsız beslenme olanağı ve büyüme potansiyeli oluşmuş demektir. Avlanan canlılar ise çaresizdir artık. Ne bir savunması ne de düşmanın taktiği olan avlanmayı geliştirememiştir. Onlar da kendilerindeki doğal yeteneğe başvurmaya başlayacaklardır. O da daha fazla üre ve zaman kazan. Daha çok üreyecekler ve gelecek nesillerinden bir grup düşmanlarına karşı savunma, saldırma  taktikleri geliştirerek türünün yok olmasını engellemeye çalışacaktır. Böyle farklı grupların mücadelesinden  türler daha da farklılaşarak büyümelerini gerçekleştirecekler savaş, rekabet sürecek güçlü olanlar, yeni iklim ve mekana ortamına uyum sağlayanlar zamanı kendi faydalarına çevireceklerdir.

Kuantum fiziği bize yabancı bir şey olamaz çünkü temelimiz hücresel bazda ise madde ve enerjinin en küçük parçasına uzak değilizdir.



Aklımız  belli ölçüde makro ve mikro tümleşikler üzerine bilgileri algılar iken hala bedenimiz hücresel bazda algı ve duyum içindedir. 

Atom altı parçalar ve devasa büyük evren arasındayız. Bedenimiz ve aklımız ile.

Bedenden hücreye farkları görmekte iken hücreden bedene, varsa olmuş sıralamaları ve nedenlerini henüz bilmiyoruz. Ara formlar ve bir bedenin oluşma aşamalarının evrimsel yönü, bilgisi tümden bilgimiz dışında olması bu süreçlerde bir dış etkinin olma olasılığı kendisini saklı tutmaktadır.

18 Nisan 2020 Cumartesi

İnsanın İki Antitezi

Günümüzde insanın birinci antitezi bulaşıcı ve tehlikeli olan zararlı virüs ve bakterilerdir.

Diğer canlıları kendimizden uzak tutabilmekte iken mikro biyolojik canlılar havanın ve suyun girdiği her yerde bulunmaktadırlar. Hem çok küçük olmaları hemde sayıca çok olmaları bunda en önemli etkenlerdir.

İnsanlık tarihi boyunca yerleşik düzene geçilmesinden sonra bulaşıcı hastalıklar belli sürelerde ve mekanlarda zararlı virüsler ve bakteriler tarafından kitlesel insan ve hayvan ölümlerine neden olmuştur.

İnsanlık tarihine baktığımızda insanın ikinci antitezini görürüz.

Diğer insan.

Barış, işbirliği, birlikte yaşama amacı gibi bir çok nedenler insanların birbirlerine karşı sentezi olma yanında belli nedenlerden dolayı da antitez haline de gelebilmektedirler.

Çağımızda doğaya zararlarımız artmış gibi görünmektedir.

Geçen yüzyıl birinci dünya savaşından sonra ispanyol giribi ile iki antitezin bir arada insanlıkla mücadeleye girmesi ilginçtir.

1914 de birinci dünya savaşı, 1918 de ispanyol gribi art arda iki antitezin adeta hücum edercesine kitle ölümlerini arttırmıştır.

Sanki doğada bir yerlerde plan yapılmaktadır.

" Birinci planımız insanların kendi aralarında savaş çıkarmak, birbirine kırdırmak. İkinci planımız ise kalanları virüs ile vurmak. "

Geçen yüzyıl önce savaş sonra virüs, bu yüzyıl önce virüs sonra savaş mı olacak.

Birinci antitezimiz tehlikeli kovid-19  ile savaşmaktayız.

İkinci antitezimiz insanla olan üçüncü dünya savaşı mı çıkacaktır o halde.

Kovid-19 virüsü savaştan önce gelerek üçüncü dünya savaşını engellemiş de olabilir, savaşın sinyali de vermiş olabilir. Bu iki olasılıktan hangisi olduğunu anlamak şu an için zor görünüyor.

Kovid-19 küresel salgını sıradan olmadığı gerçeğini yaşarken en kötü olasılıklara hazır olmalıyız.

Gerginliklere, yanlış anlamalara, gizli ve hızlı planlara izin verilmemelidir küresel ilişkilerde.

Ülkelerin birbirine karşı stresleri artmaktadır. Tazminat istek planları, siparişlere el konulması, beklenen yardımların yapılmaması, yapılamaması, gıda krizi tehlikesi, ekonomik krizler, yönetim krizleri, krizi fırsata çevirme planları gibi bir çok antitez plan ve amaçları varken dünya birlik olup doğanın bize ikinci antitezi zaafımız olarak dayatmasının nedenleri üzerine durarak çözümler aramak bu günlerde hangi bilge veya bilgeleri dinleyen yöneticiler, çevre aktivistler, sanatçılar, edebiyatçılar, akademisyenler, basın mensupları, kanaat önderleri, araştırmacılar, bilim insanları, ticaret insanları, felsefeciler, düşünürler, dini bilginler, felsefeciler (ilahiyat) ve sağduyu sahibi tüm bireyler savaşları önlemek adına bir şeyler yapabilir.

İki antitezimiz kaderimizin bir parçası görünmekte ise de bu ikisi hakkında nedenleri ve çözümlerini araştırmak biz insanların bir kaderden diğer kadere geçmesini sağlayabilir.

Hedefimiz küresel savaş planlarının işaretini veren liderlere karşı tepkilerimizi, küresel savaş çıkma olasılıkların domino taşlarının başlangıçlarını fark edip önleyici ve engellemeye yönelik fikirsel ve eylemsel olarak toplumları harekete geçirmektir üçüncü dünya savaşının çıkma olasılığına karşı.


17 Nisan 2020 Cuma

İnsan Doğa ve Dünya -2

İçinde canlı barındıran dünya küremiz büyümek amacında mıdır ?

Atmosfer yapısı kendisine çarpan meteor gibi kütleleri parçalara ayırmaktadır.

Madde ve enerji girişi olurken çıkışı zorlaşmaktadır.

Dolayısıyla dünyanın korunma ve büyüme üzerine kurulu bir sistemi olduğunu düşünebiliriz.

Güneş ışınlarını tutan bir çok canlı, enerji, madde ve gaz üretmektedir.

Güneşle teması olamayanlar ise maddeyi dönüştürmektedirler.

Rüzgar ve su bu döngünün karıştırıcısı, besleyeni ve dengeleyicisi görünümündedirler.

Canlılar adeta dünyanın madde ve enerjiyi dönüştürücü, işleyici fabrikaları gibidir.

Büyümek isteyen dünyanın bu amacında insan hangi konumda durmaktadır.

Ona bu amacında bilmeden yardım eden mi yoksa onu engelleyen mi ?

Dünyanın enerji- madde diyalektiğindeki hareketi güneş ve diğer gezegenlerin ki gibidir. Güneşte enerji sürekli itilme ve çekilmeye maruz bırakılmaktadır. Dünya dıştan gelen enerji ve maddeleri sürekli kendi içinde çekme ve itme sürekliliğine doğru ilerleme ve bu durumunu sürdürme eğilimindedir. Bu sürekli hareket dünyanı büyümesini sağlayacaktır. Dünyanın büyümesi ilkesini madde ve enerjinin birikmesi şeklindeki ilke ile temellendirebiliriz. 

İnsan bu şartlarda dünyanın doğa ile büyüme potansiyeline zarar verdiğini söyleyebiliriz. Fosillerin sıvı ve katılaşarak yerküre merkezine enerji desteği olarak birikimiyle ilerlemesine engel olmaktadır. Dünyanın iç enerjisinin azalması veya yok olması onun uzayda bir kaya veya kuyruklu yıldız haline döndürme haliyle parçalanmaya yönelik olmasına neden olur. Doğa, dünyanın büyümesine ve enerjiyi tutmasına yardım ederken insan tüm bu oluşumlara kendi çoğalan türünü korumak ve daha da büyümek adına zarar vermektedir.

13 Nisan 2020 Pazartesi

Dna'daki Bilgi ve Canlılığın Ara Formları

Beynimiz bedenimizin bir uzantısıdır. Varlığı bedene bağlanmaktadır.

Canlılara baktığımızda beyin yapıları evrimdeki ilerleyişe göre artmaktadır. Beyin bir evrim eseri ise başlangıcı ve oluşma olanağı bedene dayanmaktadır.

İnsan dışındaki bir çok canlıda fiziki kanunları hissetmiş, duyumlamış ve yaşamını onun kurallarını dikkate alarak ilerletmiş olduğunu görüyoruz, Aklı, düşünmeyi, konuşmayı, alet kullanmasa bile. Haliyle insan dışı canlılar kendilerini diğer canlılardan ayırmamışlardır. İnsan aklı ile kendisini diğer canlılardan, tüm madde ve enerjiden ayırarak düşünme sürecine, konuşmaya ve kullanmaya (insani eylemler) başlamıştır. İnsan doğadan korunma ve doğaya etki eder hale gelmiştir bu özelliği ile.

Günümüzde ise doğadan korunmakla kalmayıp ona etkisini artırarak zarar vermeye başlamış görünüyor.

Doğaya her türlü özgürce etkilerde bulunarak sınırlarını test ediyor.

İnsanla doğanın kelimesiz sözler diyaloğu

Doğaya seslenen insan eko özellikleri olan dağa gönderdiği " Sen nesin, kimsin" sesini aynen kedisine geldiğini duymaktadır.

Doğa "insana ben senim sen de bensin bizler canlıyız, birlikte varız" demektedir.

 "Doğa senin tüm olanaklarını kullanacağım iyi mi kötü mü, yararlı mı zararlı mı  diye ayırmadan" der insan. ,
Doğa " Buyur önce gönderdiğim virüsle bir uğraş, sonra eylemlerine devam mı yoksa tamam mı kararını verirsin ". der. Kelimesiz sözlerle.

Tüm canlıların bir çok fiziki kanunların içgüdüsel algısının bedenlerinde hazır olarak doğduğunu biliyoruz bugün.

Canlının ortaya çıkışı ve gelişmesi içinde olduğu fiziki kanunlara uyumu gereğince mümkün olabileceğini, bununla birlikte bu kanunlara ek olarak kendi varlığının ortaya çıkmasının olağanüstü oluşunun keşfini akılla yani insanla buluyoruz.

Suyun kaldırma kuvvetini, uçurumun derinlik algısını, havanın basınç miktarını, iklimlerin ve ısı değişimlerinin farkı, gece gündüz değişimlerini, nem farkı, yerkürenin manyetik alanı gibi bir çok fizik bilgilerin canlıların iç güdüsel temelinde bulunduğunu ve bu bilgileri etki-tepki olarak yaşama şekillerine etki ettiğini biliyoruz.

Çok ilginç bir saptama

Tek veya az hücreli, mikro biyolojik canlıları biliyoruz. Bedenlenmesini tamamlamış diğer canlıları bilmekteyiz. Burada sorulması gereken bir soru bulunmaktadır.

Tek hücreli ve mikro biyolojik canlılar ile bedenlenmesini tamamlamış canlılar arasında neden ara formlar görmüyoruz ?

Şöyle ki hücreler, dokuya, dokular organa, organlar tamamlanmış bir canlı bedenine doğru gitme amacındadır. Başlangıç hücre sonuç beden. Peki canlılar tarihine baktığımızda doku aşamasında, bir kaç veya bedenlenme öncesi olacak şekilde organlara sahip canlılara neden rastlanmamıştır bu zamana kadar. Bu önemli bir konudur.

Dinozorun kuşa geçerken ki ara formu zaten araştırılmakta ve hala bulunamamakta iken burada dinozorun son tam-beden haline ilk gelme sürecindeki ara formlarını söz konusu edilmektedir. Canlının başka türe dönüşümünün ara formundan başka canlının başka türe geçişin öncesinde kendi olma sürecinin ara formları hakkında bilgilerimiz ne kadardır.

Bu gün bir canlının doğumunu ve tam olgun bir bedene ulaşıncaya kadar ki süreçte değişimlerini görmekteyiz. Ama canlılık tarihinde bu iki hal arasındaki gelişim arasında kalan formları görmüyoruz.

Eğer bir canlı oluşum  ve gelişim sırasında doğa şartlarının uzun dönemine bağlı olarak doğum ve beden sürecinin tamamlanma aşamasını birden ulaşamayacağına göre günümüzdeki gördüğümüz doğum ve tam beden aşamaları da evrim şartlarına göre başlangıcı belli bir süre sonra gelişimine en son olarak tam-beden haline gelmelidir. Bugün gördüğümüz süreç her canlının doğum ve tambeden oluşumunun görünümüdür.

Başka bir ilginç ve önemli olay daha var.

Hücre bölünerek çoğalmaktadır mikroskobik canlıların üst aşamasına geçmesi için. Bu aşamada canlının varlığının devrini hücre bölünmesi belirlemektedir.

Ve bir zaman sonra canlı hem dişi ve hem erkek özellikler taşıyarak türünün devamını artık hücre çoğalması aşamasından bedeninin tüm özelliklerini taşıyan bir hücre ile dişi ve erkek olarak bir araya gelerek devam ettirir hale geçmiştir. Yumurta ile çoğalma dönemi başlamıştır haliyle.

Artık hücre çoğaltması önce bedeni tamamlama ve tüm bedeninin özelliklerini taşıyan bir hücre oluşturma ve bu hücreyi dişi ve erkek olarak birleştirip türün devamına yönelmiştir. Yumurtalamadan bedeninde besleyip doğurma aşamasına geçişin en önemli nedeni olan antitezlerine karşı bir koruma şekli olarak ortaya çıktığını biliyoruz. O halde sorunumuz şu canlının sonraki aşamasında türünü devam etme yöntemi nasıl ve neden olacaktır ? Önce hücre, sonra bedenler yumurta, en son bedenler arası doğum. Yoksa başa dönüp kendini kopyala mı ? Hücresel kopyalamadan bedensel kopyalamaya mı ?

Eğer açıklanamaz ise ara formlar hakkındaki olgular, canlılığa dıştan bir müdahale(ilahi) yapıldığı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla evrim sürecinde boşluk bulunmaktadır. Fosillerden de olsa bulunamaz ise değinilmesi gereken konuları görmezden gelmek bir kanıtın sonucu değil, tercihlerin göstergesi olacaktır.

Bilim bir tercih değil, doğa yasaları gibi gerçek olanı kabul etmeyi gerektirir.

Bilim bilgisi canlı dna'sında bulunmakta mıdır ?

12 Nisan 2020 Pazar

Küresel Zihin, Yerel Beden

Ülkemizde günlük yaşayış halinde olma denilince çalışma, yürüyüş, alışveriş, buluşma, yeme, içme, etkinlikler gibi öne çıkan zihinsel ve bedensel hareketler gelir.

Günlük yaşayışta toplum üç mekanda bulunur.

1. Çalışanlar (öğrenci öğretimle zihin çalışanı)
2. Evdekiler
3. Sokaktakiler

Çalışmayıp da evde de bulunmayan herkes sokakta bulunmaktadır. Neler yapmaktadırlar. Yürüyüş, alışveriş, buluşma, yeme, içme, ziyarete, kontroller, mekan gezintiler, sanat, spor ve diğer etkinlikler gibi rahatça sayılabilecek günlük yaşayış şekilleri bulunmaktadır.

Görüldüğü gibi günlük yaşayışın bizleri en çok meşgul ettiği mekanlar iş yerleri ve evlerdir. Sokaktaki günlük yaşantı sanıldığı gibi çok çeşitli değildir. Neden bize çokmuş gibi izlenim oluşturmaktadır. Şehirlerde bu izlenim sokakta çok insan ve geniş alanlarda bir çok mekanların olması günlük yaşayış halinin çok çeşitli olduğu izlenimini yaratmaktadır. Köy, kasaba ve şehirlerde restoran, kahvehane, esnaf dükkanları, alışveriş merkezi, spor merkezi, dernek, kütüphane, park gibi etkileşim mekanları çok olmayıp rağbet gören mekanların benzeri açılması ile talepler mekanlara dağıtılmaktadır.

Bireylerin tanışma olanakları

Bireyin başka bireyler ile birebir tanışma olanakları kısıtlı ve sınırlıdır. Tanıdıklar, iş, etkinlikler aracılığı ile tanışmalar başlıca tanıştırma yollarıdır. Film ve edebiyat eserleri konularında sıklıkla raslantısal tanışmaların aşk ilişkilerine dönüşmeleri, gerçek günlük hayatta ender görülmektedir.
Diğer bireyler ile tanışmak isteyen bireyler günlük yaşayıştaki tanışma olanaklarının kısıtlı ve sınırlı olması nedeniyle internet ortamında tanıştırma sitelerine başvurmaktadırlar.

Eğitim ve iş alanları bireylerin birbirleriyle tanışma ve ilişkilerin sağlıklı yürümesi olanaklarının daha fazla olduğu alanlar olmayı sürdürmektedirler. Aile ve tanıdık çevrelerinin tanıştırma olanakları da gün geçtikçe azalma eğilimindedir.

Bireyler arası ilişkilerin süresi

Bireylerin tanışma sonrası ilişki ve iletişim süreleri azalama yönünde ilerlemektedir. Bu sürecin bir çok nedenleri bulunmaktadır. İlk aklımıza gelen iletişim aracı olarak internetin bireydeki küreselleşmeye başlaması eğilimidir.

Bireylerin küreselleşme aşamalarında nesne hakimiyet ön yargısı artarken mekansal yakınlıktaki sevgi ve paylaşım eğilimi azalmaktadır. Nesnelere sahip olma ön yargısı küreselleşirken zihinsel olarak artmakta, yakın çevresindeki birey, olay ve ilişkiler önemini azaltmaktadır. Uzak hedefler artıp büyürken, yakın hedefler sıradan ve basit hale gelmektedir, küreselleşen zihinlerde. Küresel bağlantıya girme aşaması bireyde kendini basit, değersiz ve güçsüz görme yanılgısına itmektedir.

Küresel zihin , yerel beden dengesi

Zihinde oluşan küresel bilgiler, bedensel gelişiminde ve yaşayışındaki bütünün bir parçası olma uyumluluğuna yansıması zorluğunun aşılması gerekmektedir bireyde.

Günlük yaşayışımız hiç de karmaşık olmayıp, sınırları da geniş değildir. Farklı şehirler zaten aynı yapıda günlük yaşayış biçimine göre oluşmaktadır. Her farklı şehrin kendine has başka şehirlerde olmayan mekanları ve kültürleri ile dikkat çekmektedir.

Ülkemizde günlük yaşayış sade ve belirlenmiştir. Şehrin kalabalığı biz insanlarda sayılamaz mekan genişliği ve ilişki olasılıkların çokluğunun etkisi ile kavranamaz bir toplum imajı ile algılanamaz mekan genişiliği ve hesaplanamaz ilişkiler ağı olduğu izlenimini yaratmaktadır.

Gerçek olan ise basit ve anlaşılabilir olduğumuzdur.

Mekanların benzerliği, ilişkilerin belirlenebildiği, kuralların bilindiği halde olan günlük yaşayış düzenimiz modern yaşam şeklinin gerekli olan alt yapısıdır.


10 Nisan 2020 Cuma

Bir idea, ideal olarak teknoloji

(Yazının seslendirilmesi https://www.youtube.com/watch?v=67Sxq04_tOE )

Teknoloji, felsefik anlamda bilimin teoriden pratiğe geçtiği haldir. Bilginin varlığa dönüşme çabasıdır.

Teknolojinin üç boyutu dikkatimizi çekmektedir.

1. Kaynağı olarak bilim.
2. Yönetimi olarak ticaret
3. Amacı olarak insan.

Teknoloji ve insan

Teknolojinin Faydaları

1.İletişim
2. Ulaşım
3. Ticaret
4. Güvenlik
5.Eğitim
6. Sağlık
7.Tarım
8.Uzay
9. Bir çok alanda

Teknolojinin Zararları

1. Çevre (toprak, su, hava, canlı)
2. Gıda
3. Savaş
4. İdeal, idea, yaşamın tüm alanlarını kuşatma tehlikesi, Teknolojizm.


Bir ideal veya idea olarak teknoloji

Teknoloji yaşamı kuşatmaya başlamıştır. 

Teknolojinin başta insan yaşamını sonra doğa ve dünya olmak üzere tüm alanlarda varlığını hissettirmeye, kuşatmaya başlamış olup tüm hızı ile devam etmektedir.

İçinden çıktığı bilimi geride bırakarak, onun bir parçası olma halinden kendi merkezini kurmuş ve diğer bilim dallarını çevresine yayarak egemenliği altına almıştır.

Bu başarısını neye borçludur ?

Bu başarısının sınırı var mıdır ?

Teknoloji sadece bilimleri etkilemeyi değil, yönetim, ticaret, aile, kurumlar, uluslararası ilişkiler, gelenekler gibi insan yaşamının her basit ve sürekli işleyişine de etki eder olmuştur.

Teknolojinin durdurulamaz ve sınırlandırılamaz hali için felsefik tanımı; madde ve enerjinin canlı üzerine hakimiyeti teorisi olarak yapılabilir.

Teknoloji sağlık, tıp alanında bireyselin kişisel kullanabileceği hastalık önleyici veya erken teşhis araçlarını henüz üretmemiştir. Sağlığın merkezden kontrol ve tedavi yöntemleri devam etmektedir. Hamilelik testleri, şeker ölçüm cihazları dışında tıp teknolojiyi kullanma etkinliğini merkezi olarak kullanmaya ve kontrol etmeye devam etmesi düşündürücüdür.

İletişim ve ulaşım konularındaki teknolojik ilerlemenin diğer alanlardan önce olması bireyin tekno-birey oluşumu ve hareketi misyonu çerçevesinde başlangıç veya teknolojiye giriş olarak hedef belirlenmesinden olabilir.  Bu belirlemenin bize gösterdiği ticaret ile teknolojinin paralel yürüdüğü teknolojinin insan yaşamına etkisini ticaretin belirlediği, rotasında ilerlediğidir.

Teknolojiyi mercek altına alma vakti gelmiştir.

Bu değerlendirme bu zamana kadar faydaları zararlarından fazla iken bu salgından sonra zararlarının faydalarından fazla olup olmadığı, sınırlarının nereye kadar olması ve hedeflerinin hangi yöne ilerlemesi gerektiğinin değerlendirilmesi şeklindeki konular hakkında olacağı tahmin edilebilir.


9 Nisan 2020 Perşembe

Hayaletlerin sırrı

Tarih boyunca insanlık bir arada yaşarken hayaletleri gördüklerini birbirine anlatmaya çalışmışlardır. Fakat kanıtları bulunamamıştır. Gördüklerini anlatanlar o kadar kendilerinden emin olarak anlatmışlardır ki onları dinleyenler dışlarından inanmış gibi davranarak konuşanı yatıştırmak için onlara inandıklarını söylemişler başkalarına anlatırken de kaygılarını belirterek nakletmişlerdir. Nakledilen kişilerden ise ilk söyleyen kişinin söylediklerine gerçekten inananlar olmuştur. Çünkü ya kendileri de görmüştür veya doğru söylediğinden emin oldukları kişilerden duymuşlardır.

Hayalet görme durumu zihnimizin bize oynadığı oyundur aslında. Bu oyun çocukça veya kötü niyeti olmayan bir fiziksel, hücresel bir olaydır.

Ataerkil ailelerde üç kuşağın bir arada yaşadığı dönemlerde hayaletleri görme olayları daha çok olmaktadır. Hayaletlerin gece görülmesi daha sık rastlanan bir olaydır. Işıkların az karanlıkların daha çok olduğu yerlerde hayalet görme süresi daha uzun ve görmenin duygusal olarak etkisinin gerçeğe yakın hissedilmesinin mantıklı ve anlaşılır yanı bulunmaktadır.

Hayaleti görme öncesi uzun süredir beraber yaşanmışlık vardır.

Hayaleti görme nedeni iki türlüdür.

Uzun süre birlikte yaşayanlardan birinin ya ölmesi ya da o ortamdan ayrılmasıdır. Her iki durumda da geride kalanlardan bazı kimseler bu durumu kabullenemezler.

Öleni ölmüş, gideni gitmiş saymazlar. İçlerinde sürekli bir inkar yaşarlar. Bu gerçeğe inanmak istemezler. Kabullenemezler.

Dışlarından kendilerine gerçeği söylemiş olan diğer aile üyelerine kabul etmiş gibi gösterirler. Ama düşünce ve hayallerinde inkar ederler.

Beyinlerindeki ölene veya gidene ait bilgileri taşıyan hücreler gerçeği kabul edenlere göre daha geç ölür bu kişilerin.

Ölen veya giden gerçeğini kabul etmeyen kişilerin zaman ilerledikçe dirençleri düşmeye başlar. Ölen veya giden kişilere ait bilgilerin yer aldığı beyin hücreleri bilgilerini konuşma, dinleme ve eylem ile yenilenme veya bölünme olanağı kalmadığı için ölmeye başlarlar fiziksel olarak.

Enerjisini ekonomik kullanmaya alışık beyin kullanılmayan hücreleri beslemeyi, uyarmayı bırakır. Hücreler dayanmaya yaşamaya çalışırlar. Kişinin duygulanımları da bunu destekler. Beynin muhalefetine rağmen beden kalbi ve omurgası ile bu hücreleri yaşatmaya çalışır. Göz yaşları, anıları hatırlama ile hissedilen sevinçler ve üzüntüler ile.

Bedenin duygulanımları beyni ikna etmeye çalışır " Lütfen onları öldürme besle, sabredelim o ölmedi veya gitmedi geri gelecek buna inanıyorum" der.

Ailenin diğer üyeleri beynin temsilcisi olurlar ve gerçeği hatırlatırlar. Onların ikna çabaları beyin tarafından kabul edilmeye başlar ve anılara ait hücreleri ölmeye bırakır.

İşte o an ölmek üzere olan anı hücreleri çırpınır yan hücrelere sıçrar son kurtulma hareketidir bu. Bu hareket göze karanlıkta görünür olur kişiye. Bu görüntüyü görür ve gerçek sanır. Ama onun için gerçektir aslında. Gözü görmüştür kapının aralığından bir şey hareket etmiştir. Yandan görür, dikkatli bakınca kaybolur.

Çünkü hücreler mercek ortasına değil yanlarına yansımıştır o hareketleriyle, ölme sürecindedirler.

Hayaletleri görme miktarı ve sıklığı ölene ve gidene ait bilgi hücrelerin var olan miktarı ile ilgilidir.

Hayalet gören gözler aslında kayan yıldız gibi ölen anı hücrelerinin yok olurken bir anlık görüntülerini görmektedirler.

Dikkatli baktıklarında değil rahat ve gevşek oldukları bir anda.

Ta ki  anılara ait bilgileri taşıyan son hücrelere kadar, kişi söz konusu olan hücreleri soğukta donmakta olan kibritçi kız gibi tek tek yakıp onunla hayal görür ve ısınır gibi dizi izlemeyi sürdürür.

Eskilerden duyduğumuz " Dün akşam benimkiyle sohbet ettim yine ". Sözleri gerçektir ama hücresel olarak biten bir filmin kareleri gibi gerçektir aslında.

Acı da olsa gerçekleşmiş olayları mantığımıza sunarsak  bize evren yasalarını kabule ikna etmeye çalışır.

Duygularımıza sorarsak kolayca kabullenmezler. Çünkü mantık tekildir, evrenin yasalarını bilir. ve kabul eder. Duygularımız ise kalbimizle dna'mıza bağlantıda olup canlılığın sürekliliğine alışmıştır.

Mantıkla beden kanatları olmadan havada uçar, solungaçları olmadan denizaltında yüzer, depoladığı hava ile ve yer çekimi olmadan uzaya açılır.

Yolu ve gerçeği gösteren mantıktır, ama döngüsel süreklilikte yaşayan duygulardır.

 Bir Önsezi

Tarih boyunca insanda doğumla bilinerek gelen ama unutulup hatırlama ile tekrar elde edileceği düşünülen kadim bilgi, canlının evren yasalarını ve mantığını dna'sında taşıdığı bilgisidir.

İlahi metinlerde hatırlatılmaya çalışan belki de bu bilgidir.

Canlıda, evren yasalarını ve haliyle bu yasalar bilgisinin dünyaya ve yaşamaya yansımasının ardındaki gerçeğin bilgisine de sahip olma veya hatırlama olanağına da ulaşabilme hissi bulunmaktadır.

8 Nisan 2020 Çarşamba

Eytişimsel (Diyalektik) Düşünme Süreci


Klasik anlamda Tez+antitez = Sentez şeklindeki eytişimsel tarzı bilginin ve bilimin geliştiği, modern yaşamın hızla ilerleme halinde olduğu günümüzde bu düşünme şeklinde durgun ve sabit kalması beklenemez.

Sav + Karşı sav = Bireşim eytişimin basit formülü düşünce bütünlüğüne doğru ilerlemede yetersiz kalmaktadır.

Kümesel ve kategorik düşünme yolları ile bir çok bilginin birikimleri arasından hedef konu için uygun olanları seçme ve ayıklama zihin açısından önceleri zor olup odaklanma ve üzerine düşünme hedefinin belirlenmesi ile kolaylaşan bir süreçtir.

Bu düşünme şeklinin başlangıcı ve merkezi düşünen kişinin kendisidir. Kişi eğitim ve öğretiminden birikimler edinirken yaşantılarından da tecrübelerini kazanmaktadır. Mesleki seçimleri, yetenekleri, olanakları bu düşünce şekline başlama yönünde dıştan gelecek fikirler ve bilgilerden değil kendi tercihiyle ulaşabileceği bir düşünme şeklidir eytişim.

Bu düşünme şekline odaklanma süreci bulunmaktadır. Günlük hayatın hızlı temposunda bedenin sürekli hareketiyle iş hayatı ve meşguliyetleri içinde bu düşünce tarzına odaklanmak zordur.

Eytişim düşünce şeklinin amacı tümellere varmak ve bir çok tümelin birbiriyle ilişkilerini, kesişimlerini, bağlantılarını, ayrılıklarını saptama ve düşünce bütünlüğüne doğru ilerleme çabasıdır.

Tikel bilgiler hem kümesel bilgilere hem de kategorilere doğru ilerler. İstatistiksel bilgi bu kümesel ve kategorilerin özetini sunar. Bilgiler süreklik ve durağanlık içinde yer alırlar yaşamın içinde. Süreklik içindeki bilginin aşamalarından farklılıkları saptanabilir. Durağan bilgi ise raftaki yerini bekler kullanıma hazır olarak.

Bilgi değişime uğrar isim, olay ve kavramlar arasında. Bilgilerin bağlantıları çok karmaşık hale gelebilmektedir. Hem kümesel hem de kategori içinde yer alırken, kökleri kadim zamanlara uzanıyor da olabilir, yeni oluşacak olgularla da bağlantısı bulunabilir.

Zihnin amacı bu karmaşıklığı çözmektir.

7 Nisan 2020 Salı

Kanser ve Küresel Salgın

Haberleşmenin ana unsurlarından telefon ve bilgisayar önce kablo ile başladılar teknolojik gelişim yolculuklarına.

Uydu kullanımlarının artması ile şimdi kablo kullanımını çok geride bırakmış durumdalar.

Temiz ve saf olan atmosferimiz şu an kirli ve dolu halde.

Kanser artışlarının nedenini aradık.

Yaşantı şekillerimizi mercek altına aldık. Çevre sorunları, beslenme, gürültü, stres, hareketsiz yaşamı sorguladık.

Çağımızın çözümsüz hastalık kanserin nedeni ne olabilirdi ?

Atmosferimiz bizleri hasta ediyor mu ?

Çünkü atmosferimiz boş ve temiz değil.

Güneş, ışınlarını sabah bizlere ulaştırdığında ve gün boyunca atmosferdeki yoğun elektromanyetik dalgalar ile çarpışıp bedenlerimize, suyu, gıdaya, binalara, yollara, araçlara tüm yeryüzüne adeta yapıştırırcasına iletmektedir.

İstatistikler.

Telefon, cihaz sayısı, baz istasyon sayısı, uydu sayısı, elektromanyetik enerji miktarı, atmosferin sağlıklı kalma oranı.

Bu tehlike gün geçtikçe atmosfere yapılan yeni girişimlerle artmaktadır.

Kirli havayı soluyoruz, güneş ışığı artık temiz olarak bizlere ulaşmıyor.

Atmosferin bu kötü hali her türlü canlıya mutasyon etkisi yaratmakta, yeryüzünü canlı için tehlikeli hale getirmektedir.

Küresel salgın, kanser belirtisinden sonra katlanarak gelen ikinci büyük felaket göstergesi olabilir.

Atmosferimizin bu günkü halinin biz insanlara, canlılara, suya, toprağa ve maddenin özüne ne gibi hasarlar verebileceğini uluslararası bilim kurulları oluşturup araştırma ve inceleme yapılması gerekmektedir.

Atmosferin elektromanyetik enerji ile dolması ve gelen güneş ışınlarının buna etki etmesi yeryüzünü zararlı kozmik ışına maruz bırakma tehlikesi oluşabilir mi ?

Meteoroloji tahminlerindeki sapmalar, yağmurun bilindik tarzda yağmaması, rüzgarın alışık olduğumuz şekilde esmemesi iklim şartların, hava koşullarının anormal şekilde seyretmesi atmosferdeki sorunların yansımaları olarak gözlemlenebilmektedir.

Yağmur çok hızlanıp sanki saatlerce sürecekmiş izlenimini verirken birden kesilip on dakika önce hiç yağmamış izlenimini yaratmaktadır zihnimizde.

Rüzgarlar öyle bir esiyor ki sanki kutuplardaki soğuk ve yıkıcı bir esinti gibi hava adeta esmiyor nemli haliyle yüzüyor sanki ve birden dökülmüş gibi kayboluyor.

Oksijen ve su miktarı atmosferde bağdaşık mı yoksa ayrışık mı bulunmaktadır. Doğal hali ayrışık ve dengeli dağılmış olma halidir. Elektromanyetik artma ile bağdaşık ve dengesiz dağılmış olma oranını artması canlı açısından zararlıdır.

Dünyamız ve atmosferi basit ve küçük olmaması bizlerden kaynaklanan çevresel sorunlar karşısında kısa sürede ve kolayca olumsuz etkilenmesi söz konusu olmasa da zamanla risk planları ve bilimsel ölçümleri yapılmamış her sürekli girişimin adım adım sorunların yaşanmasına etkisi olasıdır.

Atmosferin olumsuz etkileri sonucunda mikro biyolojik canlıların hızla mutasyon geçirmesi onlarla olan savaşımızı zorlaştırabilir.

Önce kanser şimdi küresel salgın, yaşam zincirin  kırılan her temel halkasında hedeflerimizi ve eylemlerimizi tekrar gözden geçirme gereğinin oluşması anlamına gelmektedir.




5 Nisan 2020 Pazar

İnsan Doğa ve Dünya - 1

Dünya; içinde yaşadığımız gezegen, varlığımızı onunla geliştirdiğimiz mekan, evrendeki evimiz.

İnsan yeryüzündeki bir çok canlının arasından öne çıkmış onu en iyi temsil eden, canlılık zirvesi, en uç noktası. Canlılığın yeryüzündeki evriminin son halkası.

Günümüzde insanla dünya karşılıklı önemli bir ilişki içinde bulunmaktadır. İnsan eşya, alet kullanımlarından enerji kullanımına sıçramış, kömür, petrol ve doğal gaz ile tüm doğal enerji kaynaklarını hızla kullanma sürecine girmiştir.

Doğal kaynakların kullanılması dünya açısından kendine yapılan bir zarar mıdır  yoksa aksine kaynakların kullanılması dünya açısından faydalı ve gerekli midir ?

Bu ikilemin hangisinin doğru olduğunu nasıl anlayabileceğiz ?

Birinci varsayım : Dünyaya zarar veriyoruz.

Dünyanın güneşten gelen enerjiyi uzaydan gelen meteorlar olarak maddeyi depolamak istediğini ve doğanın da bu amacına hizmet etmekte olduğunu düşünelim.

Güneşten gelen ışınlar ve uzaydan gelen meteorlar atmosfer filtresinden geçmektedir.

Canlıların kalıntılarının katı ve sıvı fosiller halinde yeryüzünün alt katmanlarından dünyanın çekirdeğine doğru ilerlemekte olduğunu biliyoruz.

Atmosferin kendisine çarpan her meteor ve güneş ışığın yeryüzünde madde ve enerjinin tutulması ile zararlarından korunması gibi iki şekilde işlevleri olduğu görülmektedir.

Tüm yanıcı maden ve fosil yakıtların ulaşacağı yer dünyanın merkezi olduğunu tahmin etmek zor değil.

Depremlerinde bu enerjiyi çekirdeğe doğru itmenin bir yolu olduğunu düşünebiliriz.

Volkanların ise enerjisi bitmiş ve işlenmiş madenlerin doğaya faydalı olmak ve verimli kılmak üzere yeryüzüne çıkarılması faaliyeti olarak varsayabiliriz.

Biz insanların, çekirdeğe gitmek üzere yola çıkmış yanıcı maddeler ve fosil enerjileri alarak bu sürece zarar vermekte olduğumuz sonucuna ulaşabiliriz.

Dünyanın enerjiyi merkezine alarak kullanma amacına aykırı hareket ettiğimiz ortaya çıkmaktadır bu varsayımda.

Eğer bu varsayım doğru ise doğa ve dünya bizleri gecikmeden cezalandıracaktır. Onlardan gelecek mesajları iyi değerlendirmeliyiz.

Zaten doğaya zarar vermemiz yaşama olanaklarımızı sınırlamak anlamına gelmektedir.


İkinci varsayım : Dünyaya faydalı davranıyoruz.

Dünya çekirdeği açısından enerji sorunu yaşamamaktadır.

Volkanlar ile zaten enerji fazlalığını yeryüzüne aktarmaktadır.

Depremlerin ise çekirdeğe gitmek üzere olan enerjiyi alt katmanlardan yeryüzüne çıkarma amacında oluştuğu izlenimine kapılabiliriz.

Yeryüzünü dış uzaydan gelebilecek tehlikelere karşı korumak amacıyla doğayı kullanmaktadır.

Canlılığın ve eğiminin etkisi ile güneşin ve meteorların zararlı etkilerinden korunmaktadır.

Zamanla canlılığın kalıntıları fosilleşerek yeryüzü alt katmanlarına doğru ilerler. Bu enerji çekirdeğe ulaşırsa çekirdek için çok tehlikeli olma olasılığı bulunmaktadır. Bu zamanlarda olmasa bile ilerideki zamanlarda birikerek çekirdeğe büyük patlamalarla dünyaya zarar verme riski bulunmaktadır.

Doğa yolu ile bu sorunu çözmesi için insana alet ve enerjiyi kullanma zekası verilmiştir.  İnsan bu zekasını kullanarak kendine faydalı olma amacında iken dünyanın amacına hizmet etmeye başlayacaktır.

Bu varsayımda dünyaya faydalı olmakta olduğumuzu söyleyebiliriz. Biriken büyük miktardaki enerjinin çekirdeğe ulaşıp tehlike yaratmasını engellememiz açısından dünyaya yardım ettiğimiz sonucuna ulaşabiliriz. O halde ödülümüz ne olacaktır. Evrene doğru yayılma özgürlüğü verilebilir mi ?

Doğaya ve dünyaya zararlı maddeleri, uzaya,  gezegenlere taşımamız görevini de bu varsayımdan çıkarabiliriz.

Çevre sorunlarını, zararlı maddeleri toprağa, suya ve atmosfere bırakarak değil depolayıp uydu ve gezegenlere götürerek de çözebileceğimiz görülmektedir.

Her iki varsayımda geçerli ve doğru olmayabilir.

Dünyanın en büyük gelir-gider bilançosunun fayda- zarar hesabını dikkate almalıyız.

İnsanlık olarak doğa ve dünya evimiz, yuvamız olması bakımından fayda ve zarar hesabını ciddiye almalıyız.



BBD Yöntem ve Uygulamaları - 134

Günaydın, değerli sağlık sever dostlarım. Bugün ülkemiz Türkiye 'nin " Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" dır.  Bayramınızı ku...