4 Aralık 2020 Cuma

Küresel Salgın Günlüğü - 2

 Çember Daralıyor...

Virüs etrafta hızla ilerler iken bize yaklaştığını görebiliyoruz. Düşmanımız dostlarımızın içinde saklanmakta. Bize ulaşmak için her türlü yolu deniyor. Yakın çevremizden aldığımız korona pozitif sonuçları virüs yakınlarımıza geldiğini göstermekte. 

Merkezinde bizim olduğumuz çemberi virüs daraltmaya başladı. Çemberi daraltarak bize doğru yaklaşmakta. Virüsün sesini duymaktayız, öksüren, hapşıranlar da, onu belli belirsiz görmekteyiz burnunu çekenlerde, boğazını temizlemeye çalışanlarda. Isısını hissetmekteyiz ateşi yükselmiş olanlarda, zararlarını bilmekteyiz acı kayıplarda. 

Virüs artık bir kaç metre ötemizde, ona karşı maske, mesafe ve hijyen savunmalarımız var. Evlerimizde bulunduğumuz anlar, rahat bir nefes alabildiğimiz zamanlara dönüşmekte. Kaçıyoruz kalabalıklardan, diğer insanlardan köşe bucak, yaklaştıkça aura kapsamlarına, endişe duyuyoruz. Nefes alışverişinde bulunmaktan kaçınıyoruz havada asılı kalacak damlalarla gelecek tehlike karşısında.

Yeryüzünü bir dalga kaplıyor kış günleri karanlık ve soğuklar içinde tehlikeyi barındıran içinde. Canlılar için ideal sıcaklığın sınırları zorlanıyor bu mevsimde her döngüde dünyanın güneş etrafında dolanımını tamamlar iken. İlkel ve küçük canlılar ölmemek için bedenler arası sıcaklığa üşüşüyorlar büyük bedenlerin sıcaklığından pay alırken beraber yaşamının yollarını aramaktadırlar aslında. Arıyorlar yeryüzünde ilk çoğaldıkları canlı içindeki benzeri bir bedeni beraberce yaşayabilecekleri karşılıklı yardımlaşma yolu ile sürdürmek istiyorlar bu yolda kendilerinin de bedenlenme hayallerinin peşinde.

Çember Daralıyor

Virüs için biz düşman değiliz aslında, bizler ona kaynak ve güvenlik sağlayan büyük konaklarız onların hedefinde ve hayalinde olan, dna'larında yazılı olan bilgide. Bedenlerimiz onları düşman algılamakta karşılıksız bir misafir gözüyle bakmakta onlara. Ansızın gelen bu misafirle nasıl bir yardımlaşarak yaşama çözümün bulamamanın verdiği bir telaş ve endişe sarmakta bedenlerimizi. Kasılmakta hücrelerimiz ve organlarımız tanrı misafirinin davetsiz gelişine şaşırırken ve tepki gösterirken. Onun bedenden yararlanmasının bencilce olduğunu hissetmekte ve ondan nasıl bir fayda sağlayacağını bilememekte bu kadar kısa sürede. O halde ne yapmalı beden ve zihinler bu davetsiz misafir karşısında, önce rahat olmalı tüm bedeniyle, kaslar gevşemeli, yersiz ve abartılmış korku kalmamalı zihinlerde, sakin ve sabırlı olunmalı bu görünmez ve küçük misafirlere. Telaş ve endişe kaplamamalı bedeni ve zihni, ele geçirmemeli ölüm korkusu. Her eski ve yaşamış döngülerde hatırlanmalı bu virüs türleriyle bedenin karşılaşmalarını ve nasıl bir tepki verdiği. Beden ve zihinle tümden savaş haline girilmemeli bu görünmez davetsiz misafirler ile. Her beden tepkisine olumsuz bakılmamalı, savunma geliştirilmesini abartmamalı gözlemlerde. Unutmamalı beden nefes almayı, su içmeyi, beslenmeyi, kendini sıcak tutmayı, sıcaklığını korumayı, terlemeli ve eksilen suları yerine koymayı. İlaçların maddi ve manevi olumlu etkisi hissedilmeli önceden olduğu gibi. Güven artmalı kendi içinde, bu kesik zamanın biteceğine dair umutlar, ümitler, çemberin daraldığı ve sıranın kendine geldiği hissi ve düşüncesi yer etmemeli zihinlerde ve çoğu zaman gereksiz kasılmalarda, kilitlenen ve donma olan bedenlerde. Yaşama göz kırpmayı arttırmalı, varlığını yoklama adına yutkunmayı sadece korku ve susuzluğa bırakmamalı (Sürekli izlemekten ve dinlemekten göz kırpma ve yutkunma refleksimiz zayıflamakta bu da baş (Göz ağrımaz, yorulur bir yapıda olduğu için başa ve göz çevresine ağrı verir, göz kırpma refleksi göz ve çevresine salgı yayar, nemlendirir) ve solunum sorunlarını (yutkunmak buruna ve boğaz üst bölgesine salgı verir nefes almayı kolaylaştırmaktadır.) arttırmakta). Suları bazen damaktan (başın eğilerek suyu damak ile çekerek içilmesi) içme hali de nefes yollarını açar ve  rahatlatır. Çemberin daraldığı ve kaçacak yerin kalmadığı, kapana sıkışmışlık duygusunu üzerinden atılması gerektiği onun yerine içindeki ölmekten korkan bir canlının var olmaya çalıştığı ve buna çabaladığı fikri büyümeli, bir odada bizden kaçan bir fare, hamamböceği gibi yaklaşmalı onlara. Fare bizden kaçar, bizde ondan kaçarsak çarparız duvara, kapıya, eşyalara dengemiz kaybolur düşeriz incitiriz bedenlerimizi, birbirinden kaçan iki canlı komikliğine gireriz izleyenler gözünde. Deprem öldürmez bina ve eşya öldürür örneğindeki gibi telaş ve panikle balkondan atlayanlara benzeriz. 

Kızıyoruz doğanın bize gönderdiği bu görünmez cinlere, onlar ki yardımlaşma erdemine ulaşamamış sadece almayı bilen ama vermeyen bencil iblisler ordusu gibiler adeta. Tarihin her dönemlerinde doğa savurmaktadır oysa bu cinden, şeytandan askerlerini üzerimize. Onları bize savururken sessizce ve derinden haykırmaktadır adeta " Yırtıcılarını dize getirdin, otçulları kendine köle yaptın, yeryüzü örtüsünü (bitkiler ve bakteriler) silkeledin, adım atılmadık yer, deşelemediğin köşe bucak kalmadı, her zayıf tarafın için sınavına gir ve karşı savınla,  payına düşenleri al şimdi içine yay tüm türünde. Yayıldıkça ve büyüdükçe karşılaş yeni cinler ve şeytanlar ile."  

Çember Daralıyor...

Dünyadaki beden tamamlanmasını sağlayan insan, henüz zihin bedenlenmesini tamamlamadan doğanın ritmine ters, uymayan bir hızda yeryüzünde dolaşır oldu. Bu hız ve hareketin artması onun dünya dışına çıkması için gerinme hareketine benzemektedir. Yayda gerinen bir ok gibi dünyada gerinmekte insanlık. Doğanın sessiz ve yavaş ritimlerinin çok üstüne çıkan insan yaşayışı yeryüzü şartlarını zorlamakta her geçen zamanda. Kendini birbirine bağlayan yollarda seyahat eden virüsler ona da zarar vermekte. İnsanın doğa ile ilişkilerinde sadece insan ve doğa diye bir ayrım olmadığın hatırlatmakta bu görünmeyen türler. Sırasını bekleyen daha bir çok tür olduğu sinyalini vermekteler, doğaya hakim olduğunu düşünen insanlığa.

Çember Daralıyor mu ? 

Galiba bize öyle geliyor, endişe ve kaygı yüklenmemiz oranında.

16 Kasım 2020 Pazartesi

Doğa ve Canlılığın, öznel ve olay İlkeleri ile Evrensel madde ve enerjinin, Nesnel ve olay İlkeleri arası farklar ve etkileşimleri

 Doğanın Temel ilkeleri

Canlı ile evren (Şimdilik dünya ve güneş sistemimiz) birlikteliğine "doğa " denir. Şu an ki bilgimiz ile dünya dışında (güneş sistemi) bir doğa bulunmamaktadır. 

Canlı ve evren birbirine bir çok etkilerde, etkileşimlerde bulunmaktadır. 

Canlı, evren içinde varlığını ondan aldığı her şeyle oluşturur ve geliştirir.

Canlı evrenden alır ve ona verir, evrendeki maddeyi ve enerjiyi kullanır. Varlık nedeni ona bağlıdır.

Canlı evrende belli sıcaklıkta ve şartlarda var olur. Evrenin canlıya zararlı etkilerinin az olduğu ortamda canlı gelişir, çoğalır ve yayılır. Evren, önce canlı, sonradır. Canlı evrenin belli bir zaman ve oluşumunda ortaya çıkmıştır. Canlı evrenin olumsuz etkilerine karşı kendinde değişimler oluşturma özelliğine sahiptir. 

Canlı, evren içinde hem kendini hem de evreni değiştirme potansiyeline sahiptir.

Evren de canlı üzerinde değişimi zorlar. Evrenin eylemi genel kurallarına göre olurken canlı için özel kurallar oluşturduğunu saptamak ve kanıtlamak zordur. Canlının evrenin kurallarına göre kendinde ve çevresinde değişimler oluşturması ve evren kurallarına karşı savunma geliştirmesi onun yapısında vardır.

Evrenin değişimi, devinimi uzun süren ve yavaş işleyen bir süreçken canlı ise ona göre kısa ve hızlı bir devinim içindedir.

Canlı öznel, evren nesneldir. Canlı öznel halini koruma ve sürdürme ilkesinde iken evren madde ve enerji etkileşimleri işleyişini sürdürme sürecindedir.

Canlı varlık oluşumu, gelişimi ve sürdürme sırasında evren ilkelerinin işleyişine madde ve enerji etkileşimlerinin değişimine neden olabilirken, evren işleyişi ise canlıya öznel halinin uzun dönem devam etmesine olanak vermez. 

Evren işleyişi sonsuzluk yönünden hiçbir madde ve enerjinin sabitlenmesine, durağanlaşmasına olanak vermeyecek şekilde sürekli bir hareket halindedir. 

Canlı öznel varlığını koruma süresini uzatmak amacıyla ilk oluşumunun tekrarlarını sürdürürken, ilk oluşum parçalarını (hücre) birleştirerek evrende büyüme olanağını oluşturmuş. Bu olanağını öznel olarak büyürken içinde bulunduğu evren işleyişinin (yerküre) şartlarının elverdiği oranda sınırlarını belirlemiş ve bu sınırdan sonra öznel halini çoğaltarak çeşitlenme ve çoğalma ilkelerini oluşturmuştur. 

Canlı evren içinde yayılarak evrendeki değişen şartlara (sıcaklık ve basınç) göre kendini özünde aynı fakat biçim ve varlık gelişimleri farklı olarak çoğalmış ve büyümüştür. Bu büyüme cinsler ve türler arasındaki ilişkileri evrenin etkilerinin olanağınca ilerlemiştir. Belli bir çoğalma, büyüme ve yayılma sonunda canlı bulunduğu evrende sınır oluşturma (hücre yöntemi) bu sınırı sağlamlaştırma yolu ile varlığını koruma ve sürdürme ilkesinde ilerleme sağlamıştır. Bitkiler ve diğer canlılar yerküreyi bir hücre örneğindeki gibi atmosferi bir hücre zarı haline dönüştürmüştür. Dünya atmosferi büyük bir canlı organizmasının zarı niteliğini taşımaktadır. 

Doğanın ortaya çıkışı ve gelişmesi bilgisini ilk canlının ortaya çıkış ilkelerinden almaktadır. Dünyanın evren içinde bir hücre olduğu fikrine varabiliriz bu önerme ışığında. 

Canlı evren ilkelerinin gelişiminin bir aşamasında ortaya çıkmış ve doğasını oluşturmuştur.

Canlı ve evren birlikteliği doğayı oluşturmuş ve geliştirmiştir yerkürede.

    

Canlılığın Temel İlkeleri

Canlılığın, varlığını koruma, sürdürme olarak iki temel ilkesi bulunmakla beraber üçüncü ve önemli bir ilke kendisine bir isim verilmeyi beklemektedir. Bu ilke canlının ekosistem üyesi olma zorunluluğunu kapsayan diğer canlılar ile işbirliği, yardımlaşma, bağımlı olma, ortak yaşamı sürdürme, geliştirme ve devam ettirme anlamalarına gelen bir isim konulmalıdır. Ekosistem bağı, bağlantısı, üyesi, zinciri şeklinde bir çok isim verilebilir. Doğa kavramının içinde yer alan bir ilkedir aslında bu. Canlının ekosistem içinde var olma sürecinin zorunluluğunu anlatır. Bu önermeler ışığında canlılığın bu ilkesine bir isim konulması gerekmektedir. Canlılığın oluşma, koruma ve sürdürme ilkelerinin tümünün ekosistem içinde olduğunu düşünürsek, canlının ekosistem içinde olma zorunluluğunun da dikkate değer olduğu fikrine ulaşırız. 

Varlığını koruma

Canlı oluşumu ile varlığının korunmasını engelleyen ve durduran etkenler bulunmaktadır. 

* Evrensel yasaların canlı üzerine oluşturduğu sorunlar.

Isı ve hareket : Hızlı etkenler  

Mekan ve zaman : Yavaş etkenler.

* Kendi oluşumundan gelen varoluş sorunları.

Genetik gelişim aşamalarındaki sorunları.

* Oluşumu aşamasında, diğer canlı veya canlıların verebileceği sorunlar.

Canlı ilk oluşumunda varlığının kaynağını evrenden alırken, cinslerin ve türlerin artması ile içinde bulunduğu evren sınırlarında kaynakları yetmemiş, evrenden aldığı(besin) ve verdiği(atım) sorununu canlının canlıyı kaynak olarak kullanma eylemine yönelerek çoğalmadan büyüme modeline geçmiştir. Canlı canlıdan beslenerek büyüme ve evren içinde hareket etme yetisinin geliştirmiş, sınırlarını aşmıştır. Merkezden dışa taşması büyüme sayesinde olduğu tahmin edilebilir. Av, avcı dönemi başlamış ve küçük ekolojik sistemlerden dışa taşmalar yaşanmıştır. Birçok taşmalar kendi merkezini oluşturarak ayrı merkezlerin çoğalmasını sağlamıştır. Bu ayrı merkezler hareket olanağı artışı ve büyümesi ile birbirlerine yaklaşma ve etki eder olmuş, bir çok sistem hem ayrılarak hem birleşerek  gelişim döngüsüyle doğanın oluşumuna ilerlemiştir. 

Canlı ilk oluşum ve gelişiminde evren işleyişinden çok etkilenirken doğa oluşum ve gelişimi ile bu etkiler azalmaya hatta canlının evrene etkisiyle doğanın evren işleyişine yön verir haline dönüşümü olmuştur.

Canlılar arasında yaşam ilişkileri çok çeşitli şekillerde olabilmektedir. 

Av avcı ilişkisi, diğer canlıların ve evren işleyişinin varlığa zararlı etkilerine karşı iki taraflı yardımlaşma, varlığın korunması ve sürdürülmesinde görev paylaşımı ve birbirine katkıda bulunma, ilerleme ve yayılma işleyişine neden olma, yol açma, aynı cins ve türlerin birbirleriyle üreme yolu ile canlılığın devamını ve yayılımını sağlama gibi bir çok ilişki türleri doğa içinde mekana ve zamana bağlı olarak oluşmakta ve gelişmektedir. 

Canlıların birbiriyle ilişkileri sürekli doğa içinde oluşmakta ve ilerlemektedir. Doğadan kopmuş bir canlı iki sonuçla karşılaşır, ya kendi varlığını koruyup ve geliştirerek doğasını oluşturacak ya da yok olacaktır. 

Canlılara doğada yan yana, üst üste, iç içe, birleşik, geçişken, yapışık, tümleşik gibi bir çok fiziksel bağlantıda bulunurlar. Av, avcı tarafından çoğalmış bir türün başka bir tür tarafından büyümesi kontrol altına alınması davranışına maruz kalmaktadır. Doğa her türün dengeli oranda varlığını ve devamını sağlama ilkesiyle devinim sağlar gibidir. Canlılık doğa içinde her olasılığın denenmesi ile gelişimini ve yayılımını evren ilkelerinin işleyişine karşı savunma ilkesiyle hareket etmektedir. Canlıların doğa içindeki tüm eylem olasılıkları bu amaca ve ilkeye hizmet etmek için oluşmakta ve gelişmektedir.

İnsanın madde ve enerjiyi kullanımı canlının evren ilkeleri işleyişine etki ederek kendi varlığını koruma ve geliştirme üzerine olduğu söylenebilir.

Doğa büyük bir sistem olarak içindeki canlı çarklarıyla evrende hareket etmektedir. 

Evrenin tümü doğanın büyümesine yayılmasına elverişli gibi görünmemektedir. Dünyayı dev bir hücre haline getirmeye çalışan doğa, diğer gezegenlerin de birer dev hücre oluşturması ve birleşimleri sonucunda şu an ki bilinmesi zor bir varlığa dönüşerek evren içindeki eğilimine yönelebilme olasılığına ulaşan bir fikir, "düşün-kurgu" niteliği taşıyabilir.   

İnsan bilimleri incelenirken evren ilkelerinin, doğa ilkelerinin ve canlı ilkelerinin etkilerini de dikkate almalıyız. İnsan ve insanlık, birey ve toplum oluşumunu, gelişimini ve geleceğini bu temel ilkelerin etkileriyle ortaya koymaktadır. 

Varlığını sürdürme

Canlı varlığını sürdürme aşamasında üreme (türün devamı), diğer canlıların tehlikeli olma hallerine karşı savunma, kaçınma ve saldırma ile yayılma ilkelerinden hareket eder. 

Canlının ekosistemdeki bağı süreklidir. Diğer canlılar ile birliktedir. Onlardan alır ve onlara verir. Madde ve enerji değişimi olmaktadır. Bir canlı diğer canlılar ile ekosistem içinde av, avcı, birlikte yaşama (bağlantı çok ) ve ayrı yaşama (bağlantı az) şeklinde yaşamaktadır. 

Av hali, bir canlının diğer canlıyı kendine katmasıdır. Avlanmanın temel unsuru diğer canlıları içine alarak var olmayı koruma ve sürdürme ilklerinden sonra büyüme, kalıcı olma, evren yasalarının olumsuz etkilerine karşı yaşam süresini arttırma amacını taşır.

Avlanma hali, bir canlının ekosistem içindeki varlık ve sürdürme potansiyelinin sınırlarında yaşaması anında dıştan bu sınırları aşmış ve diğer canlıları kapsama yetisini artırmış, genişletmiş ve avlanma şeklini yenilemiş bir canlı tarafından besin haline dönüşmüş durumdur. Otçulların çoğaldığı bir ekosistem mekan ve zamanında ölümlerin ve doğumların çokluğundaki bir dilimde, ölen otçullardan beslenen diğer küçük ve büyük canlıların varlık, sürdürmesini otçullar üzerinden sağlayarak büyümesi ve bedensel gelişimlerini bu bolluk içinde hızla geliştirmesini düşünebiliriz. Burada ilginç bir fikir olarak bir canlının avcılık üzerinden büyümesi ve gelişmesi önce avın doğal ölümün artması, bu artışın devamından ondan beslenme imkanı bulunan diğer canlıların bu ölen canlıdan beslenme miktarının sürekliliği içinde bedensel ve hedefsel  olarak kendini geliştirmesidir. Zamanla kendini büyüten ve geliştiren avcı artık bir aşamadan sonra ölümleri beklemeden ava doğru avı canlı iken yönelmesine doğru ilerler. Buradaki değişim otçulun doğal ölümlerinin çoğalan ve büyüyen avcı canlıya yetmemeye başlamasıdır. Avcının ölmüş avdan canlı ava geçişindeki süreç ölü ile diri aynı canlı olduğunu keşfi ile başlamış ve gelişmiştir. Dolayısı ile av ve avcı süreci birden başlamamıştır. Ölümlerden yeni yaşam formları ortaya çıkmıştır. 

Canlılıktaki av-avcı olgusu canlıların mekansal olarak yayılmasının durduğu fakat çoğalmasının devam ettiği bir ekosistemde türlerin miktarı ve çeşidinin sürdürülebilir bir denge ve oran oluşturma üzerine ortaya çıktığı tahmin edilebilir.

İnsanlığın tarih sürecinde ölülerini gömmesi onun antitezi olan yeni canlı türlerin ortaya çıkmasını engellemiştir bu fikrimize göre. Toprak altında bulunan insan ölülerinin bakteri ve virüslerce beslenilmesi onların gelecekte biz yaşayan insanlara da saldırma hedefinde olabileceğini göstermektedir. İnsan için tehlikeli olan günümüz bakteri ve virüslerin insanlık tarihi boyunca ölen insan cesetlerinden beslenmiş ve ölüden canlıya geçme potansiyellerini içinde taşıyor olabilecekleri ve hatta salgınların kaynaklarının da buraya dayanabileceği tahmininde bulunabiliriz. Bizlerin aşı kullanma mantığı nasıl zayıflatılmış veya ölü virüsün bedene enjekte edilmesi ise insan ölülerinden beslenen virüs ve bakterilerin zamanla canlı insanı konak edinmeleri ve onları hedeflemeleri şaşılacak bir durum değildir. İnsan dışkılarıyla beslenme yoluna giren mikro organizmalar insan bedenine girince ölümcül etkilerde bulunmaları anlaşılabilmektedir. İnsan bedeninin mikroorganizmalara karşı bağışıklık kazanması onu öldürmesi veya avlaması değil, onlarla birlikte birbirine zarar vermeden ortak yaşamayı başarmalarıdır. Günümüz insanın bağışıklık yapısında önce düşman gibi algıladığı mikroorganizmalar ile birlikte yaşama sürecinin uzamasıyla ortaklaşa bir yaşam oluşturma becerisi de bulunmaktadır. Bağışıklık bir yerde birlikte yaşama becerisini kazanma anlamına da gelmektedir. 

Yaşamdan ayrılan bedenlerinden ve dışkılarından beslenecek bakteri ve virüslerin takibi ve kontrol altında tutulması olarak koruma önlemi gelecekte yaşayan insanların bu yolla karşılaşabileceği tehlikelerden büyük bir oranda korunacağı anlamına gelmektedir. Atıklarımızın ve yaşamdan ayrılanların doğaya dönüşü sırasında eski ve yeni antitezlerimizin oluşmaması için önlemler alabilirsek türümüzün yaşam süresinin uzamasına ve  daha sağlıklı kalmasına hizmet etmiş oluruz. Doğa ile bağımız o kadar güçlü ki yaşam için temel gereksinimlerimizi sürekli almamız yanında atıklarımız ve  kendi dönüşümüz sonucunda da bir çok etkileşimlerimiz bulunmakta. Doğaya olumlu ve olumsuz etkilerimizi bir de bu yönden düşünmeli ve değerlendirmeliyiz. Doğanın canlı üzerinde antitezlerinin bir bölümünü canlıların ölümü ve atıklarıyla ortaya çıkarmakta olduğunu söyleyebiliriz.. Dolayısı ile insanlık olarak atıklarımızın doğa içinde ekosisteme faydalı olarak dönüştürmeli, fakat antitezimiz olacak yeni mikro organizmaların artmasına olanak vermemeliyiz. Öyle bir atık bırakmalıyız ki dönüşmüş olan atıklarımızdan beslenecek mikro organizmalar bizlerin bedenleriyle karşılaştıklarında bizleri birer av değil, zarar vermeden yaşayabilecekleri birer konak değil birer durak olarak hedeflesinler. Bizleri kaynaktan denize akan bir dere, nehir gibi algılasınlar. Bedenlerimiz su gibi saydam, cam gibi geçirgen, yağ gibi kaygan olmalı onlar için. Geldikleri gibi kısa bir yolculuktan sonra gitsinler, bir şey anlamadan, kendilerine bir pay almayı öğrenmeden. Beden de onları belki de bir besin veya atılması gereken bir canlı gibi algılasın, savaşması gereken ve onu yok etmeye çalışan olarak değil.  

Birlikte yaşama, ortak yaşam hali ise birbirini av ve avcı olarak değil de bağımlılıklarını paylaşma ve bu paylaşma anında birbirlerine destek sağlama adına, gerek diğer canlılara karşı gerekse evren yasalarına karşı koruma ve fayda oluşturma olanağını kullanmalarıdır. 

Ayrı yaşama  hali ise aynı ekosistem içinde birbirleriyle bağlantıları zayıf  olarak, ilişkilere girmeyen ama ekosistemden karşıladıkları ihtiyaçların ortak olmasıdır. Yeryüzünde farklı ortamlarda yaşayan canlıların su ve havadan ortak faydalanması ama birbirleriyle karşılaşmaması gibi.  

Doğa ve canlı temel ilkeleri ile evrensel nesnel ilkelerin farkları

Evrensel ve nesnel fizik ve matematik'den doğa ve canlı fizik ve matematiğine geçiş

Canlılık ve doğa için yeni bir matematik oluşturmamız gerekmektedir. Günümüz matematiğin temelleri evrenin nesnel, canlılığın haliyle insanın ise niceliksel yönüne yöneliktir. Bu da yeterli olmamaktadır. O nedenle canlılığa yönelik bir matematik oluşturarak ona bağlı olarak da fizik ve kimyayı geliştirmemiz gerekmektedir. Biyomatematik temelinde biyofizik, biyokimya gibi bilimlerin ilerlemesi ve oluşması ile sosyoloji, psikoloji, iletişim, yönetim, eğitim, sağlık vb. gibi canlı, insanbilimlerinin ve uzmanlık alanları başta olmak üzere canlı ve doğanın temelleri, gelişmesi, geleceğe yansımaları gibi bir çok konuda doğru ve gerçek bilgilere, uygulamalarına ulaşılabilecektir. Bu çalışmalar öyle gecikmiştir ki, bir grup anabilim dalı genetik, sentetik biyoloji ve nano teknoloji grupları canlılığın temellerine inmeden sonuçları çıkarmaya çalışmaktadırlar. Canlılığın gelişimi ve evrene yansımasına odaklanmaktan ziyade nasıl sonuçlara ulaşırsak türümüzün faydasına (eko-teknoloji (teknolojinin ekonomiye hizmeti, yönelmesi, adanması )) olur telaşı içindedirler. Her ne alanda olursa olsun tüm yeni bilgilerimiz bizleri uzaya yönlendirmeye bir adım daha hızla yaklaştırmaktadır. Her yeni bilgi ile dünyadan uzaklığımız artmakta ve evrende ilerlemektedir.  

Hareket şekli

Nesneler ve maddeler bilinen fiziksel yapıda yani bilimsel hareket ederler. Dıştan gelen bir etkiler ile ya da içinde biriken (biriktirilen değil) etki ile hareket ederler. 

Canlılar nesnel hareketin üstüne amaçla hareket ederler. Dış etkenlerin yanında içte biriktirdiği (rastgele biriken değil) etki ile hareket eder.

Işık hızı bir nesnel hareket şeklidir. Kuş uçuş hızı, at koşu hızı, balık yüzme hızı canlı hareket şeklidir. Işık hareket ederken dışından bir etki ile veya içinde biriken enerji ile harekete geçer. Canlı hareketi ise bir amaçla ve içinden gelen bir etki ile dışından gelen bir etkiye tepki olarak harekete geçer.

Meteoroloji bilimi bilinen nesnel ve biyofizik konusunda bize, oluşan sıcaklık ve hissedilen sıcaklık şeklinde bilgi vermektedir. Bu bilgi bize nesnel ile yaşamımız arasında  her konuda sıkı bir bağ olduğunu açıklamaktadır.  



...........


Küresel Beden ve Zihin

 İnsanlık yeryüzünde devasa büyüklükte bir canlı organizma haline gelmiştir, günümüzde. Doğa ve dünya için hiçte küçümsenmeyecek orandadır. Bu büyük canlı organizma hala günümüzde dahi hantal bir bedensel bütünlük içindedir. Sekiz milyarlık dev bir canlı bulunmaktadır doğa içinde veya onunla bağlantı halinde. 

İnsanlık doğanın içinden çıkmış dört yüz megaton ağırlığında ve yeryüzünün yüz elli de bir yer kaplayan canlı kütlesi olarak ağır ve hantal bir şekilde hareket ederken hem doğayı hem dünyayı parçalıyor, bir yanda da bu yaptıklarını onarmaya çalışıyor. 

Bu dev canlı bedensel yaşantı geriliminden yeni bir boyuta geçmeye çalışırken, dışına çıkmak istediği yumurtasının sert kabuğunu gagalayan civcive, kozasından çıkmaya çalışan bir kelebeğe, toprak altından ilerlerken doğru kanalla yüzeye çıkmak isteyen köstebeğe benziyor.

Bu dev canlı organizma ormandan geçerken ağaçları birer ot veya çalı gibi sağa solo iterek, devirerek ilerlemeye çalışıyor. Atmosferdeki bulutları iki eliyle bir o yana bir bu yana dağıtmaya çalışıyor. Yeryüzü sularında ve denizinde su ile toprağı karıştırmaya durgunluğu bozmaya çalışan bir çocukçasına oynuyor.

Bu dev organizma temel ihtiyaçlarının karşılanması aşamasından nesneleri ve enerjiyi kullanarak bedensel cennetini kurmaya çalışıyor.

Bu dev organizma bedensel boyutuna rağmen zihinsel yeteneği olduğu halde hala onu yeterince kullanamayan kavgacı, şımarık bir çocuk gibi hareket ediyor yeryüzünde. Uçurtmalarını (Uçan her türlü araç) uçuruyor, kumsalda kumdan kaleler (Tüm inşalar) yapıyor, diğer çocuklarla (Uluslar arası ilişkiler) paylaşımda kavga ediyor, anlaşmamak için bencilce hisle elinden geleni yapıyor.

Zihinsel faaliyetleri, etkinlikleri yapan her türlü bilimsel, dinsel, sanatsal, uzmansal, felsefesel birey ve kurumlar birbirini dışlayan, ilgisizleştiren, ayrık bir biçimde ilerlemeye çalışıyor. 

İnsanlık denen dev organizma daha bedensel bir bütünlüğe ulaşamadığı için zihinsel bedenleşmeye ulaşması uzun süreceğe benziyor. 

Böyle bir durumda önemli bir soru bizi beklemektedir. 

İnsanlık neden bir beden olma zorluğu yaşamaktadır. 

Cevap doğadan geliyor. Doğa diyor ki sizler yeryüzündeki bitki ve diğerleri olan canlı standardının üstüne çıktınız. Bir doğa yasası olan, canlı her şart ve mekanda, cinsler ve türler olarak çeşitliliği ve çokluğu ile yayılır, gelişir. Canlılığın değişim ve gelişimde bulunma olasılığı daralmaz, sürekli genişlemelidir. 

İnsanlık bir tür olarak başka bir çok cins ve türün oluşumun engellemiş, kendi dev organizmasını yeryüzünde büyütüp, doğal standart dışına çıkmaya başlamıştır. Bu hal onun önünde iki seçenek olduğunu göstermektedir.

Birinci seçenek günümüze gelene kadar ve günümüzde yaşadığımız insanlığın büyüdükçe kendi içinde canlılığın var olma ve gelişme potansiyellerini kendi içinde temsil etme zorunluluğudur. 

Bu temsil bir beden olma olanağını engellemektedir. 

Dünya ve doğa koşullarının olanak verdiği canlı yaşam formlarının sınırlarını aşmaya çalışan insanlık bireyden topluma, toplumlara bedensel dinginlik ve durgunluk halini yaşayamamasının en önemli nedenlerinden biri dna dan gelen çeşitlilik ve farklılık gelişimini yaşayışlarında sınırlandırmaya çalışması ve tarihsel zihinsel gelişimlerinde ise bu farklılığı ve çeşitliliğin devamı için bütün çabalarını ortaya koymasındandır.

İnsanlık tür olarak yeryüzünde canlı çeşitlilik ve çokluk ilkesine devasa bedeni (zombi) ile karşı durur ve onu engellemeye çalışırken, canlılığın farklı, çeşitli ve çokluk ilkelerini zihninde (tarih) yaşatarak kendi içinde zihin birliğine (Barış, düzen, doğa ile uyum) varamamaktadır.

İkinci seçenekte bir zihin olma olanağını geciktirmektedir.

Devasa insanlık bedeni, bunalımından zihinsel birliğe geçtikten sonra kurtulabilecektir. 

Tıpkı akıl sarmalındaki ilerleyiş gibi (bknz. " Akıl Sarmalı" yazım ).

Zihinsel etkinlikler hala zayıf bulunmakta bedensel etkinliklerin yanında. Bedensel hareketlilik sağlığın koruma miktarıyla sınırlanıp, zihinsel etkinliklerin artmasını beklemekte tüm bu alanda faaliyet göstermeye çalışanlar ve doğa.

Doğa bize sessizce fısıldamakta. (Az hareket edin, çok düşünün ve doğal görevinizi hatırlayın.)


14 Kasım 2020 Cumartesi

Hedeflerimiz

 Hedeflerimize vardığımızda bir çok şeyden de vazgeçtiğimizi ve kaybettiğimizi kabullenmeyi mi yeğleriz, yoksa hedeflerimizi önemli bir olasılık olarak ele alıp o yolda iken bir çok şeyi de yaşadığımız için mutlu hissetmeyi mi tercih ederiz.

Günlük hedeflerimiz işlerimiz, yapılacak listelerimizdir. Haftalık hedeflerimiz ise isteklerimiz, arzularımız üzerinedir çoğunlukla. Aylık hedefler hem rutinlerimiz hem de yeni değişkenleri içermektedir. Yıllık hedefler ise ömürden pay alırcasına büyümeye başlamışlardır. Beş ve on yıllık hedefler artık ömürlük hedeflerin bölümleri haline gelmişlerdir. 

Yetmiş yılın ardından geriye baktığımızda " Ne yaptım ben " sorusunu sorarız artık. Bu sorunun cevabı " Yaşadım " olmalıdır. Hala bu soruyu sormayan ve cevap aramayan zihinler galiba hedefleri o kadar büyüktür ki kendileri için kendileri iki üç katı ömür yaşasalar idi anca soracaklardı belki de.

Hedeflerimiz, biz insanların yaşayışını otomatik pilot yaşayışına çevirebilmektedir. Gözünü hedeften ayırmayan ve bu arada nelerden vazgeçtiğini, neleri kaybettiğini göremeyen yaşamlara. 

Bir çok kişi hedefe kitlenmiş otomatik yaşayışında iken, ilk karar aldığı, planladığı hedeften ayrıldığını yeni bir çok hedefin ona otomatik yaşam yüklediğini fark etmeden yola devam ettiğini sorgulamamaktadır. Hayatın dalgalarında sürüklenen bir yaşam olarak akışına devam ediyor. Geriye bakmadan, ondan korkarak sadece kıyas ederek yollarına devam ediyorlar.

Hedeflerimiz bedenlerimize hizmet ediyor çoğunlukla zihinlerimize değil, koşuşturmaya geçen ömrümüzde. 

Hedeflerimizi öyle seçmeliyiz ki ona ilerler iken hem bedenimiz hem de zihnimiz de rahat ve mutlu olsun.

Bir ömür sonunda hem bedenen hem de zihnen iyi yaşadım diyebilelim. 

Bunu sağlamak için otomatik pilot arayan bedene zihni ve bilinci pilot olarak görevlendirmekte ısrar etmeli ve beynin tüm bedenin işlerini yürütmediğini hatırlamalıyız.

9 Kasım 2020 Pazartesi

Şehir merkezinde bir hayat ağacı


 Kuşların akşam toplanma, konaklama ve dağılma merkezi olan sarmaşıklı büyük ve yaşlı bir çam ağacı onların hayat ağacı olmuş.

Böyle hayat ağaçlarının miktarı arttırılmalı ve korunmalı.

Süs ağaçları yanında, yaşam barındıran küçük, büyük hayat ağaçları da dikilmeli şehrin dört bir yerine.

Bu tür ağaçlarının en önemli özelliği ağacı saran sarmaşıklarıdır.

Yabani kuş üzümü gibi meyve veren sarmaşıklar kuşları bu ağaçlara çekmektedir.

Hem meyvesini yemekteler hem de ağaç dalları sık ve yumuşak yapraklar ile sarıldığı için geceleri daha rahat uyumaktalar.

Gökyüzünde kalabalık kuş dans uçuşlarına, böyle ağaçlar da zemin hazırlamaktadırlar.

Bu ağacın bulunduğu yer : İzmir, Karabağlar, İhsan Al yanak bulvarı no : 4 adresindeki küçük belediye parkı.

(Bu yazıyı okuyup parkın yanından geçerken el sallayan, ağaca dikkatle bakan okurlarımı geç fark ettim kusura bakmasınlar. İlgileri için teşekkür ederim. Bu dikkatli bakış ve ilgilerine yani geri bildirimlerine sevindim. Yeni yapılacak geri bildirim işareti izci işareti olabilir.

İzci selamına ek anlam olarak doğayı önemsemek, yaşamı ve canlılığı kutlamak, bizlerin doğanın bir parçası olduğunu hatırlamak, türümüz ve diğer canlılar ile doğa birleşiminde evrenle bütünlüğümüz algılamak gibi kendimizin insan, canlı doğa , yaşam ve evren birlikteliğini hatırlamak, canlılık ve yaşamı büyütmek, geliştirmek ve yaymak, türümüzün gelecekteki iyi ve refah yaşamını doğa ile evren arasındaki ilişkiler ağının belirlenmesi ile olacağı bilgisini geliştirmek gibi canlılık ve hayat işareti olarak da ekleyebiliriz. Ümitli, umutlu, olumlama iyi mutlu ve erdemli bir yaşamı isteme, doğanın ve evrenin kötü, tehlikeli olabilecek özelliklerine hazırlıklı olma ve savunma hazırlığında bulunma
anlamları yüklenebilir. Sloganımız ise "doğayla, evrenin izinde" şeklinde olabilir. )

5 Kasım 2020 Perşembe

Canlı ve insan ilişkileri -2

 İlişkilerde çok önemli bir olguya değineceğiz. Bu olgu öylesine önemli ki kişilerin günlük yaşantıda basit ve sıradan algısında olan bu büyük olgu bireysel ruhsal ve fiziksel bulanımlarının kaynağında yani canlılığın temellerinde bulunduğu ve oradan geldiği için saptanması zor ve sürekliliği içinde barındırdığından varoluş gibi önemli bir bütünsel yapıya etki etmektedir.

Günlük yaşantıda kişilerin bu olguya basitçe yaklaşmaları, sıradan bir olgu olarak ele almaları ve haliyle önemsemeyip bilinç düzeyine çıkarmamaları nedeniyle, " içimde bir sıkıntı var, ama nedir bu" diyerek hem yaşamlarında sık sık hissedip zihinsel olarak sezmeleri ama bir türlü açıklayamadıkları, sordukları halde cevaplarını bulamadıkları bu büyük olgu : Bağlantı olgusudur. 

İlişkilerde Bağlantı

Canlılarda ilişkilerin bağlantı özelliği dna gibi canlılığın temellerinden gelmektedir. Canlıların birbiri ile ilişkileri, bağlantıları varoluş temellerindeki başlangıç ilkelerine dayanmaktadır.

İnsan davranışlarında eğitim, yaşantı ve gelişim dönemlerinin çeşitliliğine göre zihinsel olanaklarının yaşamsal bireysel işleyişlerine, ilişkilere yani bağlantılara etki-tepki şekillenmeleri bulunmaktadır bireylerin.

Aklın, dürtülere hizmeti, güdülere hizmeti, duygulara hizmeti  ve kendine hizmeti şeklinde yaşam şekillerine etkisi bulunmaktadır. Canlı ve insan davranışlarının temellerinde beyin yapısının hangi yaşamsal gelişim dayanakların her biri veya kesişimi, birleşimi olarak hizmet içinde olduğunun saptanması o canlı ve insanın hangi yaşama şekillerine nasıl bir tutum oluşturduğunu keşfini sağlayabilecektir. Tutum şekillerini canlı ve insan davranışlarının sonuçlarında görebiliriz.

Canlılığın temellerinden gelen olgular bulunması nedeniyle insanı ve davranışlarını diğer canlılardan ayrı olarak tek başına ele almak yeterli olamayacaktır. Bu tarzdaki bir bilgi arayış disiplini insan davranışlarının temelini sadece insanın başlangıç değerlerinde tutacak ve daha derine inemeyecek yapıda sınırlı kalacaktır. 

Doğada canlının diğer canlılarla bağlantısı temel ihtiyaçlar ile zorunlu halde bulunmaktadır. İnsanın diğer insanlarla bağlantısı da aynı şekilde bir çok ihtiyacının karşılanma görünümlerindedir. 

Bireyler ilişkilerde bağlantılara aileden başlar ve eğitimle devam eder. Gençlerdeki can sıkıntısının kaynaklarından biri de istedikleri bireyler ile bağlantılarının kurulamamasındandır. Kurulup da engellemesinden veya istenilen bağlantının kurmak istediği kişilerce kabul etmemesindendir. Ergenlikte bu bağlantılar istenilen bir biçimde oluşmaz ise rastgele oluşma eğilimine girer. Bu aşamada bağlantıların doğru veya yanlış, iyi veya kötü değerleri sorgulanamaz. İçten gelen dürtünün baskısı ergenlikte bağlantılara doğru bireye baskı uygulamaktadır. Bağlantıların karmaşıklığı çok olmasından da gelebilmektedir. Çok bağlantı bireyde zihin karmaşıklığı ve duygularda ise karışıklığı getirir. İster tanıdık ve sürekli isterse de tanımadık ama kısa ve değişken olup artmış bağlantı şekilleri zihinde karmaşıklık ve kararsızlık, duygularda ise dalgalanmalara neden olmaktadır.

İnsan ilişkilerinde bağlantıların veya bağlantısızlıkların mutsuzluk ve iç sıkıcılığı oluşturması, duygulanımlarda hissedilmesi ve zihinde karışıklık yaratması genellikle bilinç düzeyine taşınmadan iyi, kötü, doğru, yanlış, güzel, çirkin ayırımlarını yapabilecek kadar kişisel ilke ve kurallar oluşturulamamasından kaynaklanmaktadır.  Böyle bir durumda birey dürtü, güdü ve duyguların etkisinde kalma ve tatmin, doyum arayışında içten gelen, hissedilen ama bilinemeyen bir çok iç baskı etkisinin sıkıcılığını yaşayacaktır. Bu sıkıcılıktan kaçmak adına yeni denemeler araştıracak, mekan ve zaman içinde zincirleme bir bağlantılar oluşturmaya çalışacaktır. Bu eylemler sonucunda tecrübe ve deneyim yaşantıları oluşacaktır. Dolayısıyla bir kişinin belli bir mekan ve zamanda kendine soracağı " Neden sıkılıyorum, beni sıkan nedir, can sıkıntımın kaynağı nedir ? " gibi sorulara doğru cevapları bulduğu anda sıkıntılar yerini zihinde oluşan bilgiye dönüşecek ve gerekli düşünce ve eylemler ile bilgisi ve bilinciyle önce kabulleniş sonra çözümler arayışı ve uygulaması seçimleriyle karşılaşacaktır.  



3 Kasım 2020 Salı

Bırak Gizli Kalsın (şiir)

Bırak, gizli kalsın, bazı kelimeler,

Bilinince tadı ekşiyecekler, 

Yaşanılanlar, hissedilenler,

Söylenince, birden gidecekler.


Sessizce yaşanır, çok şeyler, 

Duygular, düşünceler, istekler,

Bırak, gizli kalsın, bazı kelimeler,

Anda kalıp, söze gelmeyenler.


Bırak, gizli kalsın, bazı kelimeler,

Anlama, anlatmaya yetmeyenler,

Hep yaşanılıp içerde bir yerlerde, 

Kalp de kalıp, zihne geçmeyenler.

Özkan salman

1 Kasım 2020 Pazar

Deprem

Depremlerin yer kabuğunun hareketi olduğu, genel anlamda yerküre ve enerji dengesi etkisiyle oluştuğu bilinmektedir. 

Depremin oluşum aşamasında ortaya çıkan büyük hareket enerjisi, bir metal kablodan ilerleyen elektrik akımı gibi yerküre üzerinde ve altında her kütle üzerinden çevreye yayılmaktadır. 

Depremlerin oluşma anılarında büyük enerji miktarının yeryüzünde dolaşması sırasında rastladığı her madde ve canlı üzerinden akımına devam etmektedir. 

Yerkabuğu dağılan büyük miktardaki bu enerjiyi çevreye bitene kadar yaymaktadır. Bu yayma sırasında sarsıntılar oluşmaktadır. 

Deprem merkezinden çevreye yayılan bu büyük miktardaki enerji yakınından itibaren güçlü ve hızlı bir titreşim olarak, uzak ve yüksek yerlerde ise salınım ve yaylanma şeklinde ilerlemektedir. 

Deprem öncesi, oluşumu ve sonrasında artçıları şeklinde oluşmaktadır. 

Depremin insan üzerindeki olumsuz etkisi özellikle oluşum aşamasının ani ve güçlü olarak beklenmedik olarak insanda oluşturduğu şok etkisi yaratmasındandır. 

Bilim, depremin oluş öncesi sinyalleri algılamalı ve deprem bölgesindeki insanlara bilgi vermelidir. Depremin oluşma öncesi hareketliliklerinden büyük ölçekte bir oluşuma doğru ilerleyip ilerlemediğinin tespitlerini yapacak yöntemler oluşturabilmelidir.

Depremin oluş öncesi sinyallerinin belirlenmesi günlük yaşantıda olan insanların ani şok yaşamasını engelleyebilecek ve hazırlıklı olmalarını sağlayacaktır. 

Depremin oluş öncesi önemli sinyallerin tespit edilemesin takip eden birimler bunu o bölgedeki kitle iletişim araçları ile halka iletmelidirler. 

Depremin insanda şok etkisi, panik ve korku yaratması ani ve sert olarak birden ortaya çıkmasındandır. İnsanların hiç beklenemedik bir şekilde büyük enerji dağılımının bir parçası olması onların bedenlerine ve zihinlerine karmaşıklık, korku, şaşkınlık yaratmasına ve zihin, bedenin normal işleyişine olumsuz etki etmesine neden olmaktadır.

Depremler, doğa yasalarına (evren ve canlı yasaları değil. Bakınız : Canlı ve insan ilişkileri yazım, sondan ikinci paragraf) göre oluşan bir yeryüzü hareketidir. Dünya dışında başka gezegen ve uydularda oluşan depremler ise (canlılığın olmadığı) evren yasalarına ait oluşumlardır.

Yerküremizdeki depremlerin oluşumuna canlılarda etkili olmaktadırlar. Canlıların doğa yasalarına etkileri yeryüzündeki enerji oranlarıyla olmaktadır. Deniz, göl, akarsu, yer altı suları, okyanus, atmosfer ve yeraltındaki değişimlere etki eden canlı türleri doğa yasalarının oluşmasını, şekillenmesini ve ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar. Dünyamızdaki doğa yasaları ne sadece canlı dışı fiziksel koşullarla ne de tümden canlıların etkisindeki etki-tepki sonuçlarıyla oluşmaktadır. Hem evren fiziksel yasalarının hem de canlı hareket ve etkilerinin sonuçlarının birleşmeleriyle, etkileşmeleriyle oluşmaktadır. 

Depremlerin sadece dünyanın kendi halindeki hareketlerinden değil aynı zamanda canlıların (bu dönemde insan başta olmak üzere) yeryüzüne etkilerinin bu oluşumlara neden olduğunu söyleyebiliriz. 

Canlıların yaşam şekillerinin yeryüzüne etkileri sürekli, büyüyen, yayılan, dönüştüren bir ivme ile devam etmektedir.

Depremin bilimde yeni açılımları

Deprem oluşma aşmasıyla yeryüzüne gelmeden bilim ve teknoloji olarak ona ulaşılmalıdır. Bu bilgi ve teknoloji ilgi alanı olabilen bilim dalları kurulmalıdır. 

Deprem oluşma potansiyeli olan bölgelerde kilometrelerce yer altına inilerek teşhis ve çözümler üretilmelidir. Olası büyük deprem oluşum öncesini tespit etmek, sonrasında büyük miktardaki hareket enerjisini emecek hatta bu enerjiyi kullanabilecek teknolojinin alt yapısını hazırlamak gerekmektedir.

Yeraltı Bilimlerinin depremle ilgili araştırma ve geliştirme çalışmaları elektrik ve güneş enerjisinin büyük miktarda ve uzun sürelerde depolama olanağı bilgisinin yolunu açabileceği düşüncesini çağrıştırmaktadır.

Depremlerin devasa hareket enerjisini, elektrik ve güneş enerjilerini de  uzun süre ve büyük miktarda depolama olanağını oluşturacak teknoloji bilgisinin yeraltı bilimlerinden çıkacağı öngörüsünde bulunabiliriz.  

       



26 Ekim 2020 Pazartesi

Estetik'te Güzellik Olgusu

 Güzellik, estetiğin önemli bir parçası olup onun belli görünümlerinde ortaya çıkan bir özelliğidir. 

Güzel olup da estetik değildir diyemeyiz.  Estetik ama güzel değil diyebiliriz. Çirkinlik ise insan kültürünün tanımladığı, doğanın ise yaşam olasılıklarından biri olarak ortaya koyduğu bir tanımdır. Çirkinliğe güzellik yoksunluğu diyemeyiz doğaya göre çünkü çirkin diye tanımladığımız canlı türü, içinde yaşam estetiğini barındırmaktadır özünde.

Estetiği yaşamın farklı gelişim potansiyel özü olarak ele alırsak, güzelliği bu gelişim ve olasılıklar içindeki görünür, duyulur ve algılanır ( tümel olarak dokunma, temas, karşılaşma) olma halleridir diyebiliriz. 

Çiçekler neden güzel koku yaymaktalar ve renge bürünmekteler. Kendi türlerinin karşı cinsine karşı mı yoksa aracı olan diğer canlıları davet amacıyla mı şu an davet olduğunu biliyoruz. Çiçekler bu güzellikleriyle böcekleri aracı etmek ve diğer canlıların kendilerine zarar vermesini azaltmak üzerine oluşturmuş olabilirler. Biz insanların onları bu özellikleriyle yetiştirip, koruduğumuzu biliyoruz zarar vermeme adına.

Kuşlar hem sesleriyle hem de tüy şekil ve renkleriyle karşı cinse karşı güzellik oluşturmaya, karşılaşma, temas ve dokunma için oluşturduklarını biliyoruz. Onların bu halleri biz insanlara da güzel izlenimi vermekte bize özellikle yollamadıkları halde. Ses, renk ve şekillerin yani estetiğin güzel olarak görünümlerinin bizde de kuşlar gibi ortak olmasından kaynaklanmaktadır. Sesin güzelliğini algılıyoruz. Ne karga gibi rahatsız edici tonda ve aralıkta ne de duymaya çabalayacağımız düşük frekans şeklindedir. Karga sesi bize göre çirkin doğaya göre ise bir canlı yaşam şekillenmesinden ortaya çıkan estetiktir. Karga sesini seven insanların o frekans ve şeklini güzel bulmalarına şaşırmamalıyız. O kişinin algı frekansı uyuşmaktadır ve hoşlanmaktadır. Kargaların şekil ve sesleri sanatta belli şekillerde estetize edilerek güzel hale getirilmiştir. 

Estetik sürekliliktedir, güzellik ise belirginliktedir. Estetik yaşamın özünde, güzellik ise görünümlerinde ortaya çıkandır. O nedenle güzellik algısı zamana ve mekan göre değişebilmekte iken estetik özü aynı olup değişim ve olasılıklarla kendini evren içinde kaostan düzene geçme ilkesinin birliğinde farklı hareket ediyormuş gibi görünmektedir.

Güzellik, estetiğin ilerleyişinde, gelişiminde bizlere görünen, karşılaşma (zaman ve mekan aynılığı), dokunma (duyuların çalışma süreci), temas (algılama), tanımlama, tamamlanma (akılda) son olarak da kayıt etme (hafıza) şeklinde oluşur.

Doğada bir aslan bir ceylanı görünce güzellik görmüş olmaz. Av ve besin olarak görür. Varlığının devamının sağlayıcısı olarak. 

Güzellik canlı varlığının devamına yarayan bir özellik midir yoksa  canlı varlığının ilerlemesinde dönüm noktalarında görünen bir özellik midir sorusu aklımıza gelmektedir. 

Canlıların gelişen yaşam şekillerinde sürekli halde görünür olmaması güzelliğin belli aralıklarla ortaya çıktığını göstermektedir. Bir çiçek dönemsel olarak ortaya çıkar ve kaybolur. Bir gül fidanı estetik, gülleri ise güzelliktir. Kuşlar ses, şekil ve renklerini yeni nesillerde değiştirme olasılıklarına açıktırlar. Kuşların bedeni bir estetik, sesleri ve renkleri ise güzelliktir. İnsanın zihin ve bedeni estetik, fiziksel ve ruhsal dışa vurumlarında bir kaç değil, çok sayıda ortaya çıkabilen, güzelliktir. 

Güzelliğin belirli zaman ve mekanlarda estetikte görünür hale gelmesi, güzelliği yerinde ve kaynağında kabul etmek aklın gereğidir. Yani güzellik kullanmak ve tüketmek için değildir. Güzelliğin oluşumunda ve kaynağında görünür olmasının sürecini izlemek gerekir. Güzellik vardır ama dürtü, güdü ve duyguların etkileşiminden akılda son halini alır. İnsan güzelliğe karşı tepkisini dürtü, güdü ve duyguları aşamasında bırakırsa ilerleyen süreçte güzelliği kullanmak ve tüketmek adına güzelliği yok etme eylemine girecektir. Akıla devretmesi ise güzelliğin olabildiğince varlığını sürdürmesine olanak verme anlamına gelir.

İnsan ilişkilerinde güzellik anlayışında tarihsel bir olgu olan güzelliğe sahip olma, onu kullanma ve tüketme anlayışının etkisi devam etmektedir. Asıl amaç güzelliğe sahip olmak, onu kullanmak ve onu tüketmek değil, onunla olan karşılaşma, görsel, işitsel ve bağlantının devam ettirilmesidir. ilişkilerde bir çok güzellik çeşidi kendisini göstermekte olduğu halde bir kaç özelliğin güzel olarak ele alınarak kitlelere sunulmasıyla diğer güzellik şekilleri gölgede kalmaktadırlar. Evren, doğa ve insan yaşayışında ortaya çıkarılamamış, keşfedilmemiş veya gölgede kalmış bir çok güzellik bulunmaktadır. 

Sanat görünen güzelliklerin yanında olup da görünmeyenin arayışı, sanatçının kendinde oluşmuş güzellik algısının dışa vurumunu taşır. 

Kitleler idol olmuş güzellik temsilcilerini sürekli görmek isterler. Bu aşama zihinseldir, dürtü, güdü ve duygusal olarak idol güzellik temsiline yaklaşan fanatik hayran tehlikeli olmasının nedeni o güzelliğe sahip olma, onu kullanma ve tüketme ile güzellik olgusunu estetiğe bağlayan akıl seviyesine ulaşamamış olmasındandır.  

Bedenin doğal estetiğine rağmen idol güzellik biçimleri için müdahale edilme gereği kültürün beden üzerindeki güzellik anlayışı ve algısının alışkanlıklarından dolayı oluşmaktadır. Her insanın estetiksel yapısının ortaya çıkarabileceği bir güzellik yansıması vardır. 

Güzelliği tek tipleştirmek, sınırlamak ve öyleymiş algısını oluşturmaya çalışmak işin kolayına kaçıp, paket haline getirme ve pazarlamanın bir fonu olarak kullanmak büyük bir olguya basit yaklaşmak anlamına gelmektedir.

Güzellik özünde, onunla karşılaşan, onu fark eden tarafından sahip olunacak, kullanılacak ve yok edilecek bir özellik değildir. Aksine onu kendiliğinde, kaynağında olduğu gibi kabul ediliş, karşılaşma (etkileşim zamanı ve mekanı), algılama (duyuların işleyişi), anlama (akıl) ve bağlantı da kalma (etkileşimin devamı, hafıza) ile insanda akıl ve hafızada tamamlanacak bir estetiksel özelliktir.   

Sanat, güzelliği estetiğin gelişim aşamalarının dönemsel görünümlerinden ortaya çıkarır, olduğu gibi veya farklı şekilleriyle eserlerde sunar.  

İnsan ve aklı için doğa, estetikte güzelliğin sürekli görünür olduğu bir ortamdır. Doğadaki güzellik sahip olunacak, kullanılacak ve tüketilerek bitirilecek bir unsur değildir akıl için. Akıl, doğadaki güzellikten pay alabilir, onu kapsayamaz. Çünkü doğa da güzelliğini evrenin estetiğinden aldığı payından ortaya çıkarmaktadır. 

İnsan aklının doğa estetiğine ve güzelliğine yaklaşımı tek taraflı bir etkileşimdir. 

Doğa ile etkileşimimiz karşılıklı değildir. Bir baba, bir anne, bir kardeş, bir eş ve bir dost ilişkisi gibi karşılıklı değildir. 

Köklerimizden gelen bir bağ vardır sadece, insan doğaya seslendiğinde sadece kendi sesinin yankısını duyar. Her şeyimizi ondan alırız, ona bir şey veremeyiz. Onunla savaşsak sonunda kendimizle savaştığımızın gerçeğine varırız. O adeta bizim aynamız gibidir. O aynanın arkasını göremeyeceğiz ve anlayamayacağımız bir aynadır. Ondaki estetiği ve güzelliği ne kullanabilir ne ona sahip olabilir ne de tüketebiliriz. 

Ondan sadece insani ihtiyaçlarımızın (hayalimizin sınırları) olanağınca alabiliriz. Güzelliğin tanımı ihtiyaçlarımız ve onu karşılama şekilleri olamaz. 

Ölümsüzlüğü istemek, kaderimiz olan ihtiyaçlar listesinin sürekli tekrarından başka ne olabilir ki bedenlerimiz için. Fakat aklımız için öyle olmasa gerek, aklımız sonsuzluktan az bir pay almayı tattı. Sonsuzluğun bilinmezliğinden doğaya baktığımızda o küçük görünmekte gözümüze. Küçük bir nokta gibi. Sanki uzun bir zaman önce onu terk edip ondan uzaklaşmış ve uzaktan ona bakarcasına görünen ufak bir nokta. Belki doğanın sırrı yanımızda gibi duruyorken bizden çok uzaklarda bir yerlerde olmasındandır. Ona erişmemizin bizim için bu halimizle (insan olarak) imkansız olacağı bir yerde.

Estetiğe ve belirgin görünümleri olan güzelliğe yaklaşımımızı yenilemeliyiz . Ona ihtiyaç muamelesi yapmak yerine kaynağı, oluşumu kabul edip değer verme, varlık ve zaman olanağına müdahale etmeme, karşılaşma, algılama, anlama ve tek taraflı da olsa bağlantıda kalma şeklinde oluşturmalıyız. 

Kadınlarda estetiğin ve güzelliğin yoğun olması, insanın ilkel zamanlarından bu yana bedenlerinin güç odaklı değişimine gereksinim duymamalarından ve bedenlerine bakımlı olmalarındandır. Erkek ise doğa ile daha çok mücadele içinde olduğundan bedeni güç biriktirmek adına estetiksel dengenin bozulma olasılıklarına daha açık hale gelmektedir. Kadınlar çocuk ve onun yetiştirilmesi yanında erkeğe (kanından olamayan yetişkin bir çocuk gibi) yardımcı olarak görev yapması onu doğa ile mücadelede geri planda bırakmıştır. Toplumsal cinsiyet kavramı artık insanın doğa ile mücadelesinin değişime uğramasıyla artık görev dağılımında değişmesi ile birlikte cinsiyetin doğaya karşı iki keskin ucundan ayrılarak yeniden tanımlanması ve toplum yaşayışı bakımından kabul edilme sürecine girilmesi gerektiğini göstermektedir.

Artık insan doğa ile mücadelesinde öncesi kadar zorluk çekmemektedir. Günümüzdeki zorluk, doğaya değil çoğalan türün kendi içinde en iyi düzeni oluşturma çalışmalarıdır. Bunu yaparken doğa ile bağını da yeniden tanımlamalı ve türün gelişimi için gelecek için en iyi yaşayışı bulmalıdır.

  

  

25 Ekim 2020 Pazar

Aklın Sarmalı

 Dürtülerde tatmin, güdülerde yönelim, duygularda doyum ve akılda anlama ve bilme sonuçlarına varılmıştı önceki eytişimsel düşünce süreçlerinde (bknz. dürtüler, duygular ve akıl yazısı).

Bu saptamalar sürecine bağlı olarak bir çok anlaşılması zor insani ruh ve his hallerin açılımını ve incelemesini yapabileceğiz. 

Fiziksel gelişen süreçlerin (itkiler ve dürtüler) ruhsal veya his yaşantısı aşamalarına ( güdüler ve duygular) nasıl evrildiğini, tutunma ve tutum aşamasına nasıl ulaştığını ve davranışlara nasıl yansıdığını düşünmeye (akıl) çalışacağız. 

Duyguların doyumlarını ve döngülerini inceleyelim. Duygu, doyum ve döngüsünün insanda her duygunun doğal bir süre içinde oluşarak ve kültürel ortamına göre doyum döngüsü olmasını dikkate alırsak, duyguların oluşması doğal doyum süreçlerinin ise kültüre göre şekillendiğini belirtebiliriz.

Döngülerin sürmesi doğal bir zorunluluk olması fakat kültürel olarak bu döngüyü değişime zorlanıyor olması modern insanda bir takım mutsuzluklara neden olabilmektedir. Doğal oluşan duyguların doyum süreci ve döngüsü ertelenmesi, gecikmesi durumunda, insanda anlayamadığı fakat hissettiği bir takım huzursuzluk ve mutsuzluk oluşturabilmektedir. 

İnsanlık gelişiminde duyguların kültürel ortama yansıması, birikmesi, dallanması ve karmaşıklaşması adeta çözülmeyi bekleyen bir karışık yumak gibidir. Hangi duygular birbirinin devamı, ikamesi, sonucu, kesişimi, birleşimi olduğunu kültürel ortamların zaman ve mekan olarak ele alınarak incelenmesi, araştırılması ve ortaya konması gerekmektedir. 

Kısa saptamalar

Duyguların doyum ve döngü süreci kültürel olarak sürü güdüsünün temelinden toplum yaşantısının şekillerine yansımaktadır. Burada bir güdünün şekil değiştirerek duyguya evrildiğini söyleyebiliriz.

Sağlıklı ve normal işleyen duygu  doyum ve döngüsü, sosyal yaşantı içerinde birden güdü aşamasına gerilemekte, sanki tamamlamamış gibi sahte bir kimliğe bürünebilmektedir. Bu hali anlamayan ve fark etmeyen insan hayali bir duygu doyumu ve döngüsünün baskısıyla karşılaşarak mutsuzluk ve doyumsuzluk duygusunu öne çıkarmaktadır. Sağlıklı ve normal işleyen duygu doyumu ve sürecini kültürel ortamda hangi etkenler bozmakta ve duyuların aldığı veriler ışığında hayali dürtülerin yarattığı yanlış güdülenme sürecinde baskılanan duygu doyum ve döngü süreci başlamaktadır. 

Canlının beslenme kaynağından gelen iki önemli etken biri enerjiye diğeri üreme için fiziksel ortamı hazırlamaya yönelir. enerji harekete, üreme fiziksel yapı ise yumurtaların oluşumuna etki eder. Ayrı cinsellikteki canlılar birbirlerine duyusal yol (ortak olarak dokunma) ile bağlantı kurduklarında anahtar ve kilit gibi bir ileti dürtülerde aktif olur. Enerji bu dürtünün etkisi ile canlıyı harekete geçirir. Hedefe yaklaşma olarak. Artık bir güdü aşamasına geçilmiştir. Bu güdülenme tamamlanmaz ise yani uzar ise duygu ortaya çıkar ve doyum baskısı oluşur. Yine doyum oluşmaz ise canlıda ikamesi oluşurken insanda mutsuzluk olarak ortaya çıkar. Sonraki aşama ikamedir. İkame en ufak bir duyu verisi çölde serap görmüşçesine duygunun yoğunlaşması ve doyumu sürecini hızlandıracaktır. Uykularda  rüya görme ve bu etki ile doyum sağlama buna örnek verilebilir. 

Rüya sürecindeki yaşantıyı bilinç fark etmemiş, dürtü, güdü ve duygu ondan bağımsız olarak bir döngüyü tamamlamıştır. Bilinç bu durumu uyanıklıkta fark eder. Fakat bu doyum rüya yolu ile olduğu için bilinç bunu yeterli bulmaz, kültürel ortamın etkisi ile fiziksel yaşantı ile hafızasına da kaydetmek ister. Bilinç, bu durumda kültürel yaşantının doğal yaşantının önündeymiş gibi bir izlenime kapılır. Yani doğal tatmin yeterli olmamakta o duygunun doyumunu ve sürecini kültürel olarak yaşamak ve hafızasında tutmak ister. İşte bu hal insan duygu doyumu ve döngüsünün doğal ortamından tarihsel olarak kültürle değişime uğradığını göstermektedir. Dolayısıyla insan her duygusuna doğal olarak doyum ve döngü sağlayabildiği halde kültür ortamındaki bir çok uyaran etki ve uzatılmış alışkanlıklar ile bunu yeterli bulmamanın mutsuzluğunu, doyumsuzluğunu yaşamaktadır. 

Tutkuların insanlık için faydalı olanlarını her insan takdir eder. İnsanlığa zarar verenleri ise kin ve nefretle anmak yerine nasıl oluştuğunu araştırmak gerekmektedir ki aynı süreçlerin tekrarının olmaması için ve örnek oluşturulmasını önleyebilmek için. 

Modern insanın çözülebilecek büyütülmüş, karmaşıklaşmış ruhsal sorunlarının temellerinde aslında o kadar da karanlık ve bilinemez olmadığının farkına varabileceğiz.

Ergenlikten yetişkinliğe geçiş aşamasında her insanın hızını alabileceği bir yeni motor ateşlemesi (vites) yapar. Bu ateşleme o insanı yetişkinlik boyunca destekler ve varlığının devamına neden teşkil eder. Ve bir çok insan o başlangıç motorundan yeni bir ateşlemeye geçtiğini veya geçmesi gerektiğini geç fark eder.

O motorun ateşlenme nedeninin önemsiz veya önemli olması aynı değerdedir amacı bakımından. Sonraki aşamalarda ilk nedenin etkisinin devam edip etmediğinin gözden geçirilmesi önem kazanmaktadır.

Ömürlük hallerinin çok farklı ve çeşitli olması canlılığın insanlık üzerindeki her türlü yaşam olasılığının denenmesi ilkesiyle oluşmaktadır.

Kültürel yaşamı, doğal yaşam paralelinde yürütmeye çalışmalıyız. Bağlantıların açık ve belirgin olması mutluluk ve iyi yaşam kavramlarımıza yeni açılımlar oluşturabilmemizi sağlayabilecektir.


11 Ekim 2020 Pazar

Yaşam Olanaklarının Gelişimi


Toplumların gelişiminde kültürel ilerlemesinde sürekli yeni hedefler ve amaçlar ortaya konmaktadır. Bu hedefler ve amaçları kalabalıklardan oluşan bireyler hep birlikte almaları çok zordur. Bir çok nedenle yönetime gelen bireyler bu görevleri üstlenirler. Tarihte bir çok nedenle olan öne çıkan liderler günümüzde seçimler ile bu görevi almaktadırlar. 

Üst düzey yönetimler yanında toplumun üst hedef ve amaçları olan iyi yaşama örnekleri girişim alanında kendisini göstermektedir. Kuşaklar arası aile yaşantı geleneğine sahip gruplar geleneğe ek olarak kendilerinin geliştirdikleri daha iyi yaşam olanaklarını arttırma üzerine denemeler yapma yaşantılarını deneylemek ile karşı karşıya gelirler. Teknolojide, bilimde ve sağlıktaki yenilikleri birebir takip etme ve bu alanlardaki oluşan iyi yaşam olanaklarını test etmek ve kullanma olanakları bulunmaktadır. Toplumun ulaşmak istediği refah ve mutlu yaşam örneklerini sürekli halde yaşama olanağı olan girişim alanı kişi ve kurumları için refah ve mutlu yaşam sınırları bir amaç değil günlük hayatın bir rutini haline gelmesi söz konusudur. Dolayısı ile sanat, moda, seyahat, eğlence, kültürel etkinliklerin en üst düzeyde oluşmasına ön ayak olurlar. Jest sosyete, burjuva, mutlu azınlık gibi isimlerle anılan üst yaşam denemeleri ve yeni tecrübeleri olanağına sahip kesimler toplum adına farkında olmadan yeni iyi yaşam deneyleri yaparlar. Bu kesimlerce kötü yapılmış tercihler birer skandal ve rezalet olarak toplum tarafından yorumlanırken doğru tercih ve denemeler ise birer şaheser ve görkemli bir yaşam örneği olarak toplumun önce hayallerine sonra amaçlarına ve gelecek tasarımlarına dönüşürler. Üst yaşam olanaklarına sahip kesimler bu büyük sorumluluklarını omuzlarında, sırtlarında hissederek yaşamaktadırlar.

Şirketlerin rekabeti ise küresel olarak sermaye birikimine ulaşmak ideasıyla hareket etmektedir. 

Mesleklerde gelirler arası sınıflaşma oluşmaktadır. Bu sınıflar belli mekanları ve zamanları ayrı olarak paylaşmaktadırlar. Meslekler ve gelir grupları sürekli değişim içinde olmaları onları belirgin ve görünür kılmamaktadır. Alt gelirler kişilerarası ilişki yoğunluğundayken, gelirler arttıkça kurumlararası ilişkilerin yoğunluğundan söz edilebilir. Meslek ve gelir sabitliği kurumlarda belirgin, görünür ve süreklilik göstermektedir. 

Her alandaki en üst grup yaşayışlarda bile ekonomik ve onun sağladığı tüm olanaklardan yararlanma açısından kendi aralarında da sınıf oluşmaktadır. Üstten alta doğru birey ve grup sayısı çoğalmakta veya alttan üste doğru sayı azalmaktadır. Bireyler üst aşamalarda kurumların temsilinde görünür olmaktadırlar. Temsil ve iş bölümü için böyle olması gerekmektedir. 

Üst gruplar elde ettikleri bu yaşantı şeklinde, yeni yaşam tarzları denerler. Onların ortaya çıkardıkları yaşam tarzlarından iyi olanlar sonraki zamanlarda kalıcı olur ve alt gruplarda onu benimserler ve hedefleri haline getirirler. Kötü olanlar ise sistem tarafından alaşağı edilerek silinirler. Buradaki belirleyici unsur eski ve kötü bireysel ve grupsal yaşantılardan arınıp toplum için eskinin tecrübe edilmiş iyi ve faydalı yönleriyle geleceğe ait örnek alınabilecek yeni bir iyi ve faydalı yaşam tarzlarının ortaya çıkarılması çabalarıdır. 

Yeni ortaya çıkan iyi yaşam tarzları ilerleyen zamanda alt gelir gruplarının arzusu ve hedefi haline gelir. Teknoloji bu hedef için bilimi öncüller. Örneğin geçen yüzyılın üst iyi yaşantı örnekleri bu yüzyılda teknolojinin bilimi yönlendirmesi ile alt yaşama sunmaktadır. Teknoloji, önce üst tüketim sınıfları için yeni ve pahalı ürünler ortaya koyarken, bu ürünler denemeler ile kalıcılık veya iptal edilme seçenekleri arasında karar oluşur. Kalıcı olanların maliyet azaltılması yoluyla genel tüketime sunumu başlar. 

Uzay çalışmaları ve lüks tüketim araçları yeni iyi yaşam şekillerinin öncülü olmaktadırlar.  

Haliyle gelişme ve ilerleme üst gruplardan alt gruplara doğru zaman içinde ilerler. 

Küresel şirketler sermaye ve iş olanaklarını biriktirmek, sürdürmek isterler. Bunları yaparken bir çok alanın kendilerine yardım etmesini isterler. 

Sınıfların oluşması, yatay olarak yeryüzüne dağılmış nüfusun kurumlar olarak dikey olarak ilerlemesi içindir. 

Doğada bu durum ormanlarda görülmektedir. Yatay dağılan bitki örtüsü belli bir süre sonra dikey rekabete girişir. Amaç güneşten enerjiyi daha fazla almak ve gölgesi ile rakiplerinin dikey büyüme hızını azaltmaktır. Ormanın her yatay ve dikey bölümlerinde çok fazla çeşitlilik ve rekabet vardır. Bu rekabet merkezden yatay ve dikey uçlarına doğru azalır.  

Küresel olarak kurumların olanaklar biriktirmesi ve sürdürmeye çalışmaları tıpkı ormandaki rekabet gibidir. Aradaki fark insanın kendi geliştirdiği kültürle yapıyor olmasıdır. 

Küresel olarak biriken olanakların hedefi daha fazla büyümek ve sürdürmek iken kendileri dışında büyük bir bilinmeyen göreve de hizmet ediyor olabilirler. 

Bu büyük görev onlara dna ile doğa tarafından verilmiş olabilir. 

Çünkü orman da insan da aynı canlılık temelinden hareket etmektedirler. Orman yatay ve dikey ilerlerken köklerine bağlı kalmak durumundadır. İnsan ise köklerini aklında taşıyarak her yöne doğru ilerleme özgürlüğü içindedir.

Dünyadan çıkış ve giriş için madde ve enerjiyi kullanacak günümüzden daha iyi bir teknoloji gereklidir. Bu teknolojiyi de olanakların birleşmesi veya birikmesi hedefi oluşturabilir.

Olanakların birikmesi rekabet, birleşmesi ise küreselleşmenin gerçekleşmesi yolu ile olacaktır.

İki yolunda sonunda bir amaca ulaşacak olması eytişimsel düşüncenin sav ve karşı savın bireşime ilerlemesi gibidir. 


BBD Yöntem ve Uygulamaları -135

  Günaydın, değerli sağlık sever dostlar. 09:30 Çekirdek Kahve 10:00 Yumurta, haşlanmış, bir adet, sadece sarısı 10:45 Simit , yarım, ısıtıl...