10 Ekim 2020 Cumartesi

Eytişimsel Düşünme Süreci - 3

Eytişim düşünme sürecinde serbest çağrışımları kullanma aşaması

Düşünce, yapısı yönüyle yaşamla, yaşanılanlar ile sürekli bağlantı halindedir. Duyular duygulara değil de algı ve anlamlara doğru yönelirse düşünce süreci başlatılır serbest çağrışımların. Bu düşünce aşamasında günlük yaşamın güncel konularından, bilgilerden birini seçerek mercek altına alınır. Seçilen bilgi hangi kategori, küme, bilgi dalına ait olduğu saptanmaya çalışılır. 

Eğer konu basit değil ve sınıflandırılamıyorsa işte o halde üzerine eytişimsel düşünme konusu olabilecek özellikte demektir. Bir çok bilgi ve kavram tek anlam içermediği için bir çok kategori, küme ve bilgi dalına kendine yer bulabilmektedir. Aynı zamanda hangi tümele bağlı olduğu da karmaşıklık gösterebilir. 

Serbest çağrışımlar düşüncenin algı yoluyla aldığı bir çok bilgiden üzerine çalıştığı, ilgilendiği fikirleri seçmesi şeklinde başlar. Değişik bilgi kaynaklarından gelen bilgileri araştırması ışığında ölçer. Bu aşamada derinleşme olmaz. Zihin bu aşamalarda adeta not almaktadır. Odaklanılmış konu için ipuçları toplama anlarıdır. Bunu genişletmek için bir çok ilgisiz, yanlış veya doğru sav, karşı sav ve bireşim bilgilerine açık olunur. Fakat hızla bunları temellendirme, ilişkilendirme yolu ile saflaştırmaya, özetlemeye çalışır.  

Örneğin ana konumuz küreselleşme olsun. Bizimde bir çok kaynaktan bu kavramı açıklayacak bilgi aradığımızı varsayalım. 

1. Nedir sorusu bilimsel bir sorudur ve çok sayıda cevapları bulunmaktadır. 

2. Hangi cevaplar doğrudur, sorusu felsefe sorusudur. En kısa ve en doğru tanım nasıl yapılabilir sorusunu felsefe sorar. Bu konu ile ilgili tüm bilim dalları ve kurumlar cevaplamaya çalışır. Başta uluslar arası ilişkiler olmak üzere sosyoloji, siyaset, antropoloji, tarih, ekonomi vb. Bilim ve kurumlar bir tanımda karar kılarsa felsefe son kontrolden geçirir. Doğru tanıma itirazı olamaz tabi ki.

Felsefenin yaptığı bilimin yapamadığı bir düşünme eylemi bulunmaktadır. Felsefe konuyla ilgili olan bilim dalları ve kurumların dışında bu konuyla ilgilenmeyen fakat tanıma yeni fikirler sunabilecek veya o tanımı eksik bırakacak başka bilim dallarının ve kurumların bilgisinden de bakabilme özelliğine, esnekliğine sahiptir. Örneğin felsefe küreselleşme konusuna biyoloji açısından da bakabilir. Ama biyoloji bilim insanları işleri dışında bu konu ile kişisel düşünceleri ile ele alabilirler haliyle onlarda felsefe yöntemlerini kullanma durumundadırlar. Dolayısıyla bilim insanları çalışırken mesleğini yapıp çalışma dışında da o işin felsefesini gönüllü olarak düşünebilirler. 

Küreselleşme nasıl başladı. Neden oluşuyor. Faydaları, zararları nelerdir. Nereye doğru evrilecek. Sonuçları neler olacak. Kimler istiyor, kimler istemiyor. Hızlandıranlar kimler veya hangi eylemler. Engellemeye veya yavaşlatanlar kimler neler yapıyorlar. Engellenebilir mi yoksa kaderimiz mi. Başlangıcı, gelişmesi ve sonuçları sürecinde nerede bulunuyoruz. Faydalı veya kaderimiz ise iyi olarak nasıl yönetilebilir. İnsanlık, doğa, dünya, bireyler, toplumlar vb. için ne anlamlara geliyor. Evren için bu konunun etkileri neler olabilir...

Birinci aşama konu seçme, ikinci aşama bilgi toplama, 

Serbest çağrışımın son hali ve en önemli anları haliyle tanımını aldığı yerdir. Yani düşüncelerin serbest olduğu halde günlük iş dışı zamanlarda yapılan sanatsal, kültürel, iletişim ve ilişkilerde edinilen deneyim, saptama ve sonuçlara ait bilgilerin birikip araştırılan özel konuya ait ilgilerinin saptanarak rahat düşünme halindeyken zihinde belirmesi halini tespit etme, duyu ve duygu verilerinin fikir ve bilgi haline dönüşmesinin yolunu açmak, ilke ve kurallar dışında görünür hale getirilerek kesin olmayan yargılara ve önermelere ilerlemesi için düşünceyi akışa bırakmaktır. Bekleyen bir çok konu ve bilgi serbest halde bulunurken serbest çağrışımda birden aralarında kolayca bağ oluşturma olanağının ortamını ve zamanını değerlendirmek. 

Aslında görüldüğü gibi serbest çağrışım eytişimsel düşünme sürecinin zorlu aşamalarından sonra rahat bir anda bilgilerin duygular yardımıyla da olabilir veya ilgi kaynağından alınan ilhamla da olabilir fikirlere dönüşme halini zihinde yaşama ve fark etme halidir. 

Bilimde zor problemler üzerine çalışılıp da çalışma dışında birden çözümlerin zihinde belirmesi gibi eytişimsel düşünme sürecinde de bilgilerin, kavramların, duygulanımların, duyuların karmaşıkmış görünürken birden açıklığa kavuşması ve netleşmesi gibidir.

Hafızada bulunan bilgilerin taşındığı nöronların birbirine yaklaşarak bir anda bağ kurması (nöron kısa devresi) ve beyinde kıvılcım etkisi oluşturması ile  " Evet, buldum", " Tamam bu " , " Çok ilginç " ," İşte bu " denilecek saptamalar ve anlamalar oluşturarak öğrenme ve bilmenin rahatlamasını yaşamak gibi. Hem fiziksel hem de zihinsel bir rahatlama oluşmaktadır. Teorinin pratikle buluşması ve bilginin kendisini tamamlama süreci. Düşüncenin kendisine daha geniş ve rahat bir alan daha açması. Bilinmeyenlerin ve kaosun biraz daha azalmasının verdiği bedensel ve zihinsel mutluluk. Taşmış duyguların ikamesi, zihinde yeni bilgiler  olarak bilim, sanat, uzmanlık, inanç ve felsefeye eklenmesi. 

Evrene ait doğruya en yakın bilgilerin Akıl'a eklenmesi.  


2 Ekim 2020 Cuma

Bitkilerin Gizemi

 Bitkiler bizlere canlının doğa kanunlarını ve zamanı nasıl algılayıp bu iki önemli olguya karşı bir çok tutum geliştiren ve bu iki olguya nasıl da sıkı sıkıya tutunacağını gösteren çok iyi bir örnektirler. 

Onlar ki yeryüzüne sıkı sıkıya tutunmuş adeta onunla özdeşlemiş canlılardır. Diyalektik felsefemiz, zihnimize bitkiler ile yerküremiz arasında, çok sıkı ve yakın bir ilişki olduğunu düşündürmektedir.

Zamana karşı bu kadar onunla bütünleşmiş bir canlı daha olabilir mi ? Çoğunluğunun yıllık döngüde yaşam sürmekte olması ısı ile ilgili olduğunu bilmekteyiz. İklimlere göre şekillenmeleri bitkilerin en belirgin özellikleri arasındadır. Her iklim koşuluna ayak uydurmaya her zor şartlara dayanmaya çalışmaktadırlar. 

Bitkiler sabit canlılar olduğu için çevrenin tüm hareketlerini ve değişimlerini algılayabilme bu değişimlere karşı kendini dönüştürme özellikleri bulunmaktadır. Kendi türlerini çokluğu ile çevrelerindeki değişimlere kendi yöntemleriyle etkilerde bulunarak doğadaki en önemli unsur veya doğanın merkezinde yer alma özelliğini hak etmektedirler. 

Doğa bir hücre olsaydı bitkiler onun çekirdeği olurdu. Doğa bir atom unsuru olsaydı onun da çekirdeği olurdu. 

Bitkiler sabit olmalarına karşı nesilleri hareket halinde bulunmaktadır. Tohumlarını doğa kanunlarını kullanarak ve başka canlılara taşıtarak nesillerini yeryüzünde hareket ettirmektedirler. Tohumlarını rüzgarın zamanlarını ve etkilerini bilmeden nasıl en iyi şekilde üretip uzak yerlere taşıtabilirlerdi. Diğer canlıları algılamadan onlara sundukları reddedilemez hediyelerin içinde tohumlarını onlara nasıl taşıtabilirlerdi. Hatta diğer canlıların sindirim sistemlerinin farkına varmayıp tohum yapılarının dayanıklılığını nasıl oluşturabilirlerdi. Algılarındaki önemli bir canlı dikkatimizi çekmekte o da insan.

İnsanı kendi bilinci ve iradesi dışında kullanan canlılar hangileridir ?

Öncelikle bitkilerdir. Havayı onlar sayesinde soluyoruz. Bir insan sadece beş dakika kadar nefes almaz ise yaşamı sonlanır. Bitkiler bize bu kadar yakındır. Onlara bu kadar göbek bağı ile bağlıyız. Bu göbek bağını koparmamız için kendi havamızı üretmeliyiz. Fakat yine de özgür olamayız. Çünkü bu göbek bağında sadece hava yoktur. Su da bulunmaktadır. Onu da yapalım yine yetmez. Sırada beslenme geliyor. Beslenmemizde sentetik ve kimyasal yapalım. İşte şimdi özgür olduk diyebilir miyiz. Hayır. Çünkü bunları yapar isek sindirim sistemimizdeki ortak yaşam bakterilerin yokluğunu ikame etmemiz gerekir. Hadi onu da yaptık. Eh artık tüm bunları yapabilirsek dünyada niye duracağız. Kaderimiz olan ilerlemek ise uzaya gidebiliriz. 

Bu halde gidersek bağımızı koparmış olsak da eski kaynağımızı da götürmeli miyiz ?

Ana unsurları saydık ama daha bir çok bilmediğimiz köklerde olan bağlarımız bulunmakta bitkiler ile olan göbek bağımızda. 

Teknoloji bu bağların hepsini keşfedip doğadan tümden ayrılma amacında olabilir mi ?   

Bitkiler yeryüzü yani dünya ile özdeşlemiş gibiler. Dünyanın her fiziksel hareketini takip ediyor, yeryüzündeki her fiziksel oluşumları algılıyor gibiler. Dünyanın kendi çevresindeki ve güneş etrafındaki hareketlerini ve zamanlarını algılıyorlar. Bu arada geçen zamanı da tabi ki. Onun için yavaşlar ve sabırlılar. Kendileri merkezde durgunken, bütün oluşlar çevrelerindedir.  

Biz insanlarda kendi merkezimizi oluşturup çevremizi algılamaya çalışıyoruz. Merkezimizde hareketimizi en aza indirip çevremizi algılıyor, duyumluyor, tutuyor ve değerlendiriyoruz. Merkezden çıkıp çevrede hareket halinde iken tecrübe, yaşantı ve algılanan oluyoruz. 

Felsefe insanın zihinde bir merkez oluşturup, çevresinden bilgi alarak ve kendi tecrübelerinden, bilgisinden sonra eytişimsel derin düşünme sürecinde ilerleyebilir. Zihnin kendi içine kapatmak sınırlamaktır. Sadece çevreye bakmak değerlendirmek ve biriktirmektir. Hem zihne hem de çevreye yönelmek tıpkı sav karşı sav ve bireşim ilişkisinin ilerlemesi gibidir. Geri bildirim de önemlidir. Eleştiri, katılma veya katılmama halleri. Geri bildirim kişiler arası olamayabilir konular ve kavramlar arasında da olabilir. Sunulan savlar çevre incelemesinde karşı savlarla karşılaşabilirler. Tümden ret veya tümde kabul bir karşı sav değildir. Sav olan konuya yapılan her türlü eleştiri karşı savı içinde taşıyabilir.

Bitkiler sanki dünyanın canlı uzantısı gibidirler. Çünkü bitkiler galaksimizdeki her evren yasalarını algılayıp o yasalara kendilerini ve dünyayı korumak adına etkilerde bulunmaktadırlar. 

Bizler insan olarak içinde var olduğumuz dünya için neler yapıyoruz ? 

Şu an her şeyi kendimiz için yaptığımız bencil bir çocuk ruh halinde değil miyiz ?

Bitkilerden öğreneceğimiz çok şey bulunmakta, Onlar bizlerden önce burada vardılar. Doğanın temellerinde bulunmaktalar.  

Uzaya giden bir geminin boş yakıt deposunu bıraktığımız gibi bitki ve bakterileri bırakabilir miyiz? 

Bu soruyu cevaplayabilmemiz için biz insanların evrene ait varsa görevlerimizi öğrenmenin yollarını araştırmalıyız. Eğer boş yakıt deposu gibi bırakmak varsa kaderimizde bitki ve bakterileri. O halde bizler yumurtadan çıkan olur, doğa ise boşta kalan yumurta kabuğu olur. Bu da bizim onlardan bağımsız olunabileceği bir ilerleme yolunda geleceğimizin olduğunu gösterir.

Düşünce yönümüz zihnimizi insan ilerlemesinde iki yol ayrımına getirmekte. 

Evrene yayılmamız doğamızı taşıyarak mı olacak ki bu bizim doğaya hizmet ettiğimiz amacına götürür. Yoksa doğamızı geride bırakarak değişim, dönüşümle yeni insan olarak kaynağımızdan bağımsız olarak mı ilerleyeceğiz ki bu da doğanın bize insana hizmet için var olduğu fikrine götürür. 

Birinci yol hızla plan ve eyleme geçilmesi olanaklıdır ve akla daha yakındır. 

İkinci yol ise daha zor ve uzun bir zamanı işaret etmektedir. Fakat teknolojinin yönünü yolunu doğal akışına bırakıldığında önce insan ve doğaya yönelecek onu bir yönü ile bireşimlemeye çalışırken bir yönden de uzaya açılımına yönelecektir. Doğadan bağımsız olarak uzaya yönelme görüldüğü gibi teknolojinin uzun zaman yeryüzünde kalacağı anlamına gelmektedir. Fakat doğa ile uzaya açılma hem daha kolay hemde bu açılım sırasında teknolojinin hızlanarak gelişmesi daha olanaklı görünmektedir. 

Düşüncemiz yol ayrımında iken yeni gelişmeler ile ip uçlarını araştıracaktır. 

Hangi yolu seçmesi gerektiğini anlamak için. 

Bitkilerin gizemi hala çözülmeyi bekliyor. 



28 Eylül 2020 Pazartesi

Zihin beden dengesinde Estetik

 Estetik zihin, duygu ve dürtülerin ritmik uyum ve eyleminde ortaya çıkar. 

Eserlere, çevreye ve davranışlara yansır.

İletişimde kendini gösterir. 

Ritüel, töre ve adetlerin uygulanmasında bu uyum kullanılırsa dürtü, duygu ve akıl estetiğin doruğuna çıkılır.

Dürtünün ikamesi, duygunun taşması ve aklın eminliğinde zihin ve beden  insani varoluşun kutlanması yaşanır.

İşte müziğin bizde uyandırdığı gizemli ve hoş olarak duyumsanan, hissedilen büyülü etkisi estetiğin ortaya çıkardığı bir yaşantıdır. 

Estetik canlılığın dolayısıyla insanın yapısında bulunmaktadır. 

Her bireyde estetik bir yeti olarak bulunur, ancak kişide estetik kendini keşfedilmeyi bekler. 

Güzellik, estetiğin kapsamındadır. Estetiğin sadece bir parçasıdır.

Estetik canlı dna'sının diziliminde başlar. 

Simetri, uyum, karşıtlık, ritmik, ahenkli, renkli, çizgisel, geometrik, esneklik, karmaşıklık içinde sadelik, birleşme, ayrışma, bölünme, büyüme gibi bir çok özelliklerle kendini oluşturma sürecinde devam eder.

Estetik, ruh ve beden sağlığı üstünde gelişir, şekillenir. Sağlıklı olmak estetiğin oluşmasına olanak sağlar. Estetik sağlığın temelleri üstünde oluşan ve görünen bir değerdir. Fakat estetiği kendinde keşfetmiş bir kişi sağlığının önündeki engellere rağmen onu ortaya koyma olanağını oluşturabilir. Kişi kendi içinde bir acı çekerken dışarıya bu hissi yansıtmamaya çalışması onun estetiği tek yönlü yansıttığı anlamına gelir. Kronik rahatsızlığı devam sürecindeki kişi estetiğini ortaya koymaya çalışması çok zordur. Estetik tamamlanmış veya tamamlanmaya yönelik olduğu için bunu engelleyecek unsurlar estetiğin oluşumunu zorlaştırır bölme riskini taşır. 

Sanatta estetik, duyu algılarımıza yansıyan süreklilikte, akışkanlık ta gösterir kendisini. Duygusal salınımlarında, dürtülerin açığa çıkan etkilerinde, güdülerin karşı konulması zor yönelimlerinde görünür. 

Edebiyatta estetik,  sağlığı temsilinde olan boş bir kağıt üzerinde kelimelerin bir düzen ve ahenkle zihne doğru anlamlar yüklemesi, duyuları akışa yönelterek duyguları harekete geçirmesi ve akıcı bir tarzla, kuralına uygun dökülmesiyle, bekleyen sessizliğin üzerine ses, söz ve müziğin ritmik dalgalanmalarıyla duyulara yönelmesiyle bedende oluşan duygular ile zihinde oluşan anlamlar, hatırlamalar, anmalar ve kabullenişlerin zaman ve mekan içinde değerlendirmelerinde oluşur. 

Davranışsal estetik, rutin hareketlerin üzerine serpilmiş kişinin önce kendine sonra diğer kişi, nesne ve olaylara yeni bilinçsel tavırlarını sergilemesidir. Örneğin sabah kalkan bir kişinin zihinde yapması gereken eylem ve hareketler bulunmaktadır. Sabah temizliği, giyinme ve birlikte yaşadığı kişilere karşı iletişim şekli, eşya ve nesneleri kullanma rutininden sıyrılarak. Temizliğin kendi sağlığının bir gereği ve toplum açısından da bir tarz olması bilincini taşıyarak yapması, giyinme tercihini evde kalacağına veya dışarı gideceği çevreye göre saptaması, evde yaşadığı diğer kişilere hitap şeklinin ses tonu, kelime seçmesi ve zamanlamasını planlaması, eşya ve nesnelere diğer dikkate değer bir varlık olarak bakarken bedeninin onları kullanışını rutin kullanımdan farklı olarak hızlandırması veya yavaşlatma olarak ama kendi de bu hareketlerini izleyerek yapması. Eşya ve nesneleri kullanmanın hakkını vermesi, zaman ve mekan içinde kendi ve eşya, nesne arasındaki ilişkiyi göze hoş olacak bir biçimde şekillendirme çabalarında görülür ve ortaya çıkar. Bu davranışları tiyatro davranışından ayırmak gerekmektedir. Çünkü burada kişi kendi kendi iledir. İster kendisini izleyen olsun isterse de olmasın, estetiği ortaya çıkaran ve uygulayan kişinin kendisidir. Rol değil kendi özünden gelmektedir. Tiyatroda rolünü yaşayarak sunan bir aktör zaten girdiği o ruh halinin canlı örneğini oluşturur. O aşamaya gelmiş bir aktris kendisini izleyen olmuş veya olmamış o ruh halini gerçeği ile yaşıyorsa rolün üstüne estetiğini oluşturmuş demektir.

Davranışta estetik, yapılan eylem ve davranışların her birinin dikkate değer halde hakkını verme adına göze hoş bir ritim, kulağa hoş gelen bir ses tonu, zihne ve duyumlara doğru anlam ve yaşantı yüklenen duygu, akıl etkileşiminde bir kelime veya  cümle ile, zamanın hızını, mekanı genişliğini kişinin kendince yeni yorumlar eklemesiyle oluşur.  

23 Eylül 2020 Çarşamba

Eytişimsel Düşünme Süreci - 2

Eytişimsel düşünme ile eytişimsel konuşma aynı değildir. Tıpkı düşünme ile konuşma arasında olduğu gibi farklıdırlar. Düşünme sürekli ve hızlı olabilirken konuşma kavram ve kelimelerde seçim yapma, örnekler oluşturma gibi düşünceyi anlatma üzerine kurallara tabidir. Düşünme kuralları keskinleşmiş konular ve kavramlar üzerine adeta gezinme yaparcasına şematik, kategorik, küme gibi bir çok bağlantılar arasında kuantum sıçramaları gibi işlemektedir. 
 Dil ve el beynin dış uzantıları haline gelmiştir insanda. El beynin sinyali ile çok hızla hareket ederken dil aynı hızda hareket edemez. El eyler haliyle doğal halindedir. Dil ise doğal hali tat, beslenme odaklı olma üzerine iken kelimeler ve cümlelerden oluşan kurallar dizisini kullanmak zorunda olduğu için yavaşlamak zorundadır. 

 Eytişimsel konuşan kimse bir tez ileri sürmektedir. Düşünmede ise tez ve antitez denemeleri beraber olur. Bu denemeler senteze ulaşırlar ise düşünme aşaması anlam oluşturma nedeni ile duraklar. Oluşan sentezin değerini ölçer.   Sentez oluşmaz ise düşünme devam eder. Ta ki sentez oluşana kadar. Bölünmesi halinde bile yeni sentezler oluşursa not alınıp kalındığı yerden sonra devam edilir. Dolayısı ile eytişimsel düşünme ile eytişimsel konuşma, diyalog aynı değildir. 

 Bir çok kişi düşüncede tez ve antitezin birlikteliğinin ve değişiminin sıkıcılığına katlanamaz ve düşünmek yerine eylemde bulunmaya, dürtü ve duygulara geçmek ister. Kendi kendimizle kalmak bu yüzden sıkıcıdır. Eytişimsel düşünmede ilerlemek için önce bu sıkılmayı aşmak gerekmektedir. Sonraki aşama düşünmenin malzemesi olan bilgi ve deneyim birikimi gerekmektedir. Yetişkinlikte bu iki önemli unsur bulunduğu için eytişimsel düşünme süreci daha olağandır. Gençler bilgi ve deneyim biriktirmekle meşgul olduklarından düşünmekten ve onun verdiği hareketsizlikten (Hızla hücre çoğalması yani büyüme hareket dürtüsünü tetikler) sıkılırlar.

Konuşan kişi savı ve karşı savı konuşmasında yapmaya çalışırsa sesli düşünmenin yavaşlatılmasını ve kendi kendi ile konuşmanın tecrübesini yaşar. Genellikle bunu yapmayız. Düşüncede yaparız. Hızlı ve sürekli, bağlantılar ile. Aslında sağlıklı bir insan kendi kendi ile konuşabilir. Ama buna gerek duymayız. Düşüncemizde hızla ve kolay yaptığımız bir süreci neden dile taşıyarak enerji kaybedelim ve odaklanma zorluğu, yavaşlama, yorulma ile karşılaşalım ki. 

El beynin emrini anında yaparken dil hemen yapamaz. Çünkü kurallara uymak zorundadır. Kurallar dili yavaşlatır.

 Eytişimsel düşünmede günlük bilgi ile kavramsal bilgi önce ayrı hareket ederler. Güncel bilgi yaşanır, kavramsal bilgi karmaşıklaşır, birikir. Güncel bilgi düz ilerler. Mekana ve zamana bağlıdır. Kavramsal bilgi çok karmaşık ve dağınık adeta özerk halinde birikir. Bunu grafikle gösterebiliriz. 

Kavramsal bilgiler belli bir birikimden sonra güncele bağlanmaya başlarlar. Kavramsal bilgiler daima kaynağını bilinenden alır. Bilinenlerin tümellerine ulaşılır. Kavramsal bilgi, güncel bilgiyi kapsamaya başlar. Güncel bilgileri çözümlemek artık düzenlenmiş olan zihindeki kütüphaneden (hafıza) istediğiniz kitabın o konu hakkında içeriğine ve bilgisine başvurmak kadar kolaylaşır. 

 Eytişimsel düşünmede sav, karşı sav ve bireşim hızla etkileşim şeklinde oluşabilirler.  Eytişimsel konuşma da ise tek yönlü savı sunma ile başlar. Dinleyenin düşüncesinde ise karşı sav ve devamında bireşim oluşma olanağı bulunmaktadır. Karşıdaki kişi karşı sav sunduğunda üç olasılık oluşur. Yanlış, doğru ve ilgisiz. Doğru olursa diyalog bireşime doğru ilerler veya iki doğru olur. Yanlış olursa hata aranır ve ortaya konur. İlgisiz olması halinde ise dikkat çekilir. Doğru bilgiler birbirleriyle birleşerek bireşim oluşturabilirler. Yanlış bilgi elenir. İlgisizlik ise saptanır. Bilginin tam olmaması, eksik olması hali ise tahmine dayalı olup sezgi, öngörü gibi zamanla doğruluğu veya yanlışlığı ortaya çıkması bakımından ilgisizlik kategorisine eklenebilir. 

 İki doğru bilgi yeni bir bilgiye ilerleyebilir. Doğru bilgi ile yanlış bilgi karşılaşması halinde kendilerini sabitlerler. Doğru savlar sürekli birleşecek diğer doğru savları  ve doğru karşı savları ararlar. Yanlış ve ilgisiz karşı savlar doğru savlar ile birleşemezler. Eğer birleşirler ise metafizik haline gelirler. Buna örnek hurafeler ve batıl inançlar gösterilebilir. Bu bilgiler zihin tarafından araştırılmadan ve eleştirilmeden duygu tatmini için kabullenme kolaylığına gidilir. Mısır piramitlerinin hala dünya dışı varlıklar tarafından yapılmış olduğu anlayışını kabul etmek gibi. Küresel olarak, bazı kan gruplarına ait insanların, dünyayı yönettiğine dair duyumları kabul etmek gibi. 

Belki benimde gerçekte olmadığı halde doğru bildiğim yanlış önermelerim bulunabilir. Hatasız insan olmayacağı gibi yanlışı olmayan düşünür de yoktur. Fakat metafizik bilginin kötü tarafı eytişimsel düşünmenin önünde aşılması gereken bir engel olarak durmasıdır. Bu engeller doğru bireşime ulaşmayı yavaşlatırlar. Bu sürece giren zihin bu engelleri aşma değil ilerlediği yolun kenarına bırakır. Onları yok etmeye, onlarla savaşmaya çalışmaz. Bunu yapmayı tercih edenlerde olabilir. Bu bir tercihtir. Önemli olan tespit edilmesidir. 

Dürtü, duygu ve akıl dengesiyle düşünmek ise eytişimsel düşünmenin ulaşabileceği bir üst seviyedir.

Sav ve karşı sav birleşip veya kesişip bireşim olunca hiç bir bilgi kaybolmaz, eksilmez birbirini yok etmez. Bilgi ve savlar doğru da olsa yanlış da olsa varlıklarını korurlar. 

Eytişimsel düşüncenin gelişiminde, devamında yanlış savların birikiminden ilerleyerek bilgi tepelerinin zirvesine varılır. Yanlış savlar anılmasa da vardırlar. Tümeller dağının zirvesinde hayatın özüne, evrenin bilinmez yapısına ait az önermeler kalır. 

Tümeller dağının zirvesinde döngüler ve dönüşümler kavranmış artık her olay ve bilgi örnekteki yerine yerleştirilmeye, yap bozları birleştirmeye odaklanılmıştır zihin tarafından.

20 Eylül 2020 Pazar

Madde - Enerji Diyalektiği Felsefesinin Günümüz Sorunlarına Çözüm Yaklaşımları

 Felsefemizin oluşumu önce tikelden tümel yol almış ve üst sınırına ulaşınca tümelden tikele doğru geriye yönelmiştir. Kaynağı ve sınırı belirlenmiş tümel tezlerin ışığında gözden geçirilen her konu ve fikrin sentezine ulaşmak zorlayıcı, uğraştırıcı, zaman alıcı ve karmaşık görünse de her çözülen sorunla görünür olacak olan basitlik bizleri hayrete ve şaşkınlığa çevirme keyfini yaşatabilecektir. 

Hayata ve evrene ait her şeyin aklın kavrayabileceği bir öğlen vaktinin durgunluğunda ve sakinliğindeki basitlik kadar kolay olduğudur. Onu ister kasıtlı isterse de kasıtsız ve farkında olmadan karmaşıklaştıran ve kaosa çeviren bizleriz. Bilinmeyen ise evrenin büyüklüğü ve uzaklığıdır. Aklımızın sınırı bu sınırdır. Evrenin büyüklüğü ve genişliği sınırı. Doğa üstü gücün doğa yolu ile bize verdiği akıl bu sınırlar içine hapsolmuştur. Bize düşen görev sınırlarımızın bilincinde iken aklımızın amacı doğrultusunda düşünmek ve eylemektir. Madde-enerjinin dünyanın oluşumuyla birleşiminden canlı bu dengeyi korumak üzerine oluşmuş, yeryüzündeki varlığını geliştirmiş ve dünya dışına çıkma ve yayılma amacıyla akıl unsurunu ortaya çıkarmıştır. Ve canlının evren üzerinde bilinmeyen görevinin, amacını aklımız ile bulma zorluğu onun sınırları nedeniyle iken kendi içindeki  temel amacını ve yönünü tahmin edebilmekteyiz. 

Günümüzde süren karar verilmeyi bekleyen bir çok konunun çözümüne öneriler sunma olanağı oluşmaktadır felsefemizin bilgileri ışığında. Onlardan bazıları hakkında görüş verilebilir.

Kürtaj

Kürtaj serbest bırakılmalıdır. Kürtaj kararı eylemin yapılacağı bireyin kararı olmalıdır. Kürtajın engel olmasını gerektirecek nedenler günümüz bilgisinde ve kültüründe geçerliliğini yitirmiştir.

Ötanazi

Ötenazi serbest olmalıdır. Ötenazi kararının birey tarafından verildiğinden emin olunmalıdır. 

Toplumsal cinsiyet 

Cinsiyet şekillerinin artık tarihsel iki üç çeşit olmadığı ortadadır. Felsefemizin ışında erkek ve kadın veya negatif pozitif, artı ve eksi değerler üzerinden on çeşidi bulunmaktadır. 

(-+)5 -(+)4 -(+)3 -(+)2 -(+)1  0  +(-)1 +(-)2 +(-)3 +(-)4 (+-)5  (enerjinin yeni tasarımı üzerine bir deneme yazımdaki)  

Ekonomi

Döngüsel ekonomi modeli öngörmektedir. Bireylerin, kurumların ve devletin bir üst gelir sınırı belirlenip artı miktarı diğer alanlara (kurumlar, bireyler ve hizmetler) belli ilkeler doğrultusunda aktarılmasıyla sürekli istikrarlı bir ekonomik döngü oluşturma amacına yönelik bir ekonomi modelidir.

 Felsefemize göre cevaplanan sorular

* Canlılık neden oluşmuştur.

* Canlılığın amacı nedir.

* Akıl neden oluşmuştur.

* Akılın amacı ve görevi nedir.

* Aklın sınırı nedir.

Cevaplanan bu sorulardan sonra insanlığın hedefi, yolu açıktır. Dolayısı ile gelecekten çok günümüz sorunlarını eğilip doğa ve insan dengesini oluşturmak, insanlığın kendi arasındaki sorunları çözmeye odaklanmamız gerekmektedir.

Doğanın bize mesajları

Doğa bize bir çok uyarı ve  mesaj yollamaktadır. Bu uyarı ve mesajları tarihten günümüze devam eden ve yeni oluşanlar şeklinde ayırabiliriz.




15 Eylül 2020 Salı

Dürtüler Duygular ve Akıl

Temel dürtülerimizin bilinç gibi belirgin, mekan ve zaman algısı yoktur. 

Dürtülerimizin mekan ve zaman algısı duyuların kaydedilmesi  ve mevsimsel değişikliklere tepki vermesiyle oluşur. (İnsan bilincinin oluşmasının başlangıcı zaman ve mekan algısını geliştirmeyle başladığı tezini ileri sürebiliriz.)

Tıpkı rüyalarımızdaki gibi. Rüyalarımızda mekan ve zaman algısı bulunmaz. Mekanlar ve zamanlar birbirleriyle iç içe ve karışık halde bulunurlar. Dolayısıyla rüyalarımız dürtülerimizin ve duygularımızın faal olduğu dönemlerdir. Günlük yaşantılarımızda belirgin olan ve hafızada yer etmiş önemli nesne, olay ve kişiler rüyalarımıza dürtülerin ve duyguların etkileriyle karışmış halde girerler. Rüya yorumlarında dürtülerin etkileriyle günlük toplum hayatının belirgin etkileri olan duygulanımları ayırmak gerekmektedir.  

Dürtülerimiz hücresel itkiden tüm bedene yayılmışken, yaşantı tecrübeleri ile edinilmiş bilgi ve duygular beyindeki hafızada bulunmaktadır. Rüya sırasında bilinç devre dışı kaldığı için sahneye hücrelerin dürtü birikimleri  gelir ve ardından günlük toplum yaşantı tecrübeleri olan duygular da hafızadan harekete geçer. Bu iki faktör zihinde buluşup karmakarışıklık içinde uyanıldığında geçici hafızada bulunurlar. Uyanıldığında kayıt altına alınmaz ise hızla silinirler. Rüya görme esnasında rüyada olduğunu saptayan bilinç değildir. Duygulanmaların etkileridir. Rüya sırasında bilinç aktif olursa rüya birden durur, kişi dış mekan ve zaman algısına geçer. Yarı uykulu yarı uyanık hal bu anlardır. Zaman ve mekan algısından sonra bilinç kalmak için bir gerekçe, amaç saptamaz ise uykuya döner. Bilinç kapanır ve yerini dürtülere duygulara bırakır. Rüyadaki duyuların aktif olmasını bilinç değil dürtüler ve duygular sağlar. Tümden uykudan uyanıldığında bilinç bölünmüş uyku aralarındaki çalışmasını hatırlar bazı kimseler rüyalarını bilinçli yönlendirdiklerini bu yüzden sanırlar. Gerçekte rüyalar bilinç tarafından yönlendirilemezler. Yani rüyada hiç bir bilinç sürece etki edemez çünkü kapalıdır. Dış seslerin rüyalara yansımalarını dürtüler ve duygular şekillendirirler. Isı değişimlerini beden algılar ama bilince iletemez. Sonunda bedendeki rahatsızlık organlara zarar verme aşamasında acı gibi fiziksel etki bilinci uyandırır. Uyurken üşümüş beden kasılarak fiziksel acı ile uykuyu böler. Bilinç rüyaları yönetebilseydi hem rüya aşamalarında hem de gerçek ortamı aynı anda takip etmesi gerekecekti. Böyle olunca dış etkilerin acı ve kötü etkilerinin büyümesini beklemezdi haliyle. Rüya sırasında odanın bir köşesinde elektrik sorunundan yavaşça yangın başladığını hayal edelim. Uyuyan kişinin bilinci eğer rüyayı yönetme halinde olsa idi aktif anlamına gelir ve yangın büyümeden hemen uyanarak eyleme geçer. Bilinç kapalı olduğu için odada artan ısı, duman ve oksijen eksilmesi önce beden tarafından algılanacaktır. Kapalı olan bilince bu acil durumu nasıl iletebilecektir. Kapalı bir bilinç  halinde iken dış algının bedendeki ilk etkileri ısınma ve nefes zorluğu şeklinde olacaktır. Bu olumsuz etkilerin dürtüler ve duyular ile  rüyalara yansımaları çok farklı olacaktır. Isı terlemeye, nefes zorluğu öksürmeye ulaşınca acı sinyalini alan beyin bilinci aktif hale getirecektir. Bilincin aktif olması ile odadaki yangın, kaçma dürtüsünü, korku duygusunu, akıl acil eylemi seçme yaşantısıyla karşı karşıya kalacaktır. Kişi kendini dürtünün ve güdünün etkisine bırakırsa kaçacak, duyguların etkisine bırakırsa korku, üzüntü, öfke gibi ana duyguların etkisiyle (sevinç eksik) donma yani hareketsiz kalacak bu anda beklerken ya dürtü ve güdü etkisine veya akıl etkisine girmesi girmesi gerekmektedir. Geçiş yapamaz ise beden tepki verir. Sesle (çığlık vb.), ağlama, idrar bırakma gibi. Geçiş yapabilirse dürtü ve güdü etkisiyle kaçma, akıl (bilgi ve deneyim) etkisiyle acil eylem davranışına girer. Aynı odada bir hayvan olsa idi hızla dürtü ve güdü davranışına yönelirdi. Kaçma eylemine öyle odaklanırdı ki oda kapalı bile olsa duvarlara, kapalı kapı, pencereye doğru refleks olarak çarpmaya başlardı. 

Cinsellik temelinde bir dürtü olup duyguda aşka dönüşür. Akıl da ise birlikteliğinin uzun ilişkisine yansır. Eşler dürtü, aşk ve akıl dengesini düzenleyebilirler ise geriye dış etkilere karşı tutum geliştirme çabası kalır. İnsanın iki önemli dayanağı olan tutunma ve tutumdur. 

Sürekli aynı rüyaları görmenin içeriği uyuyan kişinin hafızada bulunan duygu hücrelerinin dürtüleri bastırması sonucunda ön plana çıkması şeklinde oluştuğu tahmin edilebilir. 

Rüyalarımız adeta beynin kuantum belirsizliği gibidir. 

Canlının temel dürtülerini iki gruba ayırabiliriz.

Varlığı koruma ve sürdürme üzerine oluşan dürtüler

* Dışa bağımlı gelişen dürtüler. 

* İçe ait gelişen dürtüler

Dışa bağımlı gelişen dürtüler

Nefes, su, beslenme, korku, saldırı, savunma, kaçma, rekabet, sürüye uyma. (insanda ek olarak, güvenlik, sevgi, üzüntü, yardımlaşma ).

İçe ait gelişen dürtüler

Nefesi ve besini kullanma ile dışa atma, uyku. 

Cinsellik hem dışa bağımlı gelişen hem de içe ait gelişme özelliği olan en önemli dürtü olarak görünmektedir. Her iki dürtü özelliklerini de kapsamaktadır. Varlığı koruma üzerinden çok varlığı sürdürme üzerinde ağırlığı bulunmaktadır. Cinsellik açısından, varlığı koruma dürtüsü sanki varlığı  sürdürme aşamasına ulaşmak için oluşmuş gibidir. 

Dürtüler ve modern insanın biyolojik bulanımı

Dürtülerimiz faal iken; ahlak, inanç ve yasa düzenlemeleri toplu yaşamanın olanağı için adil sınırlamalar, düzenlemeler getirmektedir. Dürtülerimizin zaman ve mekan algısı, miktar ve oran ölçütü olmaması nedeniyle bu mevcut sınırlamaları da algılamamaktadır. Dürtülerin zamana ve mekana göre miktar ve ölçüye göre kullanımı toplum tarafından tarihsel tecrübe olarak belirlenmiştir. Özellikle insanlık tarihinde bu belirlemelerin az olduğu dönemlerde dürtülerimiz toplumlar için kaoslar yaratmışlardır. Savaşlar, göçler, haksızlar, katliamlar, cinayetler, tecavüzler gibi bir çok kötü olayların yaşanmasına neden olmuştur. İnsanlığın dürtü kategorisinde yeni dürtüler oluşurken, cinsellik dürtüsü başta olmak üzere bütün dürtüler çok ve sık kullanımlarından ötürü olağanüstü artış göstermiştir. İşte modern dönem de atalarımızdan devir aldığımız hoyratça ve ölçüsüzce kullanılmış ve aşırı şekilde artmış olan bu dürtülerin dizginlemesi, düzenlenmesi ve doğadaki gerçek ölçüsüne getirilme çalışmasını, ahlak, inanç, ilke ve yasalarla yapmaktayız. O nedenle modern insan üstündeki fazla dürtü fazlalığını atarken mutsuzluğu, hüznü, sıkıcılığı yaşamaktadır. Geçen yüzyılda bu görüş dürtü özgürlüğünü arttırılması gerektiği üzerine durulması yönünden yanlış bir yola girdiğini böylelikle modern insan bunalımının daha da arttığına şahit olmaktayız. Modern insanın dürtü fabrika ayarlarına dönmesi zor olsa da bunu başarmak zorundadır. Bunu başarmasına bilim de yardım edebilir. Felsefe ve bilim öncesi bilgi çeşitlerinin temsilcilerine (Astroloji, fal, mistik öğretiler ve enerjiler vb.) modern dönemde hala rağbet ve talep görüyorsa bunun nedeni felsefe, bilim ve inançların dürtü, duygu ve akıl dengesini bireylere kazandıramamasındandır.

Dürtülerimiz için bir sınır, ölçü, zaman, mekan, ilke, kural olmaması canlılığın ilkel dönemleri için çok gerekli olan bir yaşam şekli iken insanlığını gelişimin de akıl da gelişirken canlılığın temel dürtülerine düzenleme yapmak bir yana dursun daha arttırma  özgürlüğü hatası seçeneği kullanıldı. Yine de yavaş da olsa dürtü düzenlemesinin artması ile toplumsal düzenin artması arasındaki paralellik keşfedildi. Sınırsız dürtü den zaman, mekan ve şartların oluşmasına evrilen dürtü işleyişi günümüze kadar ilerledi ve hala devam ediyor. Güç, iktidar, ideoloji hedefi (kapitalizmde ekonomi) gibi toplum standardı üstü oluşumlarda bulunma isteği bazen bu dürtü sınırsızlığı ve özgürlüğü gibi hatalı arzular peşinde olma veya sürdürme isteğinden kaynaklanmaktadır. Serbest piyasa ekonomisinin tanımını hatırlayalım ihtiyaçların sınırsızlığından bahseder işte bu dürtülerin sınırsız kullanımına işaret eden yanlış bir tanımıdır. Sanki ekonomik hedeflere ulaşan dürtülerinin sınırsız işletebileceğini teşvik eder gibi. Hal bu ki dürtülerini sınırsız yaşamak isteyen günümüzde sağlıklı bir yaşama süremez. Yasa, ahlak, etik, inanç, hastalık, bedenin zorlanması, yıpratılması ve kazalar bu sınırsızlık karşısında duvar olur. Hız ölüm getirir değil mi.  Geçen yüzyılın sloganı olan " Hızlı yaşa, genç öl " dürtü sınırsızlığın sloganı gibidir. Kapitalizm tüm dürtü düzenleme mekanizmalarına inat gençleri dürtülerini sınırsız yaşa tıpkı ataların gibi dercesine bir popülist akımı kullanıyor. 

Atalarımızdan devir aldığımız doğaya göre abartılmış dürtüleri (doğalüstü) işletmek gençlerin yapacağı en kolay bir kısır döngüdür.

Doğada canlılarda önce büyüme için içsel itki, sonra varlığını koruma ve sürdürme için dürtü oluşmaktadır. İnsanda dürtünün yaşanması yönünden uzaması ve sıklaşması duyguları oluşturmuştur. Duygularımız uzayan ve sıkça kullanılan dürtülerimizin bizlerdeki yansımalarıdır. Örnekler verirsek güven duygusu "saldır, kaç"  dürtüsünün kıskacından çıkmış ve süreklilik haline gelebilen bir duygudur. Güven duygusunun  bozulması " saldır, kaç " dürtüsünün aktif olmasına ve ikisi arasında canlının dürtüsel etkinliğinin artmasıyla ruhsal rahatsızlık duymasına neden olur. Çünkü dürtüler bir duyguya bağlanıp tatmin olma sürecine girmeyip sürekli aktif olmaları canlıda hem duygusal hem de zihinsel rahatsızlığa yol açabilir. Dürtüler bir duyguya bağlanmazlar ise ilerleyen zamanda zihne de olumsuz etkilerde bulunmaya başlarlar. İşte " Şeytan uydum " sözü dürtünün akla olan olumsuz etkisine bir örnek olabilir. Dürtü bir duyguya bağlanıp sonra zihin tarafından çözümlenmesiyle kabul ve sakinliğe doğru bir ilerleyiş olanağı oluşmaktadır. Uyuşturucular, rahatsızlık veren kısırdöngü haline gelen duyguları dondurma ve saf dürtüyle bağlantısını oluşturmaktadır. Dürtüler hücrelerden geldiği için tek tek değil toplu halde ortaya çıkmakta ve güdülere dağılmaktalar. Güdüler ise birleşerek  daha az olan duygularda toplanmaktadırlar. Duygularımız ise döngü halinde zihinde sabitlenmeye doğru ilerler. Zihin hem duyumlar yolu ile hem de gelen duygu bilgileri ile canlıya eyleme geçme refleksine yöneltir. İnsanda ise amaç oluşturma ve plan yapma aşamasına yöneltir.    

Bitkilerin dürtüleri ayrı olarak incelenmesi gereken ilginç bir alanken diğer canlıların dürtü işleyişi daima kısa sürer ve aralıklıdır. İnsan toplu yaşamının verdiği gelişme ile dürtülerini tarih boyunca ister acıya maruz kalması ister acı çektirmesinin uzamasından hastalıklı keyif alsın çoğunlukla dürtülerin süresini hem uzatmış hemde sık kullanır olmuştur. Dolayısıyla dürtülerin uzun ve sık kullanımı bedende dürtülere ait bir hafızayı oluşturarak kalıcı etkiler bırakmış haliyle dürtülerin işleyişi sonucu doyum veya giderilmemesinin verdiği mutsuzluk, sıkıcılık, keyifsizlik halleri dürtülerin hafızaya taşınarak duygulanımların artmasına yol açmıştır. Tarım öncesi yaşamda dürtülerin ön planda olduğunu tarımla  daha düzenli yaşamanın getirisiyle duyguların geliştiğini düşünebiliriz.

Duyguların çokluğu ve değişimi aklı, zihni etkin olma haline taşımıştır. Kurallar, ilkeler, ölçüler, değişmeyeni aramıştır. dürtüler karanlıkta kalırken duygular görülür olmuş ve aklın öncülü haline gelmiştir. 

Dürtüler, güdülere, güdüler duygulara, duygularda akıla evrilmiştir. Otçul bir canlı, çevrede etçil bir canlının kokusunu aldığında durur. Koku duyumu almış, korku dürtüsünü (insanda korku duyguya dönüşecektir) tetiklemiştir. Koku zihne gitmiş hafızadaki tehlike sinyalini uyarmış ve korku dürtüsü oluşarak zihinde kaç refleksini harekete geçirmeye başlamıştır. Koku ile görme de gerçekleşince dikkat kesilecek ve yırtıcının kendisine yönelmekte olduğu bilgisinin kesinleşmesiyle kaçma hareketi tetiklenecektir. İnsana bir örnek olarak bir birey tanımadığı başka bireyle bir gece bir evde kalma olsun. Birbirini tanımayan iki birey karışık duyguları yaşayacaklardır. Belirsizlik bulunmaktadır. Zihin kendisine gelen tüm duyguların düzenin sağlamakta zorlanacaktır. Bu karşılaşmanın tehlikeli mi yoksa zararsız mı olacağı her iki birey tarafından emin olunamaz. Duyumlar(iletişim) dikkate alındığında algıların (iyi ve zararsız bir insan) izlenimi iyi olmasıyla zihin güven sonucuna varabilir. Fakat aynı durumda kötü örnekler hafızada bulunuyorsa (duyulmuş veya yaşanmış olaylar) Zihin duyguları sakinleştirme olasılığı azalır şüphenin tetiklemesiyle. Bu iki yabacı birey iletişimde kaldıkları sürece zihin ön planda olup duygular da sonra etkileşime girecektir. İletişim olmaz ise duyguların baskısı zihinde de şüphe oluşturacak bundan birey rahatsızlık duyacaktır. Duygular geçmişteki duyulan veya yaşanılan olayları hafızaya taşıyacak zihne karar verme olasılıklarını zorlayacaktır. Oradan ayrılmalı mı, kalmalı mı, tetikte mi olmalı, diğer bireyi kovmalı mı yoksa rahat olmalı mı. Bu duygu dalgalanmaları zihne bir karar verme baskısı oluşturmaya yönelmektedir. 

İnsanlığın ilkel dönemlerinde bunun gibi yaşantılar sık ve uzun halde bulunmakta idi. Günümüzde birey yabancı tanımadığı biriyle kalma olasılığını zihnen baştan ret eder. Bilinmezliğin çoğalması zihnin karar verme davranışını karasızlaştırmaktadır. Duygu karışıklığındaki bir bireyin kararları ve hareketleri karışmaktadır. 

Vicdan ise dürtü, duygu ve akıl birliğini, dengesini oluşturma çabasıdır. 

Dürtü tatmini, duygu yaşantısı ve akıl işleyişinde denge oluşturmak modern insanın en önemli çabalarından biri olmaktadır. Bu dengeyi oluşturmak modern insanın mutluluğunun referansı olabilir. Bu dengeyi kurmuş bir birey çevresinde gördüğü dürtü aşırılıklarına, duygu dalgalanmalarına ve saf akılcı olma yanılgılarına tatmin edici cevaplar verebilir. 

Belki de "gönül" denilen kadim bir olgudan söz ederken insandaki bu üç temel oluşumun dengesini her bireyin kendi içinde oluşturabilmesinden bahsetmektedir. Atalarımızdan gelen "doğalüstü" dürtü ve duygu yaşantı şekillerinin baskısına dayanarak ona hakim olarak aklın temsilciliğinde bir denge kurmaktan bahsediyor olabilir. 

Modern insanın mutsuzluğunun, can sıkıntısının, bulanımlarının, evrensel birliğe ulaşma çabasızlığının, ümitsizliğinin, doyumsuzluğunun, tatminsizliğinin, hükmetme isteğinin, sürüye uyma isteğinin, aklının hakkettiği işleyişine ulaşmayışının, ulaşmak istememenin kaynağında içinde gönül olgusunun oluşmaması, oluşturulmaması, güncel küresel işleyişe yön veren dürtüyü öne çıkarma odaklı teknolojiyi araç gibi kullananların buna izin vermemeye çalışmaları bulunuyor olabilir.

İnsanlar her türlü yaşantı seklini deniyor. Her türlü yaşantı şeklinin her olasılığını en az bir insan dolduruyor.
Dürtü, duygu döngüsü var. Merak, şaşkınlık, karışıklık, sakinlik, kızgınlık, korku, sevinç, üzüntü, hüzün, kayıtsızlık, yalnızlık, bu dürtü ve duygu döngüsü kaldırılamaz, yok edilemez ve engellenemez. Çünkü doğanın özünden gelen bir devinim hareketi, oluş ve varlık halidir bu.

İtki, dürtü, güdü, duygu ve akıl sarmalını teoriden pratiğe uygulama olanağımız bulunmaktadır.

Şöyle ki; İtki, hücre bölünmesi ve hücre ölümlerinin bedende genişleme ve daralma yaratmasını anlatır. Canlının ilk zamanlarında hücre bölünmesi ve çoğalması hızla ve sürekli olurken, hücre ölümleri azdır. hücrelerden organlara doğru ilerledikçe dürtüler aktif olur. Daha çok hücre oluştukça canlıdaki itkiler devam ederken çoğalması nedeniyle dürtüler aşamasına gelir. Başlangıç aşaması itki artık büyüme aşaması olan dürtü aşamasına geçmiştir. Organlaşmanın gelişmesi ile canlıda bir büyüme sınırı oluştuğunda güdüler devreye girer, güdü aşaması artık sadece içten gelen değil, dıştan gelen etkilere tepki verir hale gelir. Bu aşama canlının etki-tepki aşamasıdır. Bitkilerin dürtü aşamasında kaldığını söylesek de yeryüzüne büyük etkileri nedeniyle henüz onların asıl seviyesini henüz bilemiyoruz. Hayvanlar ise güdü aşamasında kalmaktadırlar. İnsan bu aşamaları geçerek güdüden sonra duygusal yaşama evrilmiştir. Duygularımız, güdülerimizin anlık ve hızlı çalışmasından uzun, yavaş ve birikimleri (hafıza) sonucunda oluşmuştur. Duygularımızda insan yaşantılarında (tarihsel süresince) yoğunluklu, birikim ve taşması sonucunda akılın oluşmasını zorunlu hale getirmiştir.

İtki tohum aşaması, dürtü filiz aşaması güdü ise tamamlanmış bedenin hem içe hem dışa etki-tepki aşamasıdır. Duygu insanda çocukluk aşaması akıl da yetişkinlik aşamasıdır. Duygudan, akıla geçmek süreci eğitimle hızlanmaktadır. Aklın keşfi, kendini oluşturan aşamaları (itki, dürtü, güdü ve duygu) dikkate alarak ve onların etkilerini anlamaya çalışarak insanın kendini tanıması ve diğer insanları da akıl ve mantığa uygun şekilde değerlendirebilmesi olanaklıdır. İnsan davranışlarının duygu etkisinde mi yoksa aklın gereklerinde mi olduğu bu tezimize göre kolayca seçilebilecektir. Psikolojideki bir çok sorun bu yolla çözülebilecek ve ruh sağlığının referans noktaları oluşturulabilecektir.  

Aklın öncüllerine etkileri

Akıl duygu ve güdüye etki edebilir. Duygunun sakinleşmesine etki edebilir. Güdülerin ise çözümlemesine yaparak güdülerin yönünü ve ilgi alanlarını değiştirebilir. Akıl, duygu ve güdüye etki edebilse de onları ortada kaldıramaz, gereksizce, disipline eder gibi bastıramaz. Anlam ve mantık yolu ile onları sakinleştirip mekan ve zaman yönünden yönetebilir. Güdüye bir başka akış yükleyebilir. Duygulara ise zaman ve mekan anlamları yükleyerek erteleyebilir, sakinleştirir, düzenleyebilir. 

Akıl dürtülerin ikamesini sağlayabilir. Onlara duyu yetileri yükleyebilir. Görme, duyma, tat ve dokunma ikamelerinin çeşitlenmesiyle dürtülerin tatmininde yeni ve zararsız yollar, seçenekler oluşturabilir.

 Akıl, itkilere bugün bildiğimiz genetik bilimiyle etkilerde bulunmaktadır.

İtki, dürtü canlının içsel sürekli gelişimidir. Güdü kısa ve hızlı olup içe ve dışa etkileşimli. Duygu kişinin ilişkilerinde (kendi ve diğer ile). Akıl ise insanlarda ortak akıla ve evrenin nesnel halini anlama ve kabulüne ilerler.      

Aklın Sarmalı (itkiden akıla)

Tablomuzda en altta itkiler tüm canlılarda bulunmaktadır. Doğum ve oluşmayla süreci başlayan itki canlılığın temelinde bulunmaktadır. Büyüme ve korunma amacıyla hareket eder. Dürtüler gelişmiş itki olarak daha fazla kapasiteye sahiptirler. İtki hücrede bulunuyorsa dürtüler doku ve organlara doğru gelişme gösterir. Duygular ise dürtülerin büyümesi, birikmesi büyüme sınırı üstü bedenlenmeyi tamamlamış canlılarda hafızada ve tüm hücre, doku ve organlara etki etmeye başlama sürecidir. Duygu organlarda ve hafızada birikmesi, sık yaşanmasını insanda fark ediyoruz. İnançlar ve yaşam bilgilerin birikmesi ve yeni nesillere aktarılması insanın kendisine dıştan bakma özelliğini kazandırmasıyla akıl, zeka belirtileri güçlenmeye başlıyor. Davranışlarına toplu yaşaması nedeniyle ahlak, yasa, kural geliştirmeye başlıyor. Toplumların birbirini yok etme denemelerinin duygularda acı verici olması ve hafızada kin olarak bulunması tarih boyunca insanların buna bir çok çözümler üretme için akıl geliştirme çabaları ve inançların etkinliği toplu yaşayabilmenin uyumunu gerektirmiştir.

Duygular birikip harekete geçilmesi davranışlardaki kısır döngüler oluşturması nedeniyle duygular üstü bir güce gereksinimi doğurmuş bunu da inançlar tamamlamıştır. 

Duyguların etkileri hem bulaşıcı hem de sürelidir bireysel ilişkilerde. 

İntikam ve öç duyguları efsanelere, mitlere ve sonunda inançlara yönelerek tatmin bulma yoluna gitmiştir. O nedenledir ki medeniyetler arasındaki eskiden kalmış öç ve kin hesapları bir kötü liderin kıvılcımıyla canlanabilmektedir. Geçtiğimiz yüzyılın iki dünya savaşlarının altında belki de bu birikmiş kin, nefret ve öç duylarının birikmesi veya kapanmış yaraların açılması vardı. Eğitimde tarih bölümlerin girişine " Bu kapıdan kindar veya kin, öç, intikam duygularının kıvılcımını yayacak kimse girmesin " yazısı asılmalıdır. Günümüzdeki post-modern çabalarının karışıklığı bu toplumsal intikam, öç ve kin duygularının ortaya çıkmaması için bir bağışıklık oluşturmaya yönelik küresel bir refleks de olabilir. Uluslar arası ilişkilerde başarı sağlanmak isteniyorsa tüm tarihsel kin, öç ve intikam birikimlerinin karşılıklı bırakılması gerekmektedir. Hem inançsal, hem ırksal olarak tarihi bu kötü duyguların akıla yansımış yanlış tutumların etkinliğinden karşılıklı anlaşmaya varılarak vazgeçilmesi ve tarihte olan tarihte kalır yaşanan yeniler ve ilkeler biziz denilerek küresel barış sağlanabilir. 

Bilim oluşmasını sanat, uzmanlık ve felsefe hazırlamıştır. Bilim doğa yasalarının ilkelerini keşfederek bir değişmeyen bulmuştur. Artık akıl kendini sığınacak güvenli bir limana ve sağlam bir bilim gibi çıpaya sahip olmuştur. Bu güvenli limandan evren hakkında bir çok bilgiye ulaşırken toplum hayatı, doğa ve insan, evren ve canlı gibi konulara tümel bakabilecek sanat, edebiyat ve uzmanlık alanları devam etmektedir. 

En son durağımız, aklın delirme ile deha olma haline ince bir çizgi halinde bulunan en uç noktası olan felsefedir. Çıldırma ile dahilik arasındaki ince çizgiye her alanda ulaşma olanağı bulunurken. Şartlar, ilgi alanları ve yöntemler üzerine düşünmeler ve çalışmalar inanç, sanat, edebiyat, uzmanlık, bilim ve felsefe alanlarından herhangi birinden oluşabilmektedir. Bilgilerin dünya dışından geldiği tek tezi sadece astronomi biliminin ilgi alanındadır. Bu bilimin dışında hiç bir alan dünya dışından bilgi geldiğini iddia edemez. Tüm deliler ve dahiler kaynağını yaşadığımız toplumdan, tarihten, doğadan ve dünyadan yani mevcut bilgilerden almaktadırlar. 

Güneş sistemimizde itki güneş, dürtü dünya, güdü canlı, duygu ve akıl ise insandır. 


4 Eylül 2020 Cuma

Şüpheciliğin Kaynağı

Canlılığın bölünmüş evrelerinde başlar şüphecilik. Yani varoluşta. Ben kimim sorusunun bulunamayan cevaplarında devam eder. Ben cenin miyim, bebek miyim, çocuk muyum, genç miyim, yetişkin miyim, yaşlı mıyım diye. Hepsi miyim, belki de hiç birisi değilim. Geçmişin devamıyım. Yeni bir ben miyim, yoksa okyanusta bir damla mı. 

Düşüncenin Üst Sınırı

Endüstri devrimiyle başlayan ilk modern zamanlar birinci ve ikinci dünya savaşıyla gelişen evrensel olma potansiyelini durdurmuş, insanlığın adeta elinde bir bomba gibi patlamıştı. Tekrarın olmaması için bir çok önlem alınmasına karşın kapitalizmin antitezlerinin denenmesi çabaları iki kutuplu dünya görüşü ile tarihsel diğer tüm değerleri, kültür birikimlerini alt üst etmişti. Amaç buydu. Yeni dünya düzeninin ilk adımlarına yeni tez ve antiteziyle başlamak. Küreselleşme fark edilmiş önceleri pek birbirine bakmayan dünya ulusları iki dünya savaşı felaketi ve iki zıt yeni dünya yaşamı örneği ile birbirlerine bakmaya başlamıştı. Felaket sonrası (dünya savaşları) işbirliği, anlaşmalar lobisi insanlığın düzenli tarım toplum düzenine geçerken birden krizler ile galip devletler iki zıt dünya görüşü avcılık ve toplayıcılık kültürüne çark ettiler. Neden. Çünkü potansiyellerini gördüler ve kullandılar. Avantajlarını heba etmek istemediler. Kapitalizm ve sosyalizm bütün denemelerini yaptılar. Ortak zemin olan teknolojide birleştiler. Teknoloji artık tüm yönetim ve yaşam şekillerinin belirleyicisi olarak kendisini göstermektedir. Bulunduğumuz ve bundan sonra da insanın üstüne uzaya açılma, yayılma dışında bir yenilik ortaya koyamayacağı bir teknoloji çağındayız. Dünya üzerine ne kadar durursak duralım. Eski yaşamı yenileme ve tekrarı üzerine olacak gibi görünmektedir. Teknoloji olarak her yeni keşfimiz bizi uzaya itme potansiyeli taşıyacaktır. Bu teknolojiyi dünyaya uygulamaya ısrarımızda içe dönüş ve sorunları çözme, aynı hizaya gelme, ayrı düşüncelerin birleşmesi, aynı yaşam tarzları olarak sonsuz tekrarların içinde doğru gittiğimizi fark etmemiz olasıdır. Canlılık ve doğa içinde insanın potansiyeli, görevi ve sınırları ortaya çıkmış ve böylelikle düşüncemizin üst sınırlarına gelmiş olacağımız görülmekte madde- enerji diyalektiğinin ışığında. Biraz iddialı ve abartılı fikirler gibi görülebilir, olabilir. Belki benim düşüncemin üst sınırı olabilir. Eğer üst sınır buysa artık geri dönmeliyim, dünya yaşamına, insana, canlıya, yaşama, topluma, ilişkilere, bilime, inanca, sanata. Bunu yaparken yine felsefe ile yapmalıyım. Sanat ile yapmalıyım. Fikirlerimin, görüşlerimin yanlış mı doğru mu olduğunu tartmalıyım, kıyas etmeli, ters düz etmeli, kültürlerin tez ve antitezlerinden yeni sentezlere ulaşmalıyım. Tekrar ve tekrar fikirlerimi sınamalıyım yeni görüş açıları  sezgiler de çağrışımlarda döngüler de. 

Düşüncenin üst sınırı olabilir ama düşüncelerin üst sınırı henüz yok gibi. Sınır görününce akıl geriye bilmediklerine görmediklerine düşünmediklerine tekrar yönelir, bildiklerini tekrar gözden geçirir. O sınıra tekrar gelmek için. Açılmayan kapı, cam, aşılamayan duvar, deniz için geriye dönülür bir süre sonra belki de o aşılamayan sınırı yeni hal ile karşılamak için. Yine mi olmadı, yine geri dönülür ve kaderimizin döngüsü ile yüz yüze geldiğimiz gerçeğini kabul edene kadar. 

Bölümlerden şüphe edilebilir ama bir döngüden asla şüphe edilemez.


30 Ağustos 2020 Pazar

Enerjinin Yeni Tasarımı Üzerine Deneme

 Elektrik enerjisini +, - ve nötr diye yorumlamamızın ömrünü tamamladığına inanıyorum.

Yeni varyasyonlar denenmelidir. 

(-+)5 -(+)4 -(+)3 -(+)2 -(+)1  0  +(-)1 +(-)2 +(-)3 +(-)4 (+-)5

Enerji yalın olarak bulunmaz. Biz teknoloji ile onu yalınlaştırabiliriz ancak. Yukarıdaki bir enerjinin geniş varyasyonlarının tahminidir. Enerji ışığın yüksek potansiyelini içermekte olduğuna göre neden ışığı yedi renk seçerken enerjiyi iki zıt ve bir nötr alma sınırında duralım. Birbirinden ayrı olarak söylenen enerji biçimlerinin iç içe olduğu neden saptanamasın acaba fizik bilimi keşfedildiği laboratuvarları bilim dünyasına bilineni çok azını mı sunmaktadır. Bilimin tarafsızlığının kalmadığına işarettir bu olanlar. Okullarda ders olarak okutulan fizik bilgilerin hangi zamandan kaldığı bilinen bilgi ile öğretilen bilgi arasında ne kadar bir açık olduğunu gösteren bir istatistik çalışması bulunmakta mıdır ?  

Enerjiye ait bilgilerin tamamı bilim literatüründe bulunmakta mıdır ? 

Yoksa keşfedilen ile sunulan arasındaki uçurum şaşılacak kadar büyük müdür ? 

Enerjinin keşfi ve kullanımının yolu insan yaşantısının kolaylaşmasından uzaya açılma yoludur. Mevcut enerji bilgisinin insan bedeni üzerine kullanılmaya çalışması kısır döngüyü ve ticari tıkanmanın göstergesidir. Enerjinin canlıyı uzaya taşınması gerekmektedir. Dünyadaki kalan ve artan her enerji "içe çökme" davranışının işaretidir ve sorun içerir.

Enerjinin daha fazla depolanma  ve yeni enerji türlerinin oluşturabilme olanaklarının olabileceği tahmininde bulunmak ütopik olmamakla birlikte bu hedeflerin başarıldığında büyük fayda ve büyük zarar verme potansiyelini yönetme zorluğu da olacaktır. 

Enerjinin depolanmasının temelinde onun içeriğinin ve oluşumunun detaylarında olduğudur. Enerjinin ayrıştırılarak depolanması ve kullanılmak istendiğinde birleştirilmesi yoluyla olacağı ortadadır. 

Yeni enerji türlerinin oluşturulması ise evrensel enerji türlerinin madde oluşturma potansiyelinin keşfedilmesi ile olabileceği dolayısı ile güneş ve enerjisinin oluşum, gelişim ve bitiş süreçlerindeki enerji- madde etkileşimlerinin temellerinde aranabilir. 

Zaman + dinamik (hareket) + enerji - statik (durgun ve tutulmuş enerji) + atom + madde

Enerji + madde + (enerji+madde) + yeni enerji + yeni madde (enerji ve madde çoğalması ve yayılması)

Y.enerji + Y.madde + canlı + insan+ canlılığın evrene yayılması.

Bu tezimize göre madde enerjinin tutulması, durgunluk halidir. Enerji dinamiktir. Madde statiktir. 

Canlı hem dinamik hemde statik özellik taşır. Madde kendi içinden hareketle dışa etkiden yoksundur. Onu harekete geçirecek olan başka bir enerjisi dolmuş bir madde ve enerjinin taşma hareketidir.  

madde+ enerji + canlı+ hareket (büyüme ve yer değiştirme) + etki-tepki + tür artması + yayılma ve genişleme + zeka (enerji ve maddeyi bilme, etki etme ve kullanma)+ canlıyı evrene yayma ve genişletme görevi (insan).

Toplum, doğa ve dünya etkileşimleri

Dünya maddedir ve enerji yüklüdür. İç ve dış enerjisi onu güneş etrafındaki dönüşünü belirlemektedir. Eğik olarak dönemsi ve mevsimleri oluşturması canlılığın etkisi ile olmuştur. Canlılığın madde ve enerjisinin yanında kendi iç enerjisi ve dıştan gelen enerji ve maddelerden şekillenen bir varlığı bulunmaktadır. Bu üç etken dünyadaki oluşan hareketliliğe etki etmektedir.

Teknoloji bilgisine ulaşan insan bu üç etkene olumsuz etkilerde bulunursa dengenin bozulmasına neden olabilecektir. 

Olumsuz bir etken olarak;

* Dünyanın dönme hızı ve şeklinin değişimi

   * Karaların ve denizlerin hareket değişimine

   * İklimlerin değişimine.

   * Volkanik ve deprem olaylarının değişimine

   * Canlıların yeni dönem mutasyon hareketlerine

Yol açabilir.

Karamsar olmamak için iyi bir neden.

İnsanlık tarihi aklın ve ilişkilerin gelişim tarihidir. Acı, trajedi ve kaoslar olsa da sonuç hep ilerlemedir. Amaç teknolojiye ulaşmaktı. Şimdi görüyoruz ki teknolojiye ulaşma nedenimiz dünyayı kuşatmış olan canlılığın çok büyük bir sıçrama yaparak dünya dışına çıkıp evrene yayılma amacı için biz insanlara verilen görevmiş. Bu amaç dışındaki bütün bilgilerimiz sadece daha iyi yaşamamıza hizmet etmektedir. İyi yaşam isteği zaten insanlık tarihinin en önemli görünen amacı olmuştur. 

Kötü amaçlı insanlar zarar verebilme sınırlarını her test ettiklerinde test sonuçları hep kendilerine geri gelecektir tüm zararlarıyla üzücü olan başka insanların da bunda zarar görmesidir. Örneğin iklim değişimlerine her olumsuz etki geri tepecektir. Ama sadece o zararları veren kesimlere değil, diğer binlerce hatta milyonlarca insana olumsuz etkilerde bulunarak. 

Bireylerin özelliği başka bireylerden aldıkları, topladıkları, öğrendikleri bilgi ve yaşam şekillerine kendi yorumuyla geri vermesinden kaynaklanmaktadır. Dahiler ve dehalar hep bilgilerini yine insanlıktan alıp geri işleyerek vermişlerdir. 

Canlılık varlığını koruma ve sürdürme davranışını kendi oluşturduğu doğa içinde ortaya koymaktadır. Gök taşlarının, kozmik ışınların, radyo ve radyasyon dalgalarının bize getirdiği, gönderdiği madde ve enerjiden başka bir mesaj ve anlam yok. Şu an evren bize sadece madde ve enerji mesajı vermekte. 

Evrenin tümü madde, enerji ve bu ikisini etkileşimleri, bağlantıları, yeni madde ve yeni enerji oluşumuna doğru ilerleme üzerine görünüyor. Biz insanların da sınırı teknoloji ile şekillenmiştir. Bu sınır bilgimizin temelinde değişiklik yapabilirsek ilerleyebilir. Bu gün eriştiğimiz bilgi sınırı bizi teknoloji olarak belirlemiş görünmektedir. 

Evrenin gerçek gizemini çözme yolundaki en son sınırımız olan teknolojinin önünde aşılamayacak devasa bir uzaklık(evrenin büyüklüğü), devasa büyüklükte madde ve enerji miktarı (galaksiler) durduğu sürece kaderimizin canlılığa yol açmak, onu bir adım öteye (dünyadan çıkış) yayma göreviyle sınırlı kaldığı gerçeği karamsarlık ve umutsuzluk sayılabilir mi. Belki de  kaderimizin sınırlarını bilmek daha iyi yaşamamız için de gereklidir. Tıpkı uzaya ilk çıkışların yapıldığı geçen yüzyılda bir bireyin ancak torunlarının oraya gideceği kaderini görmesi gibi bir sınır bu. 

Tabi ki bu teorilerim belki de benim düşünce sınırlarımla ilgili olabilir. Bunu bilim ve yeni düşünce şekilleri yanlışlayabilir veya doğrulayabilir. 


27 Ağustos 2020 Perşembe

Felsefenin Pratik Adımları

 

1.     *  Sağlıklı olma, gençliği, çevikliği dinamikliği koruma.

2.     *  Sorunlara hazırlıklı olma ve onları çözmeye, çözümleme tavrını besleme.

*  Sorunların kaynağını nedenini görme anlama ve çözümlemesini yapma. Şiddete ve strese yönelten tahriklere kapılmama.

 

3.     *  Hareket ve edimlerin görünen yönlerini kavramlarla bağlantısını bulmaya, kurmaya, denemeye zihinsel çaba harcamak. Günlük ve basit olayların sonuçlarının kavramlarla bağlantılarını saptamaya, oluşturmaya zihinsel ön çalışmalarını yapmak.

4.    *   Olay, nesne ve ilişkilerin kavramsal boyutlarına ulaşıldığında çevreye görünenlerin yaşananların temel unsurlarını anlaşılacak basitlikte kişilere göre şekilde yansıtmak, aktarmak ve tavsiye önerilerde bulunmak, kendisine yapılan önerileri tavsiyeleri, fikirleri dikkate alarak değerlendirmek, temel unsurlarına ait zihinsel görüler de bulunmak.

5.     *  Olaylara kendimizce değil, bir de dışarıdan ikincil, tarafsız ve nesnel olarak bakabilmeye çalışmak.  Öznel, bilimsel, inançsal ve toplumsal (sağduyu) bakışlarla gözden geçirmek. 

6.     *  İnsanların yaşamlarını yönlendiren etkenleri belirlemek.

a.     Tutunma : Canlı yer çekimine karşı yere tutunur. En belirgin tutunma bitkilerde görülür. Hareketli canlılar ise varlık konumlarını yer ile birlikte yan ve üst bölümlere haliyle diğer nesne, olay ve canlılara tutunma gereksinimi içindedir. İnsanların ana tutunma şekilleri:

Aile, iş, varlık(ekonomik), yetenek, özel ilgi alanı, inanç.

b.     Tutum : Canlının çevresine karşı varlığının devamı için bir pozisyon içinde olması gerekmektedir. Tavır oluşturması gerekmektedir. İnsanın ana tutum şekilleri.

* Savunma : (içe dönük, sınırlarını belirleme, koruma duvarları oluşturma, kaza, olay ve insanların tehlikeli olma hallerinden korku duyma, sakin ve durgunluk ana unsur olarak aynı mekanlarda bulunma çabası, anlaşma ve barış çabası yoğundur. Enerjisi düşük, hareketi azdır. Bu insanlar uzun yaşamaya meyillidir. )

* Saldırı : (dışa yönelik, sınırsızlık, hızla mekan değiştirme, çok insan tanıma, çok olay ve ilişkiler yaşama arzusu, enerjisi yüksek, hareketi fazladır. öfkelenme, zıtlaşma, tartışma, kavga, üstün gelme veya altta kalma seçimini zorlama vardır. Bu insanlar kısa yaşamaya meyillidir.)

* Dengeli : Saldırı ve savunma tutumlarını dengede tutma özelliğini ve yapısını kendinde taşıyan insanlar. Bu insanlar uzun yaşamaya meyilli olup, kaza, olay ve ilişkilerin biçimi ve şekli ömrünü belirleyici olur.

Daha bir çok felsefenin pratik adımları arttıkça mistik ve astrolojik beslenmelerin  gerçekçi olmayan, geçici doyumunda ki bütün yolların felsefeye çıkmasına şaşırmamak gerekmektedir. Mitler, mistik, meditasyonlar, fallar ve astroloji  bilgileri felsefe öncesidir yani felsefenin öncülüdür. Felsefenin de bilimin öncülü olması gibi. 

       

 

 

 

 

 

 

 

 

 

19 Ağustos 2020 Çarşamba

İnsan Doğa ve Dünya - 6 (Enerji - Madde diyalektiği )

 Canlılık madde ve enerji dengesi için oluştu ise diyalektik açılımlarımızın kaynağı ve temeli bu teorimizin yansımaları olacaktır. 

Evren canlıya hareket etmesi devinim içinde olması kaderini yüklemiştir. Canlılık kendi içinden başlayan devinimi ile evrende yayılma ve varlığını sürdürme potansiyeline sahip bulunmaktadır. Varlığını sürdürme ve yayılma nedeni için her mekan ve şartlara uyumu için kendini çok çeşitli türler ile sayısız olasılıkların denemesini yapacaktır. Dünyayı kuşatmış olan canlılık dünya dışına nasıl çıkacağı klasik koşullarda cevabı bulunmayan bir soru idi. Dünya dışına çıkabilme olanağının cevabını enerji ve maddeyi kullanabilecek kadar akıl verilmiş olan insan ortaya çıktı. Bu aşamaya gelene kadar insanın yaşamı bu yeni görevine gelene kadar kendi içinde geçirmiş olduğu madde enerji diyalektiğinin görünümleridir. Ayrılıklar, birleşmeler, savaşlar, keşifler tarihteki tüm olayları canlılığın madde enerji diyalektiğinin ürünü olan canlılığın son halkası insanda tamamlanıyordu.

Savaşlar hem hareket hem çarpışma amacına hizmet ediyordu. Bizler fetih, genişleme, yayılma gibi önemli bulduğumuz kavramlar canlılık doğası için madde enerjinin devinimlerinin canlı tarafından yerine getirilmesine hizmet etmektedir.Barışların uzun, savaşın kısa sürmesi ise asıl görevimiz olan dünya dışına canlılığın yayılması hizmetine biraz daha yaklaşmamız anlamına geliyordu.

Madde + Enerji = Canlı

Canlılık, madde ve enerjinin bir varlıkta buluşup evren fizik yasalarına edilgenlikten etkinliğe geçişidir.

Canlılık dışarıdan aldığı madde ve enerjileri kendi içinde sentezleyerek evrene fiziksel etkilerde bulunarak madde ve enerjiyi geri vermektedir. Tıpkı yıldızların doğumu ve ölümüne kadar kendi içindeki madde enerji döngüsünün sonucunda uzaya ışık yayması özerkliği gibi canlı formu daha küçük ama çok sayıda madde enerji özerkliğinin etkilerini vermektedir (Şimdilik yerkürede ).

Diyalektik görüşümüz bilimle ve inançlar ile uyumlu olup bakış açısı ve ele alış açısı olarak felsefiktir.

Eleştiri ve bilimsel gelişmelerin ışığında yanlışlamaya açıktır. 

Aklın sınırı madde ve enerji kullanımı sınırına kadar gidebilecektir. Evrendeki her madde ve enerji konusundaki bilgiye ulaşabilecek olması onu kullanması ile ilgili kendisine verilen görevle ilgilidir. Önce yerkürede enerji ve madde kullanımında uzmanlaşacak sonra canlılığın yerküre dışına yayılmasındaki ana görevini yerine getirecektir. Bu amacına yönelmedikçe kendi içine dönmeye ve sorunlarınla uğraşmaya, onlara çözüm aramaya devam edecektir. Bu davranışında ulaşacağı en son durum her insanın enerji madde kullanımındaki üst bilince ulaşmasını sağlamak olacaktır. Aydınlanmanın yeni tanımı madde enerji kullanımı bilgisini bilmek, bu üst bilince ulaşmak üzerine olacaktır. İnsanın varlık nedeni, sonsuzluk içerisindeki başlangıcını düşünebildiğimiz doğanın sonunun nereye uzanacağına ait bilgisine henüz ulaşamayacağımız sonlu olabileceği tahmininizin içinde sonlu doğa içinde sonlu insan varlığı sınırlı ve sonlu olacağıdır. 

Nefes ile doğanın içinde ve yapışık haldeyiz. İster korunan fanus olsun, ister doğanın karnında olsun kopmaz bir bağ içinde olduğumuz gerçeği unutulmamalıdır.

Suya olan ihtiyacımız onun alternatifleriyle giderilmesi olanağının olmadığı da ortadadır.

Beslenme konusunda ulaşabileceğimiz en üst nokta canlıdan beslenmeyi bırakıp kimyasal ve mineral bazda beslenme aşamasına geçebilmemiz olacaktır.

Toplum olarak madde ve enerji bilgisi ve kullanımı konusunda eğitimin ana konusu olarak yetişen yeni nesiller toplum düzeninin sürekliliğini sağlama ve uzaya açılma yollarının çoğalması hedefinde ortaya çıkarak yasa, ahlak, iletişim, ilişkiler, davranışlar vb. konularında bir çok konunun çözümüne kaynak ve temel olarak madde ve enerji dengesinde, kullanımında ve canlılığı yerküre dışına çıkarma ve yayma görevinin ilkeleriyle oluşturabileceklerdir.

İnsan canlılığı evrene gezegenler üzerinden yayarken her uğradığı gezegende yanında getirdiği canlıların hızla mutasyonu şahit olma olasılığı bulunmaktadır. Buna şahit olurken aklın ve bilgisinin ne kadar az ve aciz kalacağını anlarken yayma göreviyle varlığının da sınırlarına geldiğini de hissedecektir. (Bilim kurgu filmlerine konu olabilecek iddialı bir teori😁).

Bitkilerin, mikroorganizmaların yeni gezegen şartlarında nasıl bir mutasyon geçireceğini bilim ve akıl kestiremez. Çünkü insanın görevi yaymaktır. Yerküremiz dışında insan canlılık üzerine yerküredeki konumunu koruyamayacaktır. Acı ama gerçekçi bir durumdur teorimizin ışığında. 

İnsanın ideası teknolojidir. Teknolojinin aşamaları insanın hedefinin uzay olduğunu işaret etmektedir. Teknoloji ve uzay insan aklı ve biliminin sınırlarını da belirlemektedir. İster hız ister büyüklük isterse de uzaklık unsurlarının belirlediği bir sınırdır bu.

Varlığımızın sınırlarını görmek kaderimizi görmektir. İnsan zihni evrendeki büyük hareketi anlayabilecek yapıda olmasa da tahminler ileri sürebilir. Görünenden görünmeyene doğru ilerleyen mantıklı tahminler. 

Mevcut bilim-kurgu eserleri hep dışarıdan gelecek yaratıkların insana canlıya ve yerküreye etkileri üzerine konular oluşturdular. Asıl içimizden yani canlıların uzayda değişime uğrayacağı tezleri daha gerçekçi ve ileriye doğru daha işe yarar teoriler içerebilir.

Madde- Enerji diyalektiği teorimize göre cevaplanması gereken önemli bir soru durmaktadır. İnsan uzaya canlılığı yayma görevine başladığı ve ilerlediği zaman (en az beş yüz-bin yıl sonra) varlığının sonunu keşfettiğinde dünyadaki yerinde kalmayı kabullenebilecek midir ? Bu soruya olumlu bir cevap verebilmesi için dünyadan ayrılırken bıraktığı gibi bulmalıdır. Çünkü uzaya yayılan canlılık türleri artık geri dönmeyi hem planlayamaz hemde onların geri dönüş amaçları oluşamaz. İnsan dışındaki doğadaki tüm canlılar yeni gezegenlere uyum mücadelesine girişecek var olmak için tüm yeteneklerini kullanacaklardır. Bunu yaparken ortama göre tahmin edilemez değişim ve dönüşüm yaşayabilirler, bu ortama uyum çabaları insanın nefesinden başlayarak besinlerine doğru uzanan ölümcül bir tempoya dönüşebilir. Bedenimizdeki ortak yaşama katılan organizmalar ortaklığı bozup anında bizlerin yaşamına son veren cellatlara dönüşebilirler. Bitkiler birden metan alıp sülfür veya başka gazları ortama sürebilirler. Hidrojen soluyup azot üretebilirler. Bu olasılıkları bilim araştırmalıdır insanın gezegenleri evleri yapmaya çalışmasından önce.

5 Ağustos 2020 Çarşamba

Resimlerin Düşündürdükleri



Bir Ağustos böceği çam ağacının gövdesinde. Bedenin renklerini baştan aşağıya çam ağacının rengine uyarlamış. Amacı avcılarından korunmak, görünmez olmak, gizlenmek.


Bir ay ömrü var. En geç eylül ayının sonlarında yaşamı bitecek. Su ve yiyecek peşinde koşmuyor. Onları aramayı, varlığını koruma davranışını bırakmış durumda. Su ve yiyecek bulsa belki daha uzun süre yaşayabilecek. Ama o artık bunlardan vazgeçmiş. O zaten, uzun süre (8-10 yıl) toprak altında gelişimini tamamlama süresince yaşadı. Topraktan çıktığı beden elbisesini bırakarak uçma potansiyeli ile ağaçlarda dolaşmakta. Gece ve sabah zamanları havadaki nemden suyunu, kokulardan, polenlerden gıdasını almakta. Az su ve yiyecekle varlığını devam ettirmekte. O nedenle yavaş ve az hareket etmesi gerekmekte.


Toprakta yaşıyordu. Yeryüzüne çıktığında artık o bir müzisyen bir aşık. Hem müzik çalıyor, hem aşkını arıyor. Rakipleri var, avcıları da. Varlığının tek amacı, içinden gelen içgüdü ile neslini devam ettirmek.

 
Üzerinde durduğu ağacın gövdesinde hareketsiz duruyor. Avcılarından korunmak için bu gerekli. Ne kadar çok hareket ederse fark edilme olasılığı artacağını bilmekte. Yanına gelen karşı cinse doğru giderken yavaş ve yan hareket etmesi ondan, fark edilmemek.


Ağaç gövdesinde sabit dururken ona dikkatli baktığımızda üzerinde bazı desenler ve imajlar görülmekte. Bu imajlar bize yabancı gelmeyen, çok tanıdık gelen şekiller halinde görünmekte.

 
Aslan başı figürü

Ağustos böceğinin üzerindeki desenler dikkatli baktığımızda altta aslan gözü, burnu, ağzı ve yeleleri imajı dikkati çekmekte. Göz miktarı üç adet farklı şekillerde olduğu fark edilmekte. Kenarlara yakın olan gözler küçük olup ayaklarının gövdeye birleştiği ve kanatlarının gövdeye bağlandığı yerde bulunmakta. İkinci gözleri ise bu gözlerden gövde merkezine doğru santimlik ilerisinde. En son gözleri ise kaşlarının arasına kısılmış saldırıya hazırlanan bir anı tasvir eder gibi sanki. Ufak gözler uzaktan bakıldığında, orta gözler biraz yaklaşınca, kısık gözler ise daha yakına gelince fark edilmekte. Ağustos böceği uzak, orta ve yakın mesafelerde farklı imajlar sunmaktadır adeta. Aslanın çene ve diş figürü de bu mesafelere uyumlu oluşmuş gibi.

Kral, vale yüzü ve yılan dişi figürü 

Aslan başı figürü alt bölümde bulunurken onun üstüne bir kral veya prens figürü fark edilmekte.  Ağustos böceğin gözleri bir kral tacının süsü gibi üstte durmakta adeta. Tacı giymiş bir prens veya kralın gözleri görülmekte iki yanda. Gözlerde öfkeli bir bakış var, çatılmış kaşlar ise bu imajı güçlendirmekte.Gözlerinin arasında belirgin ince ve uzun bir burun imajı göze çarpmakta. Ağız figürü ise ağzını açmış, dişleri ile tehdit eden korkunç bir yılan şeklinde. 

Baykuş ve şahin bakışı figürü

Ağustos böceğin gözleri gövdesinin arkasına doğru ilerlediği için ona baktığımızda sırtındaki oluşturduğu çeşitli figürler ile onun sanki ağaca sırtını verdiği ve bize yüzü dönük bakmakta olduğu  izlenimi doğurmaktadır. Bu dikkat çekici gözleri dikkate alır isek bir şahin ya da bir baykuş figürü ortaya çıkmakta.

Ağustos böceği, aslan, vale, yılanağzı, baykuş ve şahin bakışlarını nasıl bilebilir ve imajını oluşturabilir?

Oluşturduğu imajlar rastgele mi oluştu, yoksa özellikle mi oluşturdu ? Kendini savunmak amacında olduğu açıktır. Bunu yaparken neden bu figürleri kullansın. Aslan, kızgın vale ve tehdit eden ağzı açık dişlerini gösteren yılan figürünü biz insanlar öyle görürken onların diğer avcıları olan kuşlara nasıl görünmektedir ? Karışık ve iç içe figürlerin insana ve kuşlara farklı imajlar olarak mı görünmektedir?

Ağustos böceği kendisinin düşmanı ve avcısı olan hayvanları tasvir etmiştir adeta. Kuşlar, kediler, yılanlar avcısı ve düşmanı iken en son insanı da düşmanlar listesine aldığı görülüyor. Düşmanlarının figürlerini bedenine yansıtarak adeta onlara bende sizin gibiyim ve rakibiniz olarak tepkim savunmam hazır mesajı vermeye çalıştığını tahmin edebiliriz. İnsan figürünü neden vale, prens, kral halinde oluşturmuş olabilir. 

Ağustos böceği düşmanlarının imajını oluşturup kendine savunma şekli mi oluşturdu acaba. 

Öyle görünüyor.

Düşmanlarının saldırgan, korkunç ve gergin hallerini seçmesi bir rastlantı olmasa gerek.




Canlılığın evriminde canlıların sadece ortama uyum değil aynı zamanda karşılaştıkları hayati tehlikelere karşı savunma geliştirdikleri bilinmektedir. O nedenle evrimi hem uyum hem de savunma şeklinde anmalıyız.
Savunma şekillerinin temelindeki oluşum avlanmaktan veya tehlikeden kurtulan canlı bunu hafızasına ve dolayısıyla dna'sına kaydeder. Dna dizilimleri o kayıtların etkisiyle dizilimine öncelik verir. 

Canlılığın tarihine ait doğal kayıtlar teorisi

Canlılığın ilk zamanlarından günümüze kadar en az değişen ama en çok türü bulunan bitkilerdir. Bitkiler  hava basıncı, rüzgar, ısı  gibi doğal olayları algılamaları yanında diğer canlıların hareketlerini, ısılarını ve seslerini de algılamaktadırlar. Bitkilerin dna'larında eskiye ait kayıtlar ve hatta tüm yaşayan canlıların geçmişlerine ait kayıtlarının dna'larında bulunma olasılığı bulunmaktadır. Eğer bu gün bunu çözemiyorsak teknolojimizin yetersizliğindendir. Ya da buna ait bilgiler gizlenmekte de olabilir. 

Bunu bilim açıklayacaktır. Bununla ilgili çalışma yoksa yapılmalı var ise de açıklanmalıdır. 

BBD Yöntem ve Uygulamaları - 134

Günaydın, değerli sağlık sever dostlarım. Bugün ülkemiz Türkiye 'nin " Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" dır.  Bayramınızı ku...