26 Ekim 2020 Pazartesi

Estetik'te Güzellik Olgusu

 Güzellik, estetiğin önemli bir parçası olup onun belli görünümlerinde ortaya çıkan bir özelliğidir. 

Güzel olup da estetik değildir diyemeyiz.  Estetik ama güzel değil diyebiliriz. Çirkinlik ise insan kültürünün tanımladığı, doğanın ise yaşam olasılıklarından biri olarak ortaya koyduğu bir tanımdır. Çirkinliğe güzellik yoksunluğu diyemeyiz doğaya göre çünkü çirkin diye tanımladığımız canlı türü, içinde yaşam estetiğini barındırmaktadır özünde.

Estetiği yaşamın farklı gelişim potansiyel özü olarak ele alırsak, güzelliği bu gelişim ve olasılıklar içindeki görünür, duyulur ve algılanır ( tümel olarak dokunma, temas, karşılaşma) olma halleridir diyebiliriz. 

Çiçekler neden güzel koku yaymaktalar ve renge bürünmekteler. Kendi türlerinin karşı cinsine karşı mı yoksa aracı olan diğer canlıları davet amacıyla mı şu an davet olduğunu biliyoruz. Çiçekler bu güzellikleriyle böcekleri aracı etmek ve diğer canlıların kendilerine zarar vermesini azaltmak üzerine oluşturmuş olabilirler. Biz insanların onları bu özellikleriyle yetiştirip, koruduğumuzu biliyoruz zarar vermeme adına.

Kuşlar hem sesleriyle hem de tüy şekil ve renkleriyle karşı cinse karşı güzellik oluşturmaya, karşılaşma, temas ve dokunma için oluşturduklarını biliyoruz. Onların bu halleri biz insanlara da güzel izlenimi vermekte bize özellikle yollamadıkları halde. Ses, renk ve şekillerin yani estetiğin güzel olarak görünümlerinin bizde de kuşlar gibi ortak olmasından kaynaklanmaktadır. Sesin güzelliğini algılıyoruz. Ne karga gibi rahatsız edici tonda ve aralıkta ne de duymaya çabalayacağımız düşük frekans şeklindedir. Karga sesi bize göre çirkin doğaya göre ise bir canlı yaşam şekillenmesinden ortaya çıkan estetiktir. Karga sesini seven insanların o frekans ve şeklini güzel bulmalarına şaşırmamalıyız. O kişinin algı frekansı uyuşmaktadır ve hoşlanmaktadır. Kargaların şekil ve sesleri sanatta belli şekillerde estetize edilerek güzel hale getirilmiştir. 

Estetik sürekliliktedir, güzellik ise belirginliktedir. Estetik yaşamın özünde, güzellik ise görünümlerinde ortaya çıkandır. O nedenle güzellik algısı zamana ve mekan göre değişebilmekte iken estetik özü aynı olup değişim ve olasılıklarla kendini evren içinde kaostan düzene geçme ilkesinin birliğinde farklı hareket ediyormuş gibi görünmektedir.

Güzellik, estetiğin ilerleyişinde, gelişiminde bizlere görünen, karşılaşma (zaman ve mekan aynılığı), dokunma (duyuların çalışma süreci), temas (algılama), tanımlama, tamamlanma (akılda) son olarak da kayıt etme (hafıza) şeklinde oluşur.

Doğada bir aslan bir ceylanı görünce güzellik görmüş olmaz. Av ve besin olarak görür. Varlığının devamının sağlayıcısı olarak. 

Güzellik canlı varlığının devamına yarayan bir özellik midir yoksa  canlı varlığının ilerlemesinde dönüm noktalarında görünen bir özellik midir sorusu aklımıza gelmektedir. 

Canlıların gelişen yaşam şekillerinde sürekli halde görünür olmaması güzelliğin belli aralıklarla ortaya çıktığını göstermektedir. Bir çiçek dönemsel olarak ortaya çıkar ve kaybolur. Bir gül fidanı estetik, gülleri ise güzelliktir. Kuşlar ses, şekil ve renklerini yeni nesillerde değiştirme olasılıklarına açıktırlar. Kuşların bedeni bir estetik, sesleri ve renkleri ise güzelliktir. İnsanın zihin ve bedeni estetik, fiziksel ve ruhsal dışa vurumlarında bir kaç değil, çok sayıda ortaya çıkabilen, güzelliktir. 

Güzelliğin belirli zaman ve mekanlarda estetikte görünür hale gelmesi, güzelliği yerinde ve kaynağında kabul etmek aklın gereğidir. Yani güzellik kullanmak ve tüketmek için değildir. Güzelliğin oluşumunda ve kaynağında görünür olmasının sürecini izlemek gerekir. Güzellik vardır ama dürtü, güdü ve duyguların etkileşiminden akılda son halini alır. İnsan güzelliğe karşı tepkisini dürtü, güdü ve duyguları aşamasında bırakırsa ilerleyen süreçte güzelliği kullanmak ve tüketmek adına güzelliği yok etme eylemine girecektir. Akıla devretmesi ise güzelliğin olabildiğince varlığını sürdürmesine olanak verme anlamına gelir.

İnsan ilişkilerinde güzellik anlayışında tarihsel bir olgu olan güzelliğe sahip olma, onu kullanma ve tüketme anlayışının etkisi devam etmektedir. Asıl amaç güzelliğe sahip olmak, onu kullanmak ve onu tüketmek değil, onunla olan karşılaşma, görsel, işitsel ve bağlantının devam ettirilmesidir. ilişkilerde bir çok güzellik çeşidi kendisini göstermekte olduğu halde bir kaç özelliğin güzel olarak ele alınarak kitlelere sunulmasıyla diğer güzellik şekilleri gölgede kalmaktadırlar. Evren, doğa ve insan yaşayışında ortaya çıkarılamamış, keşfedilmemiş veya gölgede kalmış bir çok güzellik bulunmaktadır. 

Sanat görünen güzelliklerin yanında olup da görünmeyenin arayışı, sanatçının kendinde oluşmuş güzellik algısının dışa vurumunu taşır. 

Kitleler idol olmuş güzellik temsilcilerini sürekli görmek isterler. Bu aşama zihinseldir, dürtü, güdü ve duygusal olarak idol güzellik temsiline yaklaşan fanatik hayran tehlikeli olmasının nedeni o güzelliğe sahip olma, onu kullanma ve tüketme ile güzellik olgusunu estetiğe bağlayan akıl seviyesine ulaşamamış olmasındandır.  

Bedenin doğal estetiğine rağmen idol güzellik biçimleri için müdahale edilme gereği kültürün beden üzerindeki güzellik anlayışı ve algısının alışkanlıklarından dolayı oluşmaktadır. Her insanın estetiksel yapısının ortaya çıkarabileceği bir güzellik yansıması vardır. 

Güzelliği tek tipleştirmek, sınırlamak ve öyleymiş algısını oluşturmaya çalışmak işin kolayına kaçıp, paket haline getirme ve pazarlamanın bir fonu olarak kullanmak büyük bir olguya basit yaklaşmak anlamına gelmektedir.

Güzellik özünde, onunla karşılaşan, onu fark eden tarafından sahip olunacak, kullanılacak ve yok edilecek bir özellik değildir. Aksine onu kendiliğinde, kaynağında olduğu gibi kabul ediliş, karşılaşma (etkileşim zamanı ve mekanı), algılama (duyuların işleyişi), anlama (akıl) ve bağlantı da kalma (etkileşimin devamı, hafıza) ile insanda akıl ve hafızada tamamlanacak bir estetiksel özelliktir.   

Sanat, güzelliği estetiğin gelişim aşamalarının dönemsel görünümlerinden ortaya çıkarır, olduğu gibi veya farklı şekilleriyle eserlerde sunar.  

İnsan ve aklı için doğa, estetikte güzelliğin sürekli görünür olduğu bir ortamdır. Doğadaki güzellik sahip olunacak, kullanılacak ve tüketilerek bitirilecek bir unsur değildir akıl için. Akıl, doğadaki güzellikten pay alabilir, onu kapsayamaz. Çünkü doğa da güzelliğini evrenin estetiğinden aldığı payından ortaya çıkarmaktadır. 

İnsan aklının doğa estetiğine ve güzelliğine yaklaşımı tek taraflı bir etkileşimdir. 

Doğa ile etkileşimimiz karşılıklı değildir. Bir baba, bir anne, bir kardeş, bir eş ve bir dost ilişkisi gibi karşılıklı değildir. 

Köklerimizden gelen bir bağ vardır sadece, insan doğaya seslendiğinde sadece kendi sesinin yankısını duyar. Her şeyimizi ondan alırız, ona bir şey veremeyiz. Onunla savaşsak sonunda kendimizle savaştığımızın gerçeğine varırız. O adeta bizim aynamız gibidir. O aynanın arkasını göremeyeceğiz ve anlayamayacağımız bir aynadır. Ondaki estetiği ve güzelliği ne kullanabilir ne ona sahip olabilir ne de tüketebiliriz. 

Ondan sadece insani ihtiyaçlarımızın (hayalimizin sınırları) olanağınca alabiliriz. Güzelliğin tanımı ihtiyaçlarımız ve onu karşılama şekilleri olamaz. 

Ölümsüzlüğü istemek, kaderimiz olan ihtiyaçlar listesinin sürekli tekrarından başka ne olabilir ki bedenlerimiz için. Fakat aklımız için öyle olmasa gerek, aklımız sonsuzluktan az bir pay almayı tattı. Sonsuzluğun bilinmezliğinden doğaya baktığımızda o küçük görünmekte gözümüze. Küçük bir nokta gibi. Sanki uzun bir zaman önce onu terk edip ondan uzaklaşmış ve uzaktan ona bakarcasına görünen ufak bir nokta. Belki doğanın sırrı yanımızda gibi duruyorken bizden çok uzaklarda bir yerlerde olmasındandır. Ona erişmemizin bizim için bu halimizle (insan olarak) imkansız olacağı bir yerde.

Estetiğe ve belirgin görünümleri olan güzelliğe yaklaşımımızı yenilemeliyiz . Ona ihtiyaç muamelesi yapmak yerine kaynağı, oluşumu kabul edip değer verme, varlık ve zaman olanağına müdahale etmeme, karşılaşma, algılama, anlama ve tek taraflı da olsa bağlantıda kalma şeklinde oluşturmalıyız. 

Kadınlarda estetiğin ve güzelliğin yoğun olması, insanın ilkel zamanlarından bu yana bedenlerinin güç odaklı değişimine gereksinim duymamalarından ve bedenlerine bakımlı olmalarındandır. Erkek ise doğa ile daha çok mücadele içinde olduğundan bedeni güç biriktirmek adına estetiksel dengenin bozulma olasılıklarına daha açık hale gelmektedir. Kadınlar çocuk ve onun yetiştirilmesi yanında erkeğe (kanından olamayan yetişkin bir çocuk gibi) yardımcı olarak görev yapması onu doğa ile mücadelede geri planda bırakmıştır. Toplumsal cinsiyet kavramı artık insanın doğa ile mücadelesinin değişime uğramasıyla artık görev dağılımında değişmesi ile birlikte cinsiyetin doğaya karşı iki keskin ucundan ayrılarak yeniden tanımlanması ve toplum yaşayışı bakımından kabul edilme sürecine girilmesi gerektiğini göstermektedir.

Artık insan doğa ile mücadelesinde öncesi kadar zorluk çekmemektedir. Günümüzdeki zorluk, doğaya değil çoğalan türün kendi içinde en iyi düzeni oluşturma çalışmalarıdır. Bunu yaparken doğa ile bağını da yeniden tanımlamalı ve türün gelişimi için gelecek için en iyi yaşayışı bulmalıdır.

  

  

25 Ekim 2020 Pazar

Aklın Sarmalı

 Dürtülerde tatmin, güdülerde yönelim, duygularda doyum ve akılda anlama ve bilme sonuçlarına varılmıştı önceki eytişimsel düşünce süreçlerinde (bknz. dürtüler, duygular ve akıl yazısı).

Bu saptamalar sürecine bağlı olarak bir çok anlaşılması zor insani ruh ve his hallerin açılımını ve incelemesini yapabileceğiz. 

Fiziksel gelişen süreçlerin (itkiler ve dürtüler) ruhsal veya his yaşantısı aşamalarına ( güdüler ve duygular) nasıl evrildiğini, tutunma ve tutum aşamasına nasıl ulaştığını ve davranışlara nasıl yansıdığını düşünmeye (akıl) çalışacağız. 

Duyguların doyumlarını ve döngülerini inceleyelim. Duygu, doyum ve döngüsünün insanda her duygunun doğal bir süre içinde oluşarak ve kültürel ortamına göre doyum döngüsü olmasını dikkate alırsak, duyguların oluşması doğal doyum süreçlerinin ise kültüre göre şekillendiğini belirtebiliriz.

Döngülerin sürmesi doğal bir zorunluluk olması fakat kültürel olarak bu döngüyü değişime zorlanıyor olması modern insanda bir takım mutsuzluklara neden olabilmektedir. Doğal oluşan duyguların doyum süreci ve döngüsü ertelenmesi, gecikmesi durumunda, insanda anlayamadığı fakat hissettiği bir takım huzursuzluk ve mutsuzluk oluşturabilmektedir. 

İnsanlık gelişiminde duyguların kültürel ortama yansıması, birikmesi, dallanması ve karmaşıklaşması adeta çözülmeyi bekleyen bir karışık yumak gibidir. Hangi duygular birbirinin devamı, ikamesi, sonucu, kesişimi, birleşimi olduğunu kültürel ortamların zaman ve mekan olarak ele alınarak incelenmesi, araştırılması ve ortaya konması gerekmektedir. 

Kısa saptamalar

Duyguların doyum ve döngü süreci kültürel olarak sürü güdüsünün temelinden toplum yaşantısının şekillerine yansımaktadır. Burada bir güdünün şekil değiştirerek duyguya evrildiğini söyleyebiliriz.

Sağlıklı ve normal işleyen duygu  doyum ve döngüsü, sosyal yaşantı içerinde birden güdü aşamasına gerilemekte, sanki tamamlamamış gibi sahte bir kimliğe bürünebilmektedir. Bu hali anlamayan ve fark etmeyen insan hayali bir duygu doyumu ve döngüsünün baskısıyla karşılaşarak mutsuzluk ve doyumsuzluk duygusunu öne çıkarmaktadır. Sağlıklı ve normal işleyen duygu doyumu ve sürecini kültürel ortamda hangi etkenler bozmakta ve duyuların aldığı veriler ışığında hayali dürtülerin yarattığı yanlış güdülenme sürecinde baskılanan duygu doyum ve döngü süreci başlamaktadır. 

Canlının beslenme kaynağından gelen iki önemli etken biri enerjiye diğeri üreme için fiziksel ortamı hazırlamaya yönelir. enerji harekete, üreme fiziksel yapı ise yumurtaların oluşumuna etki eder. Ayrı cinsellikteki canlılar birbirlerine duyusal yol (ortak olarak dokunma) ile bağlantı kurduklarında anahtar ve kilit gibi bir ileti dürtülerde aktif olur. Enerji bu dürtünün etkisi ile canlıyı harekete geçirir. Hedefe yaklaşma olarak. Artık bir güdü aşamasına geçilmiştir. Bu güdülenme tamamlanmaz ise yani uzar ise duygu ortaya çıkar ve doyum baskısı oluşur. Yine doyum oluşmaz ise canlıda ikamesi oluşurken insanda mutsuzluk olarak ortaya çıkar. Sonraki aşama ikamedir. İkame en ufak bir duyu verisi çölde serap görmüşçesine duygunun yoğunlaşması ve doyumu sürecini hızlandıracaktır. Uykularda  rüya görme ve bu etki ile doyum sağlama buna örnek verilebilir. 

Rüya sürecindeki yaşantıyı bilinç fark etmemiş, dürtü, güdü ve duygu ondan bağımsız olarak bir döngüyü tamamlamıştır. Bilinç bu durumu uyanıklıkta fark eder. Fakat bu doyum rüya yolu ile olduğu için bilinç bunu yeterli bulmaz, kültürel ortamın etkisi ile fiziksel yaşantı ile hafızasına da kaydetmek ister. Bilinç, bu durumda kültürel yaşantının doğal yaşantının önündeymiş gibi bir izlenime kapılır. Yani doğal tatmin yeterli olmamakta o duygunun doyumunu ve sürecini kültürel olarak yaşamak ve hafızasında tutmak ister. İşte bu hal insan duygu doyumu ve döngüsünün doğal ortamından tarihsel olarak kültürle değişime uğradığını göstermektedir. Dolayısıyla insan her duygusuna doğal olarak doyum ve döngü sağlayabildiği halde kültür ortamındaki bir çok uyaran etki ve uzatılmış alışkanlıklar ile bunu yeterli bulmamanın mutsuzluğunu, doyumsuzluğunu yaşamaktadır. 

Tutkuların insanlık için faydalı olanlarını her insan takdir eder. İnsanlığa zarar verenleri ise kin ve nefretle anmak yerine nasıl oluştuğunu araştırmak gerekmektedir ki aynı süreçlerin tekrarının olmaması için ve örnek oluşturulmasını önleyebilmek için. 

Modern insanın çözülebilecek büyütülmüş, karmaşıklaşmış ruhsal sorunlarının temellerinde aslında o kadar da karanlık ve bilinemez olmadığının farkına varabileceğiz.

Ergenlikten yetişkinliğe geçiş aşamasında her insanın hızını alabileceği bir yeni motor ateşlemesi (vites) yapar. Bu ateşleme o insanı yetişkinlik boyunca destekler ve varlığının devamına neden teşkil eder. Ve bir çok insan o başlangıç motorundan yeni bir ateşlemeye geçtiğini veya geçmesi gerektiğini geç fark eder.

O motorun ateşlenme nedeninin önemsiz veya önemli olması aynı değerdedir amacı bakımından. Sonraki aşamalarda ilk nedenin etkisinin devam edip etmediğinin gözden geçirilmesi önem kazanmaktadır.

Ömürlük hallerinin çok farklı ve çeşitli olması canlılığın insanlık üzerindeki her türlü yaşam olasılığının denenmesi ilkesiyle oluşmaktadır.

Kültürel yaşamı, doğal yaşam paralelinde yürütmeye çalışmalıyız. Bağlantıların açık ve belirgin olması mutluluk ve iyi yaşam kavramlarımıza yeni açılımlar oluşturabilmemizi sağlayabilecektir.


11 Ekim 2020 Pazar

Yaşam Olanaklarının Gelişimi


Toplumların gelişiminde kültürel ilerlemesinde sürekli yeni hedefler ve amaçlar ortaya konmaktadır. Bu hedefler ve amaçları kalabalıklardan oluşan bireyler hep birlikte almaları çok zordur. Bir çok nedenle yönetime gelen bireyler bu görevleri üstlenirler. Tarihte bir çok nedenle olan öne çıkan liderler günümüzde seçimler ile bu görevi almaktadırlar. 

Üst düzey yönetimler yanında toplumun üst hedef ve amaçları olan iyi yaşama örnekleri girişim alanında kendisini göstermektedir. Kuşaklar arası aile yaşantı geleneğine sahip gruplar geleneğe ek olarak kendilerinin geliştirdikleri daha iyi yaşam olanaklarını arttırma üzerine denemeler yapma yaşantılarını deneylemek ile karşı karşıya gelirler. Teknolojide, bilimde ve sağlıktaki yenilikleri birebir takip etme ve bu alanlardaki oluşan iyi yaşam olanaklarını test etmek ve kullanma olanakları bulunmaktadır. Toplumun ulaşmak istediği refah ve mutlu yaşam örneklerini sürekli halde yaşama olanağı olan girişim alanı kişi ve kurumları için refah ve mutlu yaşam sınırları bir amaç değil günlük hayatın bir rutini haline gelmesi söz konusudur. Dolayısı ile sanat, moda, seyahat, eğlence, kültürel etkinliklerin en üst düzeyde oluşmasına ön ayak olurlar. Jest sosyete, burjuva, mutlu azınlık gibi isimlerle anılan üst yaşam denemeleri ve yeni tecrübeleri olanağına sahip kesimler toplum adına farkında olmadan yeni iyi yaşam deneyleri yaparlar. Bu kesimlerce kötü yapılmış tercihler birer skandal ve rezalet olarak toplum tarafından yorumlanırken doğru tercih ve denemeler ise birer şaheser ve görkemli bir yaşam örneği olarak toplumun önce hayallerine sonra amaçlarına ve gelecek tasarımlarına dönüşürler. Üst yaşam olanaklarına sahip kesimler bu büyük sorumluluklarını omuzlarında, sırtlarında hissederek yaşamaktadırlar.

Şirketlerin rekabeti ise küresel olarak sermaye birikimine ulaşmak ideasıyla hareket etmektedir. 

Mesleklerde gelirler arası sınıflaşma oluşmaktadır. Bu sınıflar belli mekanları ve zamanları ayrı olarak paylaşmaktadırlar. Meslekler ve gelir grupları sürekli değişim içinde olmaları onları belirgin ve görünür kılmamaktadır. Alt gelirler kişilerarası ilişki yoğunluğundayken, gelirler arttıkça kurumlararası ilişkilerin yoğunluğundan söz edilebilir. Meslek ve gelir sabitliği kurumlarda belirgin, görünür ve süreklilik göstermektedir. 

Her alandaki en üst grup yaşayışlarda bile ekonomik ve onun sağladığı tüm olanaklardan yararlanma açısından kendi aralarında da sınıf oluşmaktadır. Üstten alta doğru birey ve grup sayısı çoğalmakta veya alttan üste doğru sayı azalmaktadır. Bireyler üst aşamalarda kurumların temsilinde görünür olmaktadırlar. Temsil ve iş bölümü için böyle olması gerekmektedir. 

Üst gruplar elde ettikleri bu yaşantı şeklinde, yeni yaşam tarzları denerler. Onların ortaya çıkardıkları yaşam tarzlarından iyi olanlar sonraki zamanlarda kalıcı olur ve alt gruplarda onu benimserler ve hedefleri haline getirirler. Kötü olanlar ise sistem tarafından alaşağı edilerek silinirler. Buradaki belirleyici unsur eski ve kötü bireysel ve grupsal yaşantılardan arınıp toplum için eskinin tecrübe edilmiş iyi ve faydalı yönleriyle geleceğe ait örnek alınabilecek yeni bir iyi ve faydalı yaşam tarzlarının ortaya çıkarılması çabalarıdır. 

Yeni ortaya çıkan iyi yaşam tarzları ilerleyen zamanda alt gelir gruplarının arzusu ve hedefi haline gelir. Teknoloji bu hedef için bilimi öncüller. Örneğin geçen yüzyılın üst iyi yaşantı örnekleri bu yüzyılda teknolojinin bilimi yönlendirmesi ile alt yaşama sunmaktadır. Teknoloji, önce üst tüketim sınıfları için yeni ve pahalı ürünler ortaya koyarken, bu ürünler denemeler ile kalıcılık veya iptal edilme seçenekleri arasında karar oluşur. Kalıcı olanların maliyet azaltılması yoluyla genel tüketime sunumu başlar. 

Uzay çalışmaları ve lüks tüketim araçları yeni iyi yaşam şekillerinin öncülü olmaktadırlar.  

Haliyle gelişme ve ilerleme üst gruplardan alt gruplara doğru zaman içinde ilerler. 

Küresel şirketler sermaye ve iş olanaklarını biriktirmek, sürdürmek isterler. Bunları yaparken bir çok alanın kendilerine yardım etmesini isterler. 

Sınıfların oluşması, yatay olarak yeryüzüne dağılmış nüfusun kurumlar olarak dikey olarak ilerlemesi içindir. 

Doğada bu durum ormanlarda görülmektedir. Yatay dağılan bitki örtüsü belli bir süre sonra dikey rekabete girişir. Amaç güneşten enerjiyi daha fazla almak ve gölgesi ile rakiplerinin dikey büyüme hızını azaltmaktır. Ormanın her yatay ve dikey bölümlerinde çok fazla çeşitlilik ve rekabet vardır. Bu rekabet merkezden yatay ve dikey uçlarına doğru azalır.  

Küresel olarak kurumların olanaklar biriktirmesi ve sürdürmeye çalışmaları tıpkı ormandaki rekabet gibidir. Aradaki fark insanın kendi geliştirdiği kültürle yapıyor olmasıdır. 

Küresel olarak biriken olanakların hedefi daha fazla büyümek ve sürdürmek iken kendileri dışında büyük bir bilinmeyen göreve de hizmet ediyor olabilirler. 

Bu büyük görev onlara dna ile doğa tarafından verilmiş olabilir. 

Çünkü orman da insan da aynı canlılık temelinden hareket etmektedirler. Orman yatay ve dikey ilerlerken köklerine bağlı kalmak durumundadır. İnsan ise köklerini aklında taşıyarak her yöne doğru ilerleme özgürlüğü içindedir.

Dünyadan çıkış ve giriş için madde ve enerjiyi kullanacak günümüzden daha iyi bir teknoloji gereklidir. Bu teknolojiyi de olanakların birleşmesi veya birikmesi hedefi oluşturabilir.

Olanakların birikmesi rekabet, birleşmesi ise küreselleşmenin gerçekleşmesi yolu ile olacaktır.

İki yolunda sonunda bir amaca ulaşacak olması eytişimsel düşüncenin sav ve karşı savın bireşime ilerlemesi gibidir. 


Canlı ve İnsan İlişkileri

 İlişki ilişik olmaktan yani bağlantıdan gelmektedir. Canlılar doğa içinde sürekli birbirleriyle ilişki yani bağlantı halinde olabilmektedirler. Etki- Tepki şeklinde devam bu ilişkilerin temellerini felsefece derin düşünmeye eğileceğiz eyitişimsel düşünce etkinliği ile. 



İnsanların kendi aralarındaki ilişkilerini ve hayvanların etkileşimlerini yukarıdaki şemanın açılımıyla değineceğiz, genişleteceğiz.

Doğalın hakkını doğala, kültürün hakkını kültüre vermek gerekir.

Doğaldan kültüre geçiş hangi aşamalarda göstermektedir kendisini. Hareketli canlıların hareketsiz canlılardan gelmesi gibi bitkiden hayvana hayvandan insana geçişler gibidir doğaldan kültüre geçişler.

Yine de kültür de kaynağını doğaldan aldığına göre o sadece doğalın değişik görünümüdür aslında. Aynı mekanda fakat farklı zamanda görünen değişik görünümleridir bizlere kendisini saklamış ve farklı gibi görünen.

İnsan ilişkilerin de en uygunu akıla dayanan akılcılık gibi görünse de onu taşıyan beyin bile kendi şeklini bir ağacın köklerini taklit eden fiziksel uzantılarını dar bir alana sığdırmaya çalışırken, doğasından ayrılmadığını gösterir bizlere. Geriye doğru bağlantıları olan hafızası, duygulanımları, güdüleri, dürtüleri ve itkileriyle ne kadarda uzakmış izlenimi verse de hepsi bir arada bir bedende bulunmakta. Yaşantılarımız bütün bu doğal özelliklerin her an çalışmasıyla ilerlemekte zaman ve mekanda.

Bilim çalışmaları yapılırken saf akıl eylemi görülür. İş hayatı öyle. Aklın ürettiği nesne, sistem ve kurallar aklın akılla ilişkilerini sergiler.

Ekonomik sistem de öyle işlemeye meyillidir. Üretim başlangıcı ve gelişmesi hep aklın işleyişi ile ilerler. En son hali tüketim aşaması ise duyguların ve dürtülerin tatmin sürecinde sonlanır.

Akıl diğer akıllarla ilişkilerinde bilgi odaklı ilişkiler kurar. Bu bilgiler kültüre ait bilgilerdir. Bilim ve kurumların işleyişlerinde ve sürdürülmesinde uzmanlığın gelişmesini sağlar. Aklın gelişmesiyle sistem ve eserleriyle toplumların düzen ve işleyişine katkıda bulunur.

Akıl ile duygu ilişkileri çok karmaşık gibi görünse de çözümlenebilir. 

Mitolojiler ve efsaneler tam anlamıyla akıl ile duygunun iç içe olduğu edebi sanatlardır. Duygu yaşantıyla, akılda bilgi ile tamamlanmaya çalışırlar bu örneklerde. Duygudan, akıla geçiş aşamaları görülür bu sanatlarda. Anlatılanlara ve yazılanlara inanan zihinler metafizik düşüncede kalır, hisseden duygular ise yaşamışçasına durgunluk, sakinlik veya yaşamak ister gibi kabarmaya başlarlar, etkilenirler. Duygular sürekli tekrarlanmaya odaklıdır, akıl ise sürekli tekrarlanan bilgiden yeni bilgiye doğru ilerleme eyilimindedir. Duygu bedende sınırlıdır, akıl ise evrenden bilgiyi aldığı için sürekli arayıştadır. Düşüncenin sınırının olmaması evrene ait bilgileri biriktirip, kategori, istatistik, küme, sınıflama ile tümellere doğru gider. Akıl bilgiyi sırayla ve tek tek ele alabilir. Duygular ise dalgalanma şeklinde veya etki-tepki şeklinde kendisini ifade eder. Akıl beden ile evren arasında, duygu ise beden ile akıl arasındadır. Duyguların en etkili işareti kalp, aklın ise şaşmanın ve merakın verdiği bedenin donma ,(nöronların kısa devre yapması) dona kalma halidir.

Kurallar(akıl) ve duygular

Aileden ve eğitimden gelen kurallar ile akıl şekillenir, şekillenmekle kalmaz o kuralları duygular ile de besleriz. Kurallar ile duygular birbirine karışışmış ve iç içe geçmiştir. Kurallar ile duyguları birbirinden ayırmayı başarmak insan ilişkilerinde bir çok sorunların da çözümünü sağlayabilir. 

Bir çok tartışma ve kavgaların kaynağı kurallar ile duyguların karışık hallerinin çözülememesinden kaynaklanmaktadır. Kural ilkeleriyle başlayan diyaloglar duyguların etkilerinin sessizce, gizlice ve hızla girmesiyle diyalogun ilerleyişi ses, mimik, kasılma, hızlı ve kısa hareketlenmeler (tartışma, ağız kavgası) ile başlar ses miktarı artarak (bağırma) çarpışmaya (fiziksel kavga, şiddet)  anlaşamamaya doğru evrilir farkında olmadan. Tartışma ve kavga eylemlerinin genel bir analizi yapıldığında detaylarda bir çok fiziksel ve ruhsal gizli ve bilinmeyen kural, duygu, güdü ve dürtüye kadar ulaşacak olan bilgiler çıkabilir. Hem kişiye özel hem de diğer kişiliklere ait genel kişilik hallerinin psikolojik analizleri tartışma ve kavgalarından yapılabilir. 

Canlılar ve boşluk

Canlıların varoluşuna özgü en önemli sorunu boşlukta olma halidir. Suda yüzerek, karalarda gezerek ve uçarak yaşayan canlılar boşluktadırlar. Yeryüzünde boşluk suda ve havada bulunmaktadır. Evrene ait boşluk ise uzay boşluğudur. Bitkiler kökleriyle maddeye (toprak) bağlanmış olup gelişimlerini hem maddeden hem de boşluktaki enerjiden alarak devam ettirmektedirler. Bitkiler nesil aktarımı ile yeryüzünde hareket etmektedirler. Diğer canlılar ise suda, karada ve havada oluş halleriyle hareket etmek zorundadırlar. Bu hareket hali bedenlenmesini tamamlamış (yerküre şartlarına göre) canlıların boşlukta bulunma sorununu aşmak amacı ile hareket ve duyu organlarının oluşmasını sağlamıştır. Harekete uyumlu (içsel) ve duyu (dışsal) organları da beyin oluşumunu ortaya çıkarmıştır. Haliyle bitkilerde beyin gibi bir oluşumun neden olmadığını anlayabiliyoruz.

(Canlılığın ilk ortaya çıkışı suda mı yoksa toprakta mı olmuştur. İlk canlının suda oluştuğundan emin miyiz. Bitkilerin sudan toprağa geçişi ve şu anki hallerine gelişlerini açıklayan bir tez veya teori bulunmakta mıdır.)

İnsan aile ve toplumda bulunduğu için doğumuyla bu boşluğu hissetmez. Çünkü kendisi için planlanmış bir gelişim süreci ve hedefleri hazırdır. Çocukluk sürecinde boşluğa yer vermeyen iyi bir yetiştirme süreci olursa ergenlikten yetişkinliğe geçişindeki yaşayacağı boşluk sorununu en hafif haliyle atlatabilecek ve hedeflerini yetenekleri doğrultusunda seçerek o yolda ilerleyebilecektir. İyi bir çocukluk yaşayamaz ve boşluk ile karşı karşıya kalırsa karşılaştığı her türlü hedef seçeneğine sarılacaktır. Artık mecbur yaptığı bu tercihlerin iyimi kötü mü olduğu önemli olmayacaktır bu insan için. 

Toplumdaki kötülük sorununun bir bölümü bundan kaynaklanmaktadır. Boşluğu her türlü aşan insan için sırada tutumlar gelmektedir. Toplum içinde yaşayış tutumu gerektirecektir. Hedeflerin ilerleyişinde tutumlarımız bizlere yaşam tarzımızı ve hayata bakışımızı göstermektedir. Seçenekler arttıkça doğru kararı vermek ve yanlış kararları bırakmak için bilgi ve tecrübenin zihinde artarak bilinçlenme, kendindelik haliyle kişi kendinde ve çevresinde doyumsuzluğun ve mutsuzluğun azalarak huzurlu ve mutlu bir yaşam oluşturma çabalarını ömür boyu sürdürecektir.     


Günlük hayatta akıl ile duygu ilişkileri sık sık karşı karşıya gelir. Söz ve davranışlarda izlerine rastlanır. İşbirliği için akıl duyguya kaynağından dolayı hoş görülü davranmalı ve ona zarar vermemeye çalışmalı, duygu ise akıla güvenmeli ve denge oluşturmaya çalışmalıdır. Akılın kötülüğü duyguya zarar verme olasılığı, duygununda kötü tarafı anlayamadığı akılı yok sayması veya onu küçümsemesi, önemsememesidir. Aralarında uyum olmaz ise kötü yöneticiler ve çocukça yaşayan yetişkinler görme olasılığımız artar günlük yaşantıda.

İlişkilerin karmaşık görünmesinin nedeni bir çok bireyin birbiri ile olan ilişkisi yanında dış etkenlerin de ilişkilere etki etmesi ve oran, çeşidinin çok olmasındandır. Bir bireyin diğer birey ve bireylerle ilişkilerine mekan, zaman, sistem işleyişi ve doğa gibi bir çok etken etki eder. Psikoloji ve sosyoloji gibi bilimler sürekli olarak ilişkilerin oluşması, gelişmesi ve sonuçlarını bütünsel olarak ele almanın zorluğu karşısında parça parça olgular oluşturmaya çalışarak ilerlemeye çalışmaktadır. Felsefe bireysel ve toplumsal olaylara tümden gelim çalışmaları uygularken bilimler tümevarım uygularlar. İnsan ve canlı ilişkilerinde değişkenlik oranı çok olması sabitliğin görülmesinin ele alınmasını güçleştirir.

İlişkilerin ilerleyişinde bir çok çatallaşma, birleşme, ayrılma, çakışma, paralel, gizlilik, katmanlaşma gibi bir çok şekiller karmaşık olarak bulunur. İç içe geçmiş, ilgisiz gibi görünen ama ilgili olan bir çok bağlar bulunur. İlişkileri hangi ana konu unsurlarına, kime, neye göre ele alma zorluğu da bulunmaktadır. Canlılarda bir türün artması canlılığın temel temsil özelliklerinin taşınma ve bulundurma olasılıklarının o çoğalan tür tarafından yüklenilmesi anlamına gelmektedir. 

Bitki türlerinin çokluğu canlılığının bitki türünün tüm açılımlarının mekan ve zamanda ortaya çıkmasını sağlar. Bitkilerin yeryüzündeki yer değiştirme hareketi nesilden nesile gibi yavaş ilerlemesi canlılığın hareket konusunda yavaştan hızlıya doğru farklı türlerin yer değiştirme yeteneğinin oluşmasının zeminin hazırlamış gibidir. Tür her türlü açılımını ortaya koymuş ancak belli bir sınırda yeni bir türün gelişimine olanak yaratmıştır. Canlı canlının nedenidir diyebiliriz bu hale. Canlı canlıya canlılığı ekleyen bir zincirdir. Canlılık bir zincir oluşturmaktadır birbirine bağlı şekilde, dna şekili mikro boyutta oluşurken şu an gördüğümüz zincir makro ama karmaşık halde olarak temelinden farklıdır. Bunun nedeni dna bedenlenme sürecini tamamladığında belli büyüklük kriterinin yeryüzü olanakları ile sınırlanmasındandır. 

Dolayısıyla canlı mars veya ayda yaşama ortamı oluşturduğunda oraların özelliklerine göre değişimi çok farklı şekil ve boyutta olabilecektir. Yeryüzündeki şekli bedenlenme sınırında başka bir bedenle birleşerek yeni canlı üretme ve çoğalmaktadır. Haliyle kültürümüz tüm insanları aynı yaşama şekillerine sıkıştırmaya çalışırken (doğaya göre dar bir şekil) doğanın canlılığı temsil etme adına farklı yaşama şekillerinin akışına ters bir yaklaşım içermektedir. Bu durum kültürümüzün ilişkilerimizi bilinir hale getirmesini, doğa bilimleri gibi belirgin ve tekrarlanan bilgilere ulaşılmasını haliyle zorlaştırmaktadır. 

Psikoloji, sosyoloji gibi bilimlerin gelişmesi ve kendi konuları ile ilgili bilgilerin belirgin hale gelmesi canlılığın açılımları üzerinden olmalıdır. Bu fikir bizi bilindik matematik ve fizik ilkelerinden farklı bir yeni sistem ve yöntem arayışına yönelmemizi gerekli kılmaktadır. 

Canlıların evren yasalarına karşı etkileşimleri ile canlılığın kendi gelişim ilkelerinin temellerini açıklayacak, matematik dışında yeni yöntem ve sistemler oluşturmamız gerekmektedir. Evren yasalarına ulaştığımız yöntemler, canlı ilişkilerin ve gelişiminin ilkelerini açıklamaya yetmemektedir. Zaten canlılık evren yasalarına paralel değil onun üstüne oluşan bir olgudur. 

Dolayısı ile bu konuda yapacağımız ilk saptama evren yasalarına doğa yasaları demekten vazgeçmeliyiz. Çünkü evren yasaları, canlılığı kapsayan doğa öncesi oluşan ve gelişen yasalardır. Evren yasalarıyla, doğa yasalarını ayrı tutmalıyız. 

Evren yasaları canlının olamadığı bir evren ortamının ilkeleridir. Doğa ise canlı ve cansızlığın birleşiminden ortaya çıkan yasalardır. Örneğin dünyamız dışında hiçbir canlının olmadığı uzayda sadece evren yasaları bulunmaktadır, Dünyamız ise hem evrenin hem de canlının bir arada olduğu bir doğa yasaları ortaya çıkarmıştır. Canlıların ise kendi aralarındaki ilişkilerinin ve gelişimin de üçüncü yasa biçimi olduğunu söyleyebiliriz. 

* Evren yasaları : Canlının olmadığı evren yasaları
* Doğa yasaları : Canlının bulunduğu evrenin bir parçasında canlı ile evren etkileşimlerini ortaya koyan yasalar.
* Canlılık yasaları : Canlının canlı ile olan etkileşimlerini, sabit değişken evren yasaları dışında ortaya koyan yasalardır. 

İnsan ilişkilerini temellerini ve gelişimlerini belirgin olarak ortaya koymak için bu üç yasanın birbirleriyle olan etkileşimlerinin ilkelerini ortaya çıkarmalıyız. Bunu nasıl, hangi yöntem ve sistemle yapabiliriz, bunu saptamalıyız. 

Öncelikle evren yasalarını temellerinden tekrar ele alarak değerlendirmemiz gerekmektedir.

Uzaya baktığımızda en temel olarak ısının ve enerjinin derecelendirilmelerini görüyoruz. Sıcaklık eksikliğinde soğukluk, ışık eksikliğinde karanlık, hareket eksikliğinde durgun enerji veya sabitleşmiş ısı (madde) görmekteyiz. Bu ısı ve enerji değişimlerinden bir çok madde oluşumunu sürdürmektedir. Özellikle güneş türü oluşumlar madde oluşturma fırınları gibidir. Isı ve enerji bu merkezlerde sürekli kendi içinde döngüsel bir harekette bulunmakta ise de çevresine belli oranda ısı ve enerji yaymaktadırlar. Bu yıldız ve sistemlerinin evren içinde çok sayıda bulunduğuna tanık oluyoruz. Bu sistemler insan hayal gücünün çok ötesinde devasa büyük ve uzaklıktadırlar. Evreni, insan aklı olarak duyularımızın elverdiği ve kullandığımız araç, sistemlerimizin olanağı yanında hayal gücümüzün ötesinde bir oluşum olduğunu fark ediyoruz. Evrene her bakışımızda orada çok şeyler var diyorken, hem aklımızın sınırlarını düşünüyor hem de duyularımızın yetersizliğini hissediyoruz. Oraya her bakışımızda geçmişi görüyoruz. Evrenin geçmişini görmekteyiz. Bu devasa evrenin geleceğini hayal etmek ise ayrı bir konu. Geçmişi tüm ayrıntılarıyla bilince gelece dair en doğru tahminler ancak o halde oluşabilir.  






10 Ekim 2020 Cumartesi

Eytişimsel Düşünme Süreci - 3

Eytişim düşünme sürecinde serbest çağrışımları kullanma aşaması

Düşünce, yapısı yönüyle yaşamla, yaşanılanlar ile sürekli bağlantı halindedir. Duyular duygulara değil de algı ve anlamlara doğru yönelirse düşünce süreci başlatılır serbest çağrışımların. Bu düşünce aşamasında günlük yaşamın güncel konularından, bilgilerden birini seçerek mercek altına alınır. Seçilen bilgi hangi kategori, küme, bilgi dalına ait olduğu saptanmaya çalışılır. 

Eğer konu basit değil ve sınıflandırılamıyorsa işte o halde üzerine eytişimsel düşünme konusu olabilecek özellikte demektir. Bir çok bilgi ve kavram tek anlam içermediği için bir çok kategori, küme ve bilgi dalına kendine yer bulabilmektedir. Aynı zamanda hangi tümele bağlı olduğu da karmaşıklık gösterebilir. 

Serbest çağrışımlar düşüncenin algı yoluyla aldığı bir çok bilgiden üzerine çalıştığı, ilgilendiği fikirleri seçmesi şeklinde başlar. Değişik bilgi kaynaklarından gelen bilgileri araştırması ışığında ölçer. Bu aşamada derinleşme olmaz. Zihin bu aşamalarda adeta not almaktadır. Odaklanılmış konu için ipuçları toplama anlarıdır. Bunu genişletmek için bir çok ilgisiz, yanlış veya doğru sav, karşı sav ve bireşim bilgilerine açık olunur. Fakat hızla bunları temellendirme, ilişkilendirme yolu ile saflaştırmaya, özetlemeye çalışır.  

Örneğin ana konumuz küreselleşme olsun. Bizimde bir çok kaynaktan bu kavramı açıklayacak bilgi aradığımızı varsayalım. 

1. Nedir sorusu bilimsel bir sorudur ve çok sayıda cevapları bulunmaktadır. 

2. Hangi cevaplar doğrudur, sorusu felsefe sorusudur. En kısa ve en doğru tanım nasıl yapılabilir sorusunu felsefe sorar. Bu konu ile ilgili tüm bilim dalları ve kurumlar cevaplamaya çalışır. Başta uluslar arası ilişkiler olmak üzere sosyoloji, siyaset, antropoloji, tarih, ekonomi vb. Bilim ve kurumlar bir tanımda karar kılarsa felsefe son kontrolden geçirir. Doğru tanıma itirazı olamaz tabi ki.

Felsefenin yaptığı bilimin yapamadığı bir düşünme eylemi bulunmaktadır. Felsefe konuyla ilgili olan bilim dalları ve kurumların dışında bu konuyla ilgilenmeyen fakat tanıma yeni fikirler sunabilecek veya o tanımı eksik bırakacak başka bilim dallarının ve kurumların bilgisinden de bakabilme özelliğine, esnekliğine sahiptir. Örneğin felsefe küreselleşme konusuna biyoloji açısından da bakabilir. Ama biyoloji bilim insanları işleri dışında bu konu ile kişisel düşünceleri ile ele alabilirler haliyle onlarda felsefe yöntemlerini kullanma durumundadırlar. Dolayısıyla bilim insanları çalışırken mesleğini yapıp çalışma dışında da o işin felsefesini gönüllü olarak düşünebilirler. 

Küreselleşme nasıl başladı. Neden oluşuyor. Faydaları, zararları nelerdir. Nereye doğru evrilecek. Sonuçları neler olacak. Kimler istiyor, kimler istemiyor. Hızlandıranlar kimler veya hangi eylemler. Engellemeye veya yavaşlatanlar kimler neler yapıyorlar. Engellenebilir mi yoksa kaderimiz mi. Başlangıcı, gelişmesi ve sonuçları sürecinde nerede bulunuyoruz. Faydalı veya kaderimiz ise iyi olarak nasıl yönetilebilir. İnsanlık, doğa, dünya, bireyler, toplumlar vb. için ne anlamlara geliyor. Evren için bu konunun etkileri neler olabilir...

Birinci aşama konu seçme, ikinci aşama bilgi toplama, 

Serbest çağrışımın son hali ve en önemli anları haliyle tanımını aldığı yerdir. Yani düşüncelerin serbest olduğu halde günlük iş dışı zamanlarda yapılan sanatsal, kültürel, iletişim ve ilişkilerde edinilen deneyim, saptama ve sonuçlara ait bilgilerin birikip araştırılan özel konuya ait ilgilerinin saptanarak rahat düşünme halindeyken zihinde belirmesi halini tespit etme, duyu ve duygu verilerinin fikir ve bilgi haline dönüşmesinin yolunu açmak, ilke ve kurallar dışında görünür hale getirilerek kesin olmayan yargılara ve önermelere ilerlemesi için düşünceyi akışa bırakmaktır. Bekleyen bir çok konu ve bilgi serbest halde bulunurken serbest çağrışımda birden aralarında kolayca bağ oluşturma olanağının ortamını ve zamanını değerlendirmek. 

Aslında görüldüğü gibi serbest çağrışım eytişimsel düşünme sürecinin zorlu aşamalarından sonra rahat bir anda bilgilerin duygular yardımıyla da olabilir veya ilgi kaynağından alınan ilhamla da olabilir fikirlere dönüşme halini zihinde yaşama ve fark etme halidir. 

Bilimde zor problemler üzerine çalışılıp da çalışma dışında birden çözümlerin zihinde belirmesi gibi eytişimsel düşünme sürecinde de bilgilerin, kavramların, duygulanımların, duyuların karmaşıkmış görünürken birden açıklığa kavuşması ve netleşmesi gibidir.

Hafızada bulunan bilgilerin taşındığı nöronların birbirine yaklaşarak bir anda bağ kurması (nöron kısa devresi) ve beyinde kıvılcım etkisi oluşturması ile  " Evet, buldum", " Tamam bu " , " Çok ilginç " ," İşte bu " denilecek saptamalar ve anlamalar oluşturarak öğrenme ve bilmenin rahatlamasını yaşamak gibi. Hem fiziksel hem de zihinsel bir rahatlama oluşmaktadır. Teorinin pratikle buluşması ve bilginin kendisini tamamlama süreci. Düşüncenin kendisine daha geniş ve rahat bir alan daha açması. Bilinmeyenlerin ve kaosun biraz daha azalmasının verdiği bedensel ve zihinsel mutluluk. Taşmış duyguların ikamesi, zihinde yeni bilgiler  olarak bilim, sanat, uzmanlık, inanç ve felsefeye eklenmesi. 

Evrene ait doğruya en yakın bilgilerin Akıl'a eklenmesi.  


2 Ekim 2020 Cuma

Bitkilerin Gizemi

 Bitkiler bizlere canlının doğa kanunlarını ve zamanı nasıl algılayıp bu iki önemli olguya karşı bir çok tutum geliştiren ve bu iki olguya nasıl da sıkı sıkıya tutunacağını gösteren çok iyi bir örnektirler. 

Onlar ki yeryüzüne sıkı sıkıya tutunmuş adeta onunla özdeşlemiş canlılardır. Diyalektik felsefemiz, zihnimize bitkiler ile yerküremiz arasında, çok sıkı ve yakın bir ilişki olduğunu düşündürmektedir.

Zamana karşı bu kadar onunla bütünleşmiş bir canlı daha olabilir mi ? Çoğunluğunun yıllık döngüde yaşam sürmekte olması ısı ile ilgili olduğunu bilmekteyiz. İklimlere göre şekillenmeleri bitkilerin en belirgin özellikleri arasındadır. Her iklim koşuluna ayak uydurmaya her zor şartlara dayanmaya çalışmaktadırlar. 

Bitkiler sabit canlılar olduğu için çevrenin tüm hareketlerini ve değişimlerini algılayabilme bu değişimlere karşı kendini dönüştürme özellikleri bulunmaktadır. Kendi türlerini çokluğu ile çevrelerindeki değişimlere kendi yöntemleriyle etkilerde bulunarak doğadaki en önemli unsur veya doğanın merkezinde yer alma özelliğini hak etmektedirler. 

Doğa bir hücre olsaydı bitkiler onun çekirdeği olurdu. Doğa bir atom unsuru olsaydı onun da çekirdeği olurdu. 

Bitkiler sabit olmalarına karşı nesilleri hareket halinde bulunmaktadır. Tohumlarını doğa kanunlarını kullanarak ve başka canlılara taşıtarak nesillerini yeryüzünde hareket ettirmektedirler. Tohumlarını rüzgarın zamanlarını ve etkilerini bilmeden nasıl en iyi şekilde üretip uzak yerlere taşıtabilirlerdi. Diğer canlıları algılamadan onlara sundukları reddedilemez hediyelerin içinde tohumlarını onlara nasıl taşıtabilirlerdi. Hatta diğer canlıların sindirim sistemlerinin farkına varmayıp tohum yapılarının dayanıklılığını nasıl oluşturabilirlerdi. Algılarındaki önemli bir canlı dikkatimizi çekmekte o da insan.

İnsanı kendi bilinci ve iradesi dışında kullanan canlılar hangileridir ?

Öncelikle bitkilerdir. Havayı onlar sayesinde soluyoruz. Bir insan sadece beş dakika kadar nefes almaz ise yaşamı sonlanır. Bitkiler bize bu kadar yakındır. Onlara bu kadar göbek bağı ile bağlıyız. Bu göbek bağını koparmamız için kendi havamızı üretmeliyiz. Fakat yine de özgür olamayız. Çünkü bu göbek bağında sadece hava yoktur. Su da bulunmaktadır. Onu da yapalım yine yetmez. Sırada beslenme geliyor. Beslenmemizde sentetik ve kimyasal yapalım. İşte şimdi özgür olduk diyebilir miyiz. Hayır. Çünkü bunları yapar isek sindirim sistemimizdeki ortak yaşam bakterilerin yokluğunu ikame etmemiz gerekir. Hadi onu da yaptık. Eh artık tüm bunları yapabilirsek dünyada niye duracağız. Kaderimiz olan ilerlemek ise uzaya gidebiliriz. 

Bu halde gidersek bağımızı koparmış olsak da eski kaynağımızı da götürmeli miyiz ?

Ana unsurları saydık ama daha bir çok bilmediğimiz köklerde olan bağlarımız bulunmakta bitkiler ile olan göbek bağımızda. 

Teknoloji bu bağların hepsini keşfedip doğadan tümden ayrılma amacında olabilir mi ?   

Bitkiler yeryüzü yani dünya ile özdeşlemiş gibiler. Dünyanın her fiziksel hareketini takip ediyor, yeryüzündeki her fiziksel oluşumları algılıyor gibiler. Dünyanın kendi çevresindeki ve güneş etrafındaki hareketlerini ve zamanlarını algılıyorlar. Bu arada geçen zamanı da tabi ki. Onun için yavaşlar ve sabırlılar. Kendileri merkezde durgunken, bütün oluşlar çevrelerindedir.  

Biz insanlarda kendi merkezimizi oluşturup çevremizi algılamaya çalışıyoruz. Merkezimizde hareketimizi en aza indirip çevremizi algılıyor, duyumluyor, tutuyor ve değerlendiriyoruz. Merkezden çıkıp çevrede hareket halinde iken tecrübe, yaşantı ve algılanan oluyoruz. 

Felsefe insanın zihinde bir merkez oluşturup, çevresinden bilgi alarak ve kendi tecrübelerinden, bilgisinden sonra eytişimsel derin düşünme sürecinde ilerleyebilir. Zihnin kendi içine kapatmak sınırlamaktır. Sadece çevreye bakmak değerlendirmek ve biriktirmektir. Hem zihne hem de çevreye yönelmek tıpkı sav karşı sav ve bireşim ilişkisinin ilerlemesi gibidir. Geri bildirim de önemlidir. Eleştiri, katılma veya katılmama halleri. Geri bildirim kişiler arası olamayabilir konular ve kavramlar arasında da olabilir. Sunulan savlar çevre incelemesinde karşı savlarla karşılaşabilirler. Tümden ret veya tümde kabul bir karşı sav değildir. Sav olan konuya yapılan her türlü eleştiri karşı savı içinde taşıyabilir.

Bitkiler sanki dünyanın canlı uzantısı gibidirler. Çünkü bitkiler galaksimizdeki her evren yasalarını algılayıp o yasalara kendilerini ve dünyayı korumak adına etkilerde bulunmaktadırlar. 

Bizler insan olarak içinde var olduğumuz dünya için neler yapıyoruz ? 

Şu an her şeyi kendimiz için yaptığımız bencil bir çocuk ruh halinde değil miyiz ?

Bitkilerden öğreneceğimiz çok şey bulunmakta, Onlar bizlerden önce burada vardılar. Doğanın temellerinde bulunmaktalar.  

Uzaya giden bir geminin boş yakıt deposunu bıraktığımız gibi bitki ve bakterileri bırakabilir miyiz? 

Bu soruyu cevaplayabilmemiz için biz insanların evrene ait varsa görevlerimizi öğrenmenin yollarını araştırmalıyız. Eğer boş yakıt deposu gibi bırakmak varsa kaderimizde bitki ve bakterileri. O halde bizler yumurtadan çıkan olur, doğa ise boşta kalan yumurta kabuğu olur. Bu da bizim onlardan bağımsız olunabileceği bir ilerleme yolunda geleceğimizin olduğunu gösterir.

Düşünce yönümüz zihnimizi insan ilerlemesinde iki yol ayrımına getirmekte. 

Evrene yayılmamız doğamızı taşıyarak mı olacak ki bu bizim doğaya hizmet ettiğimiz amacına götürür. Yoksa doğamızı geride bırakarak değişim, dönüşümle yeni insan olarak kaynağımızdan bağımsız olarak mı ilerleyeceğiz ki bu da doğanın bize insana hizmet için var olduğu fikrine götürür. 

Birinci yol hızla plan ve eyleme geçilmesi olanaklıdır ve akla daha yakındır. 

İkinci yol ise daha zor ve uzun bir zamanı işaret etmektedir. Fakat teknolojinin yönünü yolunu doğal akışına bırakıldığında önce insan ve doğaya yönelecek onu bir yönü ile bireşimlemeye çalışırken bir yönden de uzaya açılımına yönelecektir. Doğadan bağımsız olarak uzaya yönelme görüldüğü gibi teknolojinin uzun zaman yeryüzünde kalacağı anlamına gelmektedir. Fakat doğa ile uzaya açılma hem daha kolay hemde bu açılım sırasında teknolojinin hızlanarak gelişmesi daha olanaklı görünmektedir. 

Düşüncemiz yol ayrımında iken yeni gelişmeler ile ip uçlarını araştıracaktır. 

Hangi yolu seçmesi gerektiğini anlamak için. 

Bitkilerin gizemi hala çözülmeyi bekliyor. 



28 Eylül 2020 Pazartesi

Zihin beden dengesinde Estetik

 Estetik zihin, duygu ve dürtülerin ritmik uyum ve eyleminde ortaya çıkar. 

Eserlere, çevreye ve davranışlara yansır.

İletişimde kendini gösterir. 

Ritüel, töre ve adetlerin uygulanmasında bu uyum kullanılırsa dürtü, duygu ve akıl estetiğin doruğuna çıkılır.

Dürtünün ikamesi, duygunun taşması ve aklın eminliğinde zihin ve beden  insani varoluşun kutlanması yaşanır.

İşte müziğin bizde uyandırdığı gizemli ve hoş olarak duyumsanan, hissedilen büyülü etkisi estetiğin ortaya çıkardığı bir yaşantıdır. 

Estetik canlılığın dolayısıyla insanın yapısında bulunmaktadır. 

Her bireyde estetik bir yeti olarak bulunur, ancak kişide estetik kendini keşfedilmeyi bekler. 

Güzellik, estetiğin kapsamındadır. Estetiğin sadece bir parçasıdır.

Estetik canlı dna'sının diziliminde başlar. 

Simetri, uyum, karşıtlık, ritmik, ahenkli, renkli, çizgisel, geometrik, esneklik, karmaşıklık içinde sadelik, birleşme, ayrışma, bölünme, büyüme gibi bir çok özelliklerle kendini oluşturma sürecinde devam eder.

Estetik, ruh ve beden sağlığı üstünde gelişir, şekillenir. Sağlıklı olmak estetiğin oluşmasına olanak sağlar. Estetik sağlığın temelleri üstünde oluşan ve görünen bir değerdir. Fakat estetiği kendinde keşfetmiş bir kişi sağlığının önündeki engellere rağmen onu ortaya koyma olanağını oluşturabilir. Kişi kendi içinde bir acı çekerken dışarıya bu hissi yansıtmamaya çalışması onun estetiği tek yönlü yansıttığı anlamına gelir. Kronik rahatsızlığı devam sürecindeki kişi estetiğini ortaya koymaya çalışması çok zordur. Estetik tamamlanmış veya tamamlanmaya yönelik olduğu için bunu engelleyecek unsurlar estetiğin oluşumunu zorlaştırır bölme riskini taşır. 

Sanatta estetik, duyu algılarımıza yansıyan süreklilikte, akışkanlık ta gösterir kendisini. Duygusal salınımlarında, dürtülerin açığa çıkan etkilerinde, güdülerin karşı konulması zor yönelimlerinde görünür. 

Edebiyatta estetik,  sağlığı temsilinde olan boş bir kağıt üzerinde kelimelerin bir düzen ve ahenkle zihne doğru anlamlar yüklemesi, duyuları akışa yönelterek duyguları harekete geçirmesi ve akıcı bir tarzla, kuralına uygun dökülmesiyle, bekleyen sessizliğin üzerine ses, söz ve müziğin ritmik dalgalanmalarıyla duyulara yönelmesiyle bedende oluşan duygular ile zihinde oluşan anlamlar, hatırlamalar, anmalar ve kabullenişlerin zaman ve mekan içinde değerlendirmelerinde oluşur. 

Davranışsal estetik, rutin hareketlerin üzerine serpilmiş kişinin önce kendine sonra diğer kişi, nesne ve olaylara yeni bilinçsel tavırlarını sergilemesidir. Örneğin sabah kalkan bir kişinin zihinde yapması gereken eylem ve hareketler bulunmaktadır. Sabah temizliği, giyinme ve birlikte yaşadığı kişilere karşı iletişim şekli, eşya ve nesneleri kullanma rutininden sıyrılarak. Temizliğin kendi sağlığının bir gereği ve toplum açısından da bir tarz olması bilincini taşıyarak yapması, giyinme tercihini evde kalacağına veya dışarı gideceği çevreye göre saptaması, evde yaşadığı diğer kişilere hitap şeklinin ses tonu, kelime seçmesi ve zamanlamasını planlaması, eşya ve nesnelere diğer dikkate değer bir varlık olarak bakarken bedeninin onları kullanışını rutin kullanımdan farklı olarak hızlandırması veya yavaşlatma olarak ama kendi de bu hareketlerini izleyerek yapması. Eşya ve nesneleri kullanmanın hakkını vermesi, zaman ve mekan içinde kendi ve eşya, nesne arasındaki ilişkiyi göze hoş olacak bir biçimde şekillendirme çabalarında görülür ve ortaya çıkar. Bu davranışları tiyatro davranışından ayırmak gerekmektedir. Çünkü burada kişi kendi kendi iledir. İster kendisini izleyen olsun isterse de olmasın, estetiği ortaya çıkaran ve uygulayan kişinin kendisidir. Rol değil kendi özünden gelmektedir. Tiyatroda rolünü yaşayarak sunan bir aktör zaten girdiği o ruh halinin canlı örneğini oluşturur. O aşamaya gelmiş bir aktris kendisini izleyen olmuş veya olmamış o ruh halini gerçeği ile yaşıyorsa rolün üstüne estetiğini oluşturmuş demektir.

Davranışta estetik, yapılan eylem ve davranışların her birinin dikkate değer halde hakkını verme adına göze hoş bir ritim, kulağa hoş gelen bir ses tonu, zihne ve duyumlara doğru anlam ve yaşantı yüklenen duygu, akıl etkileşiminde bir kelime veya  cümle ile, zamanın hızını, mekanı genişliğini kişinin kendince yeni yorumlar eklemesiyle oluşur.  

23 Eylül 2020 Çarşamba

Eytişimsel Düşünme Süreci - 2

Eytişimsel düşünme ile eytişimsel konuşma aynı değildir. Tıpkı düşünme ile konuşma arasında olduğu gibi farklıdırlar. Düşünme sürekli ve hızlı olabilirken konuşma kavram ve kelimelerde seçim yapma, örnekler oluşturma gibi düşünceyi anlatma üzerine kurallara tabidir. Düşünme kuralları keskinleşmiş konular ve kavramlar üzerine adeta gezinme yaparcasına şematik, kategorik, küme gibi bir çok bağlantılar arasında kuantum sıçramaları gibi işlemektedir. 
 Dil ve el beynin dış uzantıları haline gelmiştir insanda. El beynin sinyali ile çok hızla hareket ederken dil aynı hızda hareket edemez. El eyler haliyle doğal halindedir. Dil ise doğal hali tat, beslenme odaklı olma üzerine iken kelimeler ve cümlelerden oluşan kurallar dizisini kullanmak zorunda olduğu için yavaşlamak zorundadır. 

 Eytişimsel konuşan kimse bir tez ileri sürmektedir. Düşünmede ise tez ve antitez denemeleri beraber olur. Bu denemeler senteze ulaşırlar ise düşünme aşaması anlam oluşturma nedeni ile duraklar. Oluşan sentezin değerini ölçer.   Sentez oluşmaz ise düşünme devam eder. Ta ki sentez oluşana kadar. Bölünmesi halinde bile yeni sentezler oluşursa not alınıp kalındığı yerden sonra devam edilir. Dolayısı ile eytişimsel düşünme ile eytişimsel konuşma, diyalog aynı değildir. 

 Bir çok kişi düşüncede tez ve antitezin birlikteliğinin ve değişiminin sıkıcılığına katlanamaz ve düşünmek yerine eylemde bulunmaya, dürtü ve duygulara geçmek ister. Kendi kendimizle kalmak bu yüzden sıkıcıdır. Eytişimsel düşünmede ilerlemek için önce bu sıkılmayı aşmak gerekmektedir. Sonraki aşama düşünmenin malzemesi olan bilgi ve deneyim birikimi gerekmektedir. Yetişkinlikte bu iki önemli unsur bulunduğu için eytişimsel düşünme süreci daha olağandır. Gençler bilgi ve deneyim biriktirmekle meşgul olduklarından düşünmekten ve onun verdiği hareketsizlikten (Hızla hücre çoğalması yani büyüme hareket dürtüsünü tetikler) sıkılırlar.

Konuşan kişi savı ve karşı savı konuşmasında yapmaya çalışırsa sesli düşünmenin yavaşlatılmasını ve kendi kendi ile konuşmanın tecrübesini yaşar. Genellikle bunu yapmayız. Düşüncede yaparız. Hızlı ve sürekli, bağlantılar ile. Aslında sağlıklı bir insan kendi kendi ile konuşabilir. Ama buna gerek duymayız. Düşüncemizde hızla ve kolay yaptığımız bir süreci neden dile taşıyarak enerji kaybedelim ve odaklanma zorluğu, yavaşlama, yorulma ile karşılaşalım ki. 

El beynin emrini anında yaparken dil hemen yapamaz. Çünkü kurallara uymak zorundadır. Kurallar dili yavaşlatır.

 Eytişimsel düşünmede günlük bilgi ile kavramsal bilgi önce ayrı hareket ederler. Güncel bilgi yaşanır, kavramsal bilgi karmaşıklaşır, birikir. Güncel bilgi düz ilerler. Mekana ve zamana bağlıdır. Kavramsal bilgi çok karmaşık ve dağınık adeta özerk halinde birikir. Bunu grafikle gösterebiliriz. 

Kavramsal bilgiler belli bir birikimden sonra güncele bağlanmaya başlarlar. Kavramsal bilgiler daima kaynağını bilinenden alır. Bilinenlerin tümellerine ulaşılır. Kavramsal bilgi, güncel bilgiyi kapsamaya başlar. Güncel bilgileri çözümlemek artık düzenlenmiş olan zihindeki kütüphaneden (hafıza) istediğiniz kitabın o konu hakkında içeriğine ve bilgisine başvurmak kadar kolaylaşır. 

 Eytişimsel düşünmede sav, karşı sav ve bireşim hızla etkileşim şeklinde oluşabilirler.  Eytişimsel konuşma da ise tek yönlü savı sunma ile başlar. Dinleyenin düşüncesinde ise karşı sav ve devamında bireşim oluşma olanağı bulunmaktadır. Karşıdaki kişi karşı sav sunduğunda üç olasılık oluşur. Yanlış, doğru ve ilgisiz. Doğru olursa diyalog bireşime doğru ilerler veya iki doğru olur. Yanlış olursa hata aranır ve ortaya konur. İlgisiz olması halinde ise dikkat çekilir. Doğru bilgiler birbirleriyle birleşerek bireşim oluşturabilirler. Yanlış bilgi elenir. İlgisizlik ise saptanır. Bilginin tam olmaması, eksik olması hali ise tahmine dayalı olup sezgi, öngörü gibi zamanla doğruluğu veya yanlışlığı ortaya çıkması bakımından ilgisizlik kategorisine eklenebilir. 

 İki doğru bilgi yeni bir bilgiye ilerleyebilir. Doğru bilgi ile yanlış bilgi karşılaşması halinde kendilerini sabitlerler. Doğru savlar sürekli birleşecek diğer doğru savları  ve doğru karşı savları ararlar. Yanlış ve ilgisiz karşı savlar doğru savlar ile birleşemezler. Eğer birleşirler ise metafizik haline gelirler. Buna örnek hurafeler ve batıl inançlar gösterilebilir. Bu bilgiler zihin tarafından araştırılmadan ve eleştirilmeden duygu tatmini için kabullenme kolaylığına gidilir. Mısır piramitlerinin hala dünya dışı varlıklar tarafından yapılmış olduğu anlayışını kabul etmek gibi. Küresel olarak, bazı kan gruplarına ait insanların, dünyayı yönettiğine dair duyumları kabul etmek gibi. 

Belki benimde gerçekte olmadığı halde doğru bildiğim yanlış önermelerim bulunabilir. Hatasız insan olmayacağı gibi yanlışı olmayan düşünür de yoktur. Fakat metafizik bilginin kötü tarafı eytişimsel düşünmenin önünde aşılması gereken bir engel olarak durmasıdır. Bu engeller doğru bireşime ulaşmayı yavaşlatırlar. Bu sürece giren zihin bu engelleri aşma değil ilerlediği yolun kenarına bırakır. Onları yok etmeye, onlarla savaşmaya çalışmaz. Bunu yapmayı tercih edenlerde olabilir. Bu bir tercihtir. Önemli olan tespit edilmesidir. 

Dürtü, duygu ve akıl dengesiyle düşünmek ise eytişimsel düşünmenin ulaşabileceği bir üst seviyedir.

Sav ve karşı sav birleşip veya kesişip bireşim olunca hiç bir bilgi kaybolmaz, eksilmez birbirini yok etmez. Bilgi ve savlar doğru da olsa yanlış da olsa varlıklarını korurlar. 

Eytişimsel düşüncenin gelişiminde, devamında yanlış savların birikiminden ilerleyerek bilgi tepelerinin zirvesine varılır. Yanlış savlar anılmasa da vardırlar. Tümeller dağının zirvesinde hayatın özüne, evrenin bilinmez yapısına ait az önermeler kalır. 

Tümeller dağının zirvesinde döngüler ve dönüşümler kavranmış artık her olay ve bilgi örnekteki yerine yerleştirilmeye, yap bozları birleştirmeye odaklanılmıştır zihin tarafından.

20 Eylül 2020 Pazar

Madde - Enerji Diyalektiği Felsefesinin Günümüz Sorunlarına Çözüm Yaklaşımları

 Felsefemizin oluşumu önce tikelden tümel yol almış ve üst sınırına ulaşınca tümelden tikele doğru geriye yönelmiştir. Kaynağı ve sınırı belirlenmiş tümel tezlerin ışığında gözden geçirilen her konu ve fikrin sentezine ulaşmak zorlayıcı, uğraştırıcı, zaman alıcı ve karmaşık görünse de her çözülen sorunla görünür olacak olan basitlik bizleri hayrete ve şaşkınlığa çevirme keyfini yaşatabilecektir. 

Hayata ve evrene ait her şeyin aklın kavrayabileceği bir öğlen vaktinin durgunluğunda ve sakinliğindeki basitlik kadar kolay olduğudur. Onu ister kasıtlı isterse de kasıtsız ve farkında olmadan karmaşıklaştıran ve kaosa çeviren bizleriz. Bilinmeyen ise evrenin büyüklüğü ve uzaklığıdır. Aklımızın sınırı bu sınırdır. Evrenin büyüklüğü ve genişliği sınırı. Doğa üstü gücün doğa yolu ile bize verdiği akıl bu sınırlar içine hapsolmuştur. Bize düşen görev sınırlarımızın bilincinde iken aklımızın amacı doğrultusunda düşünmek ve eylemektir. Madde-enerjinin dünyanın oluşumuyla birleşiminden canlı bu dengeyi korumak üzerine oluşmuş, yeryüzündeki varlığını geliştirmiş ve dünya dışına çıkma ve yayılma amacıyla akıl unsurunu ortaya çıkarmıştır. Ve canlının evren üzerinde bilinmeyen görevinin, amacını aklımız ile bulma zorluğu onun sınırları nedeniyle iken kendi içindeki  temel amacını ve yönünü tahmin edebilmekteyiz. 

Günümüzde süren karar verilmeyi bekleyen bir çok konunun çözümüne öneriler sunma olanağı oluşmaktadır felsefemizin bilgileri ışığında. Onlardan bazıları hakkında görüş verilebilir.

Kürtaj

Kürtaj serbest bırakılmalıdır. Kürtaj kararı eylemin yapılacağı bireyin kararı olmalıdır. Kürtajın engel olmasını gerektirecek nedenler günümüz bilgisinde ve kültüründe geçerliliğini yitirmiştir.

Ötanazi

Ötenazi serbest olmalıdır. Ötenazi kararının birey tarafından verildiğinden emin olunmalıdır. 

Toplumsal cinsiyet 

Cinsiyet şekillerinin artık tarihsel iki üç çeşit olmadığı ortadadır. Felsefemizin ışında erkek ve kadın veya negatif pozitif, artı ve eksi değerler üzerinden on çeşidi bulunmaktadır. 

(-+)5 -(+)4 -(+)3 -(+)2 -(+)1  0  +(-)1 +(-)2 +(-)3 +(-)4 (+-)5  (enerjinin yeni tasarımı üzerine bir deneme yazımdaki)  

Ekonomi

Döngüsel ekonomi modeli öngörmektedir. Bireylerin, kurumların ve devletin bir üst gelir sınırı belirlenip artı miktarı diğer alanlara (kurumlar, bireyler ve hizmetler) belli ilkeler doğrultusunda aktarılmasıyla sürekli istikrarlı bir ekonomik döngü oluşturma amacına yönelik bir ekonomi modelidir.

 Felsefemize göre cevaplanan sorular

* Canlılık neden oluşmuştur.

* Canlılığın amacı nedir.

* Akıl neden oluşmuştur.

* Akılın amacı ve görevi nedir.

* Aklın sınırı nedir.

Cevaplanan bu sorulardan sonra insanlığın hedefi, yolu açıktır. Dolayısı ile gelecekten çok günümüz sorunlarını eğilip doğa ve insan dengesini oluşturmak, insanlığın kendi arasındaki sorunları çözmeye odaklanmamız gerekmektedir.

Doğanın bize mesajları

Doğa bize bir çok uyarı ve  mesaj yollamaktadır. Bu uyarı ve mesajları tarihten günümüze devam eden ve yeni oluşanlar şeklinde ayırabiliriz.




15 Eylül 2020 Salı

Dürtüler Duygular ve Akıl

Temel dürtülerimizin bilinç gibi belirgin, mekan ve zaman algısı yoktur. 

Dürtülerimizin mekan ve zaman algısı duyuların kaydedilmesi  ve mevsimsel değişikliklere tepki vermesiyle oluşur. (İnsan bilincinin oluşmasının başlangıcı zaman ve mekan algısını geliştirmeyle başladığı tezini ileri sürebiliriz.)

Tıpkı rüyalarımızdaki gibi. Rüyalarımızda mekan ve zaman algısı bulunmaz. Mekanlar ve zamanlar birbirleriyle iç içe ve karışık halde bulunurlar. Dolayısıyla rüyalarımız dürtülerimizin ve duygularımızın faal olduğu dönemlerdir. Günlük yaşantılarımızda belirgin olan ve hafızada yer etmiş önemli nesne, olay ve kişiler rüyalarımıza dürtülerin ve duyguların etkileriyle karışmış halde girerler. Rüya yorumlarında dürtülerin etkileriyle günlük toplum hayatının belirgin etkileri olan duygulanımları ayırmak gerekmektedir.  

Dürtülerimiz hücresel itkiden tüm bedene yayılmışken, yaşantı tecrübeleri ile edinilmiş bilgi ve duygular beyindeki hafızada bulunmaktadır. Rüya sırasında bilinç devre dışı kaldığı için sahneye hücrelerin dürtü birikimleri  gelir ve ardından günlük toplum yaşantı tecrübeleri olan duygular da hafızadan harekete geçer. Bu iki faktör zihinde buluşup karmakarışıklık içinde uyanıldığında geçici hafızada bulunurlar. Uyanıldığında kayıt altına alınmaz ise hızla silinirler. Rüya görme esnasında rüyada olduğunu saptayan bilinç değildir. Duygulanmaların etkileridir. Rüya sırasında bilinç aktif olursa rüya birden durur, kişi dış mekan ve zaman algısına geçer. Yarı uykulu yarı uyanık hal bu anlardır. Zaman ve mekan algısından sonra bilinç kalmak için bir gerekçe, amaç saptamaz ise uykuya döner. Bilinç kapanır ve yerini dürtülere duygulara bırakır. Rüyadaki duyuların aktif olmasını bilinç değil dürtüler ve duygular sağlar. Tümden uykudan uyanıldığında bilinç bölünmüş uyku aralarındaki çalışmasını hatırlar bazı kimseler rüyalarını bilinçli yönlendirdiklerini bu yüzden sanırlar. Gerçekte rüyalar bilinç tarafından yönlendirilemezler. Yani rüyada hiç bir bilinç sürece etki edemez çünkü kapalıdır. Dış seslerin rüyalara yansımalarını dürtüler ve duygular şekillendirirler. Isı değişimlerini beden algılar ama bilince iletemez. Sonunda bedendeki rahatsızlık organlara zarar verme aşamasında acı gibi fiziksel etki bilinci uyandırır. Uyurken üşümüş beden kasılarak fiziksel acı ile uykuyu böler. Bilinç rüyaları yönetebilseydi hem rüya aşamalarında hem de gerçek ortamı aynı anda takip etmesi gerekecekti. Böyle olunca dış etkilerin acı ve kötü etkilerinin büyümesini beklemezdi haliyle. Rüya sırasında odanın bir köşesinde elektrik sorunundan yavaşça yangın başladığını hayal edelim. Uyuyan kişinin bilinci eğer rüyayı yönetme halinde olsa idi aktif anlamına gelir ve yangın büyümeden hemen uyanarak eyleme geçer. Bilinç kapalı olduğu için odada artan ısı, duman ve oksijen eksilmesi önce beden tarafından algılanacaktır. Kapalı olan bilince bu acil durumu nasıl iletebilecektir. Kapalı bir bilinç  halinde iken dış algının bedendeki ilk etkileri ısınma ve nefes zorluğu şeklinde olacaktır. Bu olumsuz etkilerin dürtüler ve duyular ile  rüyalara yansımaları çok farklı olacaktır. Isı terlemeye, nefes zorluğu öksürmeye ulaşınca acı sinyalini alan beyin bilinci aktif hale getirecektir. Bilincin aktif olması ile odadaki yangın, kaçma dürtüsünü, korku duygusunu, akıl acil eylemi seçme yaşantısıyla karşı karşıya kalacaktır. Kişi kendini dürtünün ve güdünün etkisine bırakırsa kaçacak, duyguların etkisine bırakırsa korku, üzüntü, öfke gibi ana duyguların etkisiyle (sevinç eksik) donma yani hareketsiz kalacak bu anda beklerken ya dürtü ve güdü etkisine veya akıl etkisine girmesi girmesi gerekmektedir. Geçiş yapamaz ise beden tepki verir. Sesle (çığlık vb.), ağlama, idrar bırakma gibi. Geçiş yapabilirse dürtü ve güdü etkisiyle kaçma, akıl (bilgi ve deneyim) etkisiyle acil eylem davranışına girer. Aynı odada bir hayvan olsa idi hızla dürtü ve güdü davranışına yönelirdi. Kaçma eylemine öyle odaklanırdı ki oda kapalı bile olsa duvarlara, kapalı kapı, pencereye doğru refleks olarak çarpmaya başlardı. 

Cinsellik temelinde bir dürtü olup duyguda aşka dönüşür. Akıl da ise birlikteliğinin uzun ilişkisine yansır. Eşler dürtü, aşk ve akıl dengesini düzenleyebilirler ise geriye dış etkilere karşı tutum geliştirme çabası kalır. İnsanın iki önemli dayanağı olan tutunma ve tutumdur. 

Sürekli aynı rüyaları görmenin içeriği uyuyan kişinin hafızada bulunan duygu hücrelerinin dürtüleri bastırması sonucunda ön plana çıkması şeklinde oluştuğu tahmin edilebilir. 

Rüyalarımız adeta beynin kuantum belirsizliği gibidir. 

Canlının temel dürtülerini iki gruba ayırabiliriz.

Varlığı koruma ve sürdürme üzerine oluşan dürtüler

* Dışa bağımlı gelişen dürtüler. 

* İçe ait gelişen dürtüler

Dışa bağımlı gelişen dürtüler

Nefes, su, beslenme, korku, saldırı, savunma, kaçma, rekabet, sürüye uyma. (insanda ek olarak, güvenlik, sevgi, üzüntü, yardımlaşma ).

İçe ait gelişen dürtüler

Nefesi ve besini kullanma ile dışa atma, uyku. 

Cinsellik hem dışa bağımlı gelişen hem de içe ait gelişme özelliği olan en önemli dürtü olarak görünmektedir. Her iki dürtü özelliklerini de kapsamaktadır. Varlığı koruma üzerinden çok varlığı sürdürme üzerinde ağırlığı bulunmaktadır. Cinsellik açısından, varlığı koruma dürtüsü sanki varlığı  sürdürme aşamasına ulaşmak için oluşmuş gibidir. 

Dürtüler ve modern insanın biyolojik bulanımı

Dürtülerimiz faal iken; ahlak, inanç ve yasa düzenlemeleri toplu yaşamanın olanağı için adil sınırlamalar, düzenlemeler getirmektedir. Dürtülerimizin zaman ve mekan algısı, miktar ve oran ölçütü olmaması nedeniyle bu mevcut sınırlamaları da algılamamaktadır. Dürtülerin zamana ve mekana göre miktar ve ölçüye göre kullanımı toplum tarafından tarihsel tecrübe olarak belirlenmiştir. Özellikle insanlık tarihinde bu belirlemelerin az olduğu dönemlerde dürtülerimiz toplumlar için kaoslar yaratmışlardır. Savaşlar, göçler, haksızlar, katliamlar, cinayetler, tecavüzler gibi bir çok kötü olayların yaşanmasına neden olmuştur. İnsanlığın dürtü kategorisinde yeni dürtüler oluşurken, cinsellik dürtüsü başta olmak üzere bütün dürtüler çok ve sık kullanımlarından ötürü olağanüstü artış göstermiştir. İşte modern dönem de atalarımızdan devir aldığımız hoyratça ve ölçüsüzce kullanılmış ve aşırı şekilde artmış olan bu dürtülerin dizginlemesi, düzenlenmesi ve doğadaki gerçek ölçüsüne getirilme çalışmasını, ahlak, inanç, ilke ve yasalarla yapmaktayız. O nedenle modern insan üstündeki fazla dürtü fazlalığını atarken mutsuzluğu, hüznü, sıkıcılığı yaşamaktadır. Geçen yüzyılda bu görüş dürtü özgürlüğünü arttırılması gerektiği üzerine durulması yönünden yanlış bir yola girdiğini böylelikle modern insan bunalımının daha da arttığına şahit olmaktayız. Modern insanın dürtü fabrika ayarlarına dönmesi zor olsa da bunu başarmak zorundadır. Bunu başarmasına bilim de yardım edebilir. Felsefe ve bilim öncesi bilgi çeşitlerinin temsilcilerine (Astroloji, fal, mistik öğretiler ve enerjiler vb.) modern dönemde hala rağbet ve talep görüyorsa bunun nedeni felsefe, bilim ve inançların dürtü, duygu ve akıl dengesini bireylere kazandıramamasındandır.

Dürtülerimiz için bir sınır, ölçü, zaman, mekan, ilke, kural olmaması canlılığın ilkel dönemleri için çok gerekli olan bir yaşam şekli iken insanlığını gelişimin de akıl da gelişirken canlılığın temel dürtülerine düzenleme yapmak bir yana dursun daha arttırma  özgürlüğü hatası seçeneği kullanıldı. Yine de yavaş da olsa dürtü düzenlemesinin artması ile toplumsal düzenin artması arasındaki paralellik keşfedildi. Sınırsız dürtü den zaman, mekan ve şartların oluşmasına evrilen dürtü işleyişi günümüze kadar ilerledi ve hala devam ediyor. Güç, iktidar, ideoloji hedefi (kapitalizmde ekonomi) gibi toplum standardı üstü oluşumlarda bulunma isteği bazen bu dürtü sınırsızlığı ve özgürlüğü gibi hatalı arzular peşinde olma veya sürdürme isteğinden kaynaklanmaktadır. Serbest piyasa ekonomisinin tanımını hatırlayalım ihtiyaçların sınırsızlığından bahseder işte bu dürtülerin sınırsız kullanımına işaret eden yanlış bir tanımıdır. Sanki ekonomik hedeflere ulaşan dürtülerinin sınırsız işletebileceğini teşvik eder gibi. Hal bu ki dürtülerini sınırsız yaşamak isteyen günümüzde sağlıklı bir yaşama süremez. Yasa, ahlak, etik, inanç, hastalık, bedenin zorlanması, yıpratılması ve kazalar bu sınırsızlık karşısında duvar olur. Hız ölüm getirir değil mi.  Geçen yüzyılın sloganı olan " Hızlı yaşa, genç öl " dürtü sınırsızlığın sloganı gibidir. Kapitalizm tüm dürtü düzenleme mekanizmalarına inat gençleri dürtülerini sınırsız yaşa tıpkı ataların gibi dercesine bir popülist akımı kullanıyor. 

Atalarımızdan devir aldığımız doğaya göre abartılmış dürtüleri (doğalüstü) işletmek gençlerin yapacağı en kolay bir kısır döngüdür.

Doğada canlılarda önce büyüme için içsel itki, sonra varlığını koruma ve sürdürme için dürtü oluşmaktadır. İnsanda dürtünün yaşanması yönünden uzaması ve sıklaşması duyguları oluşturmuştur. Duygularımız uzayan ve sıkça kullanılan dürtülerimizin bizlerdeki yansımalarıdır. Örnekler verirsek güven duygusu "saldır, kaç"  dürtüsünün kıskacından çıkmış ve süreklilik haline gelebilen bir duygudur. Güven duygusunun  bozulması " saldır, kaç " dürtüsünün aktif olmasına ve ikisi arasında canlının dürtüsel etkinliğinin artmasıyla ruhsal rahatsızlık duymasına neden olur. Çünkü dürtüler bir duyguya bağlanıp tatmin olma sürecine girmeyip sürekli aktif olmaları canlıda hem duygusal hem de zihinsel rahatsızlığa yol açabilir. Dürtüler bir duyguya bağlanmazlar ise ilerleyen zamanda zihne de olumsuz etkilerde bulunmaya başlarlar. İşte " Şeytan uydum " sözü dürtünün akla olan olumsuz etkisine bir örnek olabilir. Dürtü bir duyguya bağlanıp sonra zihin tarafından çözümlenmesiyle kabul ve sakinliğe doğru bir ilerleyiş olanağı oluşmaktadır. Uyuşturucular, rahatsızlık veren kısırdöngü haline gelen duyguları dondurma ve saf dürtüyle bağlantısını oluşturmaktadır. Dürtüler hücrelerden geldiği için tek tek değil toplu halde ortaya çıkmakta ve güdülere dağılmaktalar. Güdüler ise birleşerek  daha az olan duygularda toplanmaktadırlar. Duygularımız ise döngü halinde zihinde sabitlenmeye doğru ilerler. Zihin hem duyumlar yolu ile hem de gelen duygu bilgileri ile canlıya eyleme geçme refleksine yöneltir. İnsanda ise amaç oluşturma ve plan yapma aşamasına yöneltir.    

Bitkilerin dürtüleri ayrı olarak incelenmesi gereken ilginç bir alanken diğer canlıların dürtü işleyişi daima kısa sürer ve aralıklıdır. İnsan toplu yaşamının verdiği gelişme ile dürtülerini tarih boyunca ister acıya maruz kalması ister acı çektirmesinin uzamasından hastalıklı keyif alsın çoğunlukla dürtülerin süresini hem uzatmış hemde sık kullanır olmuştur. Dolayısıyla dürtülerin uzun ve sık kullanımı bedende dürtülere ait bir hafızayı oluşturarak kalıcı etkiler bırakmış haliyle dürtülerin işleyişi sonucu doyum veya giderilmemesinin verdiği mutsuzluk, sıkıcılık, keyifsizlik halleri dürtülerin hafızaya taşınarak duygulanımların artmasına yol açmıştır. Tarım öncesi yaşamda dürtülerin ön planda olduğunu tarımla  daha düzenli yaşamanın getirisiyle duyguların geliştiğini düşünebiliriz.

Duyguların çokluğu ve değişimi aklı, zihni etkin olma haline taşımıştır. Kurallar, ilkeler, ölçüler, değişmeyeni aramıştır. dürtüler karanlıkta kalırken duygular görülür olmuş ve aklın öncülü haline gelmiştir. 

Dürtüler, güdülere, güdüler duygulara, duygularda akıla evrilmiştir. Otçul bir canlı, çevrede etçil bir canlının kokusunu aldığında durur. Koku duyumu almış, korku dürtüsünü (insanda korku duyguya dönüşecektir) tetiklemiştir. Koku zihne gitmiş hafızadaki tehlike sinyalini uyarmış ve korku dürtüsü oluşarak zihinde kaç refleksini harekete geçirmeye başlamıştır. Koku ile görme de gerçekleşince dikkat kesilecek ve yırtıcının kendisine yönelmekte olduğu bilgisinin kesinleşmesiyle kaçma hareketi tetiklenecektir. İnsana bir örnek olarak bir birey tanımadığı başka bireyle bir gece bir evde kalma olsun. Birbirini tanımayan iki birey karışık duyguları yaşayacaklardır. Belirsizlik bulunmaktadır. Zihin kendisine gelen tüm duyguların düzenin sağlamakta zorlanacaktır. Bu karşılaşmanın tehlikeli mi yoksa zararsız mı olacağı her iki birey tarafından emin olunamaz. Duyumlar(iletişim) dikkate alındığında algıların (iyi ve zararsız bir insan) izlenimi iyi olmasıyla zihin güven sonucuna varabilir. Fakat aynı durumda kötü örnekler hafızada bulunuyorsa (duyulmuş veya yaşanmış olaylar) Zihin duyguları sakinleştirme olasılığı azalır şüphenin tetiklemesiyle. Bu iki yabacı birey iletişimde kaldıkları sürece zihin ön planda olup duygular da sonra etkileşime girecektir. İletişim olmaz ise duyguların baskısı zihinde de şüphe oluşturacak bundan birey rahatsızlık duyacaktır. Duygular geçmişteki duyulan veya yaşanılan olayları hafızaya taşıyacak zihne karar verme olasılıklarını zorlayacaktır. Oradan ayrılmalı mı, kalmalı mı, tetikte mi olmalı, diğer bireyi kovmalı mı yoksa rahat olmalı mı. Bu duygu dalgalanmaları zihne bir karar verme baskısı oluşturmaya yönelmektedir. 

İnsanlığın ilkel dönemlerinde bunun gibi yaşantılar sık ve uzun halde bulunmakta idi. Günümüzde birey yabancı tanımadığı biriyle kalma olasılığını zihnen baştan ret eder. Bilinmezliğin çoğalması zihnin karar verme davranışını karasızlaştırmaktadır. Duygu karışıklığındaki bir bireyin kararları ve hareketleri karışmaktadır. 

Vicdan ise dürtü, duygu ve akıl birliğini, dengesini oluşturma çabasıdır. 

Dürtü tatmini, duygu yaşantısı ve akıl işleyişinde denge oluşturmak modern insanın en önemli çabalarından biri olmaktadır. Bu dengeyi oluşturmak modern insanın mutluluğunun referansı olabilir. Bu dengeyi kurmuş bir birey çevresinde gördüğü dürtü aşırılıklarına, duygu dalgalanmalarına ve saf akılcı olma yanılgılarına tatmin edici cevaplar verebilir. 

Belki de "gönül" denilen kadim bir olgudan söz ederken insandaki bu üç temel oluşumun dengesini her bireyin kendi içinde oluşturabilmesinden bahsetmektedir. Atalarımızdan gelen "doğalüstü" dürtü ve duygu yaşantı şekillerinin baskısına dayanarak ona hakim olarak aklın temsilciliğinde bir denge kurmaktan bahsediyor olabilir. 

Modern insanın mutsuzluğunun, can sıkıntısının, bulanımlarının, evrensel birliğe ulaşma çabasızlığının, ümitsizliğinin, doyumsuzluğunun, tatminsizliğinin, hükmetme isteğinin, sürüye uyma isteğinin, aklının hakkettiği işleyişine ulaşmayışının, ulaşmak istememenin kaynağında içinde gönül olgusunun oluşmaması, oluşturulmaması, güncel küresel işleyişe yön veren dürtüyü öne çıkarma odaklı teknolojiyi araç gibi kullananların buna izin vermemeye çalışmaları bulunuyor olabilir.

İnsanlar her türlü yaşantı seklini deniyor. Her türlü yaşantı şeklinin her olasılığını en az bir insan dolduruyor.
Dürtü, duygu döngüsü var. Merak, şaşkınlık, karışıklık, sakinlik, kızgınlık, korku, sevinç, üzüntü, hüzün, kayıtsızlık, yalnızlık, bu dürtü ve duygu döngüsü kaldırılamaz, yok edilemez ve engellenemez. Çünkü doğanın özünden gelen bir devinim hareketi, oluş ve varlık halidir bu.

İtki, dürtü, güdü, duygu ve akıl sarmalını teoriden pratiğe uygulama olanağımız bulunmaktadır.

Şöyle ki; İtki, hücre bölünmesi ve hücre ölümlerinin bedende genişleme ve daralma yaratmasını anlatır. Canlının ilk zamanlarında hücre bölünmesi ve çoğalması hızla ve sürekli olurken, hücre ölümleri azdır. hücrelerden organlara doğru ilerledikçe dürtüler aktif olur. Daha çok hücre oluştukça canlıdaki itkiler devam ederken çoğalması nedeniyle dürtüler aşamasına gelir. Başlangıç aşaması itki artık büyüme aşaması olan dürtü aşamasına geçmiştir. Organlaşmanın gelişmesi ile canlıda bir büyüme sınırı oluştuğunda güdüler devreye girer, güdü aşaması artık sadece içten gelen değil, dıştan gelen etkilere tepki verir hale gelir. Bu aşama canlının etki-tepki aşamasıdır. Bitkilerin dürtü aşamasında kaldığını söylesek de yeryüzüne büyük etkileri nedeniyle henüz onların asıl seviyesini henüz bilemiyoruz. Hayvanlar ise güdü aşamasında kalmaktadırlar. İnsan bu aşamaları geçerek güdüden sonra duygusal yaşama evrilmiştir. Duygularımız, güdülerimizin anlık ve hızlı çalışmasından uzun, yavaş ve birikimleri (hafıza) sonucunda oluşmuştur. Duygularımızda insan yaşantılarında (tarihsel süresince) yoğunluklu, birikim ve taşması sonucunda akılın oluşmasını zorunlu hale getirmiştir.

İtki tohum aşaması, dürtü filiz aşaması güdü ise tamamlanmış bedenin hem içe hem dışa etki-tepki aşamasıdır. Duygu insanda çocukluk aşaması akıl da yetişkinlik aşamasıdır. Duygudan, akıla geçmek süreci eğitimle hızlanmaktadır. Aklın keşfi, kendini oluşturan aşamaları (itki, dürtü, güdü ve duygu) dikkate alarak ve onların etkilerini anlamaya çalışarak insanın kendini tanıması ve diğer insanları da akıl ve mantığa uygun şekilde değerlendirebilmesi olanaklıdır. İnsan davranışlarının duygu etkisinde mi yoksa aklın gereklerinde mi olduğu bu tezimize göre kolayca seçilebilecektir. Psikolojideki bir çok sorun bu yolla çözülebilecek ve ruh sağlığının referans noktaları oluşturulabilecektir.  

Aklın öncüllerine etkileri

Akıl duygu ve güdüye etki edebilir. Duygunun sakinleşmesine etki edebilir. Güdülerin ise çözümlemesine yaparak güdülerin yönünü ve ilgi alanlarını değiştirebilir. Akıl, duygu ve güdüye etki edebilse de onları ortada kaldıramaz, gereksizce, disipline eder gibi bastıramaz. Anlam ve mantık yolu ile onları sakinleştirip mekan ve zaman yönünden yönetebilir. Güdüye bir başka akış yükleyebilir. Duygulara ise zaman ve mekan anlamları yükleyerek erteleyebilir, sakinleştirir, düzenleyebilir. 

Akıl dürtülerin ikamesini sağlayabilir. Onlara duyu yetileri yükleyebilir. Görme, duyma, tat ve dokunma ikamelerinin çeşitlenmesiyle dürtülerin tatmininde yeni ve zararsız yollar, seçenekler oluşturabilir.

 Akıl, itkilere bugün bildiğimiz genetik bilimiyle etkilerde bulunmaktadır.

İtki, dürtü canlının içsel sürekli gelişimidir. Güdü kısa ve hızlı olup içe ve dışa etkileşimli. Duygu kişinin ilişkilerinde (kendi ve diğer ile). Akıl ise insanlarda ortak akıla ve evrenin nesnel halini anlama ve kabulüne ilerler.      

Aklın Sarmalı (itkiden akıla)

Tablomuzda en altta itkiler tüm canlılarda bulunmaktadır. Doğum ve oluşmayla süreci başlayan itki canlılığın temelinde bulunmaktadır. Büyüme ve korunma amacıyla hareket eder. Dürtüler gelişmiş itki olarak daha fazla kapasiteye sahiptirler. İtki hücrede bulunuyorsa dürtüler doku ve organlara doğru gelişme gösterir. Duygular ise dürtülerin büyümesi, birikmesi büyüme sınırı üstü bedenlenmeyi tamamlamış canlılarda hafızada ve tüm hücre, doku ve organlara etki etmeye başlama sürecidir. Duygu organlarda ve hafızada birikmesi, sık yaşanmasını insanda fark ediyoruz. İnançlar ve yaşam bilgilerin birikmesi ve yeni nesillere aktarılması insanın kendisine dıştan bakma özelliğini kazandırmasıyla akıl, zeka belirtileri güçlenmeye başlıyor. Davranışlarına toplu yaşaması nedeniyle ahlak, yasa, kural geliştirmeye başlıyor. Toplumların birbirini yok etme denemelerinin duygularda acı verici olması ve hafızada kin olarak bulunması tarih boyunca insanların buna bir çok çözümler üretme için akıl geliştirme çabaları ve inançların etkinliği toplu yaşayabilmenin uyumunu gerektirmiştir.

Duygular birikip harekete geçilmesi davranışlardaki kısır döngüler oluşturması nedeniyle duygular üstü bir güce gereksinimi doğurmuş bunu da inançlar tamamlamıştır. 

Duyguların etkileri hem bulaşıcı hem de sürelidir bireysel ilişkilerde. 

İntikam ve öç duyguları efsanelere, mitlere ve sonunda inançlara yönelerek tatmin bulma yoluna gitmiştir. O nedenledir ki medeniyetler arasındaki eskiden kalmış öç ve kin hesapları bir kötü liderin kıvılcımıyla canlanabilmektedir. Geçtiğimiz yüzyılın iki dünya savaşlarının altında belki de bu birikmiş kin, nefret ve öç duylarının birikmesi veya kapanmış yaraların açılması vardı. Eğitimde tarih bölümlerin girişine " Bu kapıdan kindar veya kin, öç, intikam duygularının kıvılcımını yayacak kimse girmesin " yazısı asılmalıdır. Günümüzdeki post-modern çabalarının karışıklığı bu toplumsal intikam, öç ve kin duygularının ortaya çıkmaması için bir bağışıklık oluşturmaya yönelik küresel bir refleks de olabilir. Uluslar arası ilişkilerde başarı sağlanmak isteniyorsa tüm tarihsel kin, öç ve intikam birikimlerinin karşılıklı bırakılması gerekmektedir. Hem inançsal, hem ırksal olarak tarihi bu kötü duyguların akıla yansımış yanlış tutumların etkinliğinden karşılıklı anlaşmaya varılarak vazgeçilmesi ve tarihte olan tarihte kalır yaşanan yeniler ve ilkeler biziz denilerek küresel barış sağlanabilir. 

Bilim oluşmasını sanat, uzmanlık ve felsefe hazırlamıştır. Bilim doğa yasalarının ilkelerini keşfederek bir değişmeyen bulmuştur. Artık akıl kendini sığınacak güvenli bir limana ve sağlam bir bilim gibi çıpaya sahip olmuştur. Bu güvenli limandan evren hakkında bir çok bilgiye ulaşırken toplum hayatı, doğa ve insan, evren ve canlı gibi konulara tümel bakabilecek sanat, edebiyat ve uzmanlık alanları devam etmektedir. 

En son durağımız, aklın delirme ile deha olma haline ince bir çizgi halinde bulunan en uç noktası olan felsefedir. Çıldırma ile dahilik arasındaki ince çizgiye her alanda ulaşma olanağı bulunurken. Şartlar, ilgi alanları ve yöntemler üzerine düşünmeler ve çalışmalar inanç, sanat, edebiyat, uzmanlık, bilim ve felsefe alanlarından herhangi birinden oluşabilmektedir. Bilgilerin dünya dışından geldiği tek tezi sadece astronomi biliminin ilgi alanındadır. Bu bilimin dışında hiç bir alan dünya dışından bilgi geldiğini iddia edemez. Tüm deliler ve dahiler kaynağını yaşadığımız toplumdan, tarihten, doğadan ve dünyadan yani mevcut bilgilerden almaktadırlar. 

Güneş sistemimizde itki güneş, dürtü dünya, güdü canlı, duygu ve akıl ise insandır. 


4 Eylül 2020 Cuma

Şüpheciliğin Kaynağı

Canlılığın bölünmüş evrelerinde başlar şüphecilik. Yani varoluşta. Ben kimim sorusunun bulunamayan cevaplarında devam eder. Ben cenin miyim, bebek miyim, çocuk muyum, genç miyim, yetişkin miyim, yaşlı mıyım diye. Hepsi miyim, belki de hiç birisi değilim. Geçmişin devamıyım. Yeni bir ben miyim, yoksa okyanusta bir damla mı. 

Düşüncenin Üst Sınırı

Endüstri devrimiyle başlayan ilk modern zamanlar birinci ve ikinci dünya savaşıyla gelişen evrensel olma potansiyelini durdurmuş, insanlığın adeta elinde bir bomba gibi patlamıştı. Tekrarın olmaması için bir çok önlem alınmasına karşın kapitalizmin antitezlerinin denenmesi çabaları iki kutuplu dünya görüşü ile tarihsel diğer tüm değerleri, kültür birikimlerini alt üst etmişti. Amaç buydu. Yeni dünya düzeninin ilk adımlarına yeni tez ve antiteziyle başlamak. Küreselleşme fark edilmiş önceleri pek birbirine bakmayan dünya ulusları iki dünya savaşı felaketi ve iki zıt yeni dünya yaşamı örneği ile birbirlerine bakmaya başlamıştı. Felaket sonrası (dünya savaşları) işbirliği, anlaşmalar lobisi insanlığın düzenli tarım toplum düzenine geçerken birden krizler ile galip devletler iki zıt dünya görüşü avcılık ve toplayıcılık kültürüne çark ettiler. Neden. Çünkü potansiyellerini gördüler ve kullandılar. Avantajlarını heba etmek istemediler. Kapitalizm ve sosyalizm bütün denemelerini yaptılar. Ortak zemin olan teknolojide birleştiler. Teknoloji artık tüm yönetim ve yaşam şekillerinin belirleyicisi olarak kendisini göstermektedir. Bulunduğumuz ve bundan sonra da insanın üstüne uzaya açılma, yayılma dışında bir yenilik ortaya koyamayacağı bir teknoloji çağındayız. Dünya üzerine ne kadar durursak duralım. Eski yaşamı yenileme ve tekrarı üzerine olacak gibi görünmektedir. Teknoloji olarak her yeni keşfimiz bizi uzaya itme potansiyeli taşıyacaktır. Bu teknolojiyi dünyaya uygulamaya ısrarımızda içe dönüş ve sorunları çözme, aynı hizaya gelme, ayrı düşüncelerin birleşmesi, aynı yaşam tarzları olarak sonsuz tekrarların içinde doğru gittiğimizi fark etmemiz olasıdır. Canlılık ve doğa içinde insanın potansiyeli, görevi ve sınırları ortaya çıkmış ve böylelikle düşüncemizin üst sınırlarına gelmiş olacağımız görülmekte madde- enerji diyalektiğinin ışığında. Biraz iddialı ve abartılı fikirler gibi görülebilir, olabilir. Belki benim düşüncemin üst sınırı olabilir. Eğer üst sınır buysa artık geri dönmeliyim, dünya yaşamına, insana, canlıya, yaşama, topluma, ilişkilere, bilime, inanca, sanata. Bunu yaparken yine felsefe ile yapmalıyım. Sanat ile yapmalıyım. Fikirlerimin, görüşlerimin yanlış mı doğru mu olduğunu tartmalıyım, kıyas etmeli, ters düz etmeli, kültürlerin tez ve antitezlerinden yeni sentezlere ulaşmalıyım. Tekrar ve tekrar fikirlerimi sınamalıyım yeni görüş açıları  sezgiler de çağrışımlarda döngüler de. 

Düşüncenin üst sınırı olabilir ama düşüncelerin üst sınırı henüz yok gibi. Sınır görününce akıl geriye bilmediklerine görmediklerine düşünmediklerine tekrar yönelir, bildiklerini tekrar gözden geçirir. O sınıra tekrar gelmek için. Açılmayan kapı, cam, aşılamayan duvar, deniz için geriye dönülür bir süre sonra belki de o aşılamayan sınırı yeni hal ile karşılamak için. Yine mi olmadı, yine geri dönülür ve kaderimizin döngüsü ile yüz yüze geldiğimiz gerçeğini kabul edene kadar. 

Bölümlerden şüphe edilebilir ama bir döngüden asla şüphe edilemez.


BBD Yöntem ve Uygulamaları - 134

Günaydın, değerli sağlık sever dostlarım. Bugün ülkemiz Türkiye 'nin " Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" dır.  Bayramınızı ku...