17 Şubat 2021 Çarşamba

İnsan Doğa ve Dünya - 9

 Canlı yeryüzündeki gelişiminde kendi içinde devinirken, evrensel ilkelerin kendisi için olumsuz yönlerine karşı yeni çözümler araştırmıştır. Evrensel ilkelerin devasa boyutlarına ve olumsuz etkilerine karşı hep yenilenmiş ve kendisini geliştirmiştir. 

Ortam sıcak mı hemen ter bezlerini üretmiş, daha sıcaksa suya girmiş, daha mı sıcak hemen yeraltına mevzilenmiş ve mağaralara, yer oyuklarına doğru kaçmıştır. Dünyanın dönüşümü ve değişimine karşı adeta arenada ki dövüşen gladyatörler gibi evrensel ilkelerin acımasızca oluşum ve etkilerine üzerine gelen boğalara yön gösteren matadorlar gibi her türlü esneklik ve taktik şekillerini araştırmış ve uygulamıştır.

Bu amansız mücadele milyonlarca yıl sürmüş ve hala sürmektedir. Geçen zaman canlının çoğalmasına, büyümesine ve çeşitlenmesine doğru ilerlemiştir.

Canlılık zayıf ve naif halindeki hücresel boyutlarından ona göre devasa sayılabilecek tam beden canlı ve hareket, direnç ve sürdürebilir kabiliyeti yüksek formlarına ulaşmıştır. Canlılar hep öncekinin devamı ve onu yok etmeye yönelmeyen şekli ile yeni cins ve türlere doğru gelişmişlerdir. Hücresel boyuttan tam bedenlenme sınırına (dünyamız olanaklarında) ilerler iken bir kopma anı yaşanmıştır. Bu kopma boyut değişimi ile ilgilidir. Hücresel küçük yaşantı halinden hücrelerin birleşip ona göre devasa boyuttaki canlı türüne dönüşme anı. Bir karınca yiyen hayvanı ufak ve çok sayıda karınca olmasını beslenme kaynağı yapabilmiş, balinalar, küçük ama sayıca çok olan besin kaynakları sayesinde büyümüşlerdir. Ama hücresel boyuttaki canlıları fark etmeden bedenlerine almaktadır tüm büyük bedenli canlılar. Havadan, sudan ve her türlü yoldan bu hücresel canlı ile bedensel canlı arasında nasıl bir ilişki olmaktadır. Hücresel canlının bedensel canlı içindeki tutumuna göre yeni durum belirlenmektedir. Ya beraber yaşamaya devam etmekteler ya da birbirine zarar vermekteler. Bedenlenmiş canlının özelliği sürekli dış dünya algısın yöneliktir. Bedenin içi ile beden dışı arasında farklı tutumları vardır. Beden dışı ile av-avcı temelinde yaşarken içinde ise dıştan gelen hava, besin ve diğer maddelere karşı bir tutum geliştirme çalışması vardır. İç çalışmalar adeta işleyen ve kendini tekrar eden otomasyon gibidir. Birbirini tamamlayan, sırası ile işleyen, küçülen, büyüyen, esneyen, darlaşan küçük milyonlarca hücrenin birleşerek farklı görevler üstelenerek oluştuğu ve yok olduğu bir organizma. Oluşanın yanındakini ittiği, kaybolanın akışa ve çıkışa yöneldiği aktif, sürekli ve düzeni olan bir sistem. Değişimleri yine dıştan gelecek etkilerin şekline göre oluşturan bir yapı. Dış ortam çok mu sıcak, beden ısınmakta, çözüm nedir'in alarmları çalmakta ne yapmalı, deriden başlayan hücre ölümleri, yanıklar, su desteği ve su toplanması gibi oluşumların hiç bitmeyen mücadelesi dıştaki düşmana karşı. Nedir bu düşman, kimdir bu sıcağı üzerime gönderen. Yangın, güneş ışığı, derinin sürtünme zorunluluğunda olması dış etkenlere (taş, toprak vb.) Nedir bunlar evrensel ilkelerin olumsuz canlı üzerindeki olumsuz etkileridir. Canlı evrensel ilklerinden her zaman yararlanmış ve onu kullanmıştır, ancak evrensel ilkelerin oranı ve kapasitesi öyle büyük ve sonsuz görünmektedir ki canlıya adım adım ilerleme olanağı tanımaktadır. Canlılık ilerler iken evrensel olaylar (ilkeler) sürekli aynı olmakta fakat evrenin diğer taraflarında (dünya dışında) canlıyı tehdit edecek daha fazlası bulunmaktadır. Canlılık okyanusta adeta bir taş gibi olan dünya üzerindedir. Ve o taş üzerinde doğasını oluşturmuştur. Bütünlüğü olan ve evrensel olaylara karşı dayanıklılığın arttırmanın yollarını araştırmaktadır. Kendini bu devasa ortamda büyütmeye, geliştirmeye, sürdürmeye ve yayılmaya çalışmaktadır.

Tek hücresel canlının bedende, dünyanın evrende bulunma hali

Bedensel canlının içine giren tek hücreli canlı ile canlılığın tek olduğunu bildiğimiz dünyanın evrenin içinde bulunduğunu düşünelim. Tek hücreli canlı bedendeki hücreleri tanımaktadır. Bedendeki hücreler de onu tanımaktadır. Bedendeki hücreler bu tek gelen hücreye karşı hemen tepki oluşturamazlar, çünkü onların bir görevi var onunla ilgililer. Tek gelen hücre(zararlı virüs) saldıracak hücre araştırmaktadır. Sürekli bir deneme içine girecektir. Varlık nedeni budur. Beden hücreleri ise anca kendilerini savunmaya çalışacaklardır. O da hücre zarlarıyla tehlikeyi diğer hücrelere bildirebilmek için esneme, titreme, sertleşme şekillerinde olabilir. Tek hücreler beden hücrelerine saldırılarında başarılı olurlar ise artmaya başlayacaklar ve bulundukları bölgede hücre hasarları oluşturmaya başlayacaklardır. O bölgedeki hasar kalbin atış hızını arttıracak ve daha çok kanın o bölgeye yönelmesini sağlayacaktır. Amaç hasarı onarmak ve temizlik yapmaktır. Çünkü beden yok olan hücrelerin temizliğini de yapması gerekmektedir. O bölgedeki aşırı hücre ölümleri kan miktarının o bölgede artmasını sağlarken neler olmaktadır. Kan ölen hücreleri nasıl temizlemektedir. Ölen hücreler sırasından nasıl çıkmaktadır. Erime mi, dağılma mı yoksa birden koparak mı.

Dünyada büyüyen gelişen canlı tüm yeryüzünü ele geçirmiş durumdadır. Doğasını kuran canlılık (tek hücreli canlı evrensel bedende benzetmesi) artık özerkliğini ilan etmiştir. Evrende dünya ile görünür olmuştur.  Eğer bu durum içinde insan doğanın evrene bakışında geri bildirimi ise görevine uygun davranmamaktadır. Bu görevi varsa  onunla yüzleşecektir. Ama nasıl. Aslında yüzleşmesi demek diğer büyük olasılık olan ise canlılığın dünya dışı sıçrayışı görevini fark etmesi ve ona odaklanması halidir. 

İnsanlığın bu görev aşamasındaki durumu bir çocuğa emanet verip belli bir yere götürmesini istiyorsunuz, o çocuk emaneti götürürken yolda oyalanıp durmaktadır, yolda çevreye bakmakta, çiçek, böcekle, bitkiler, sularla ilgilenmekte, yoldaki diğer çocuklarla oynayıp yolunda yavaş ilerlemektedir. Aklının gereğini değil yani hedefe odaklanma değil, bedenin istekleri ve çevre ile ilgilenmektedir. Yolda araba, ev yapıp yemek yemekte, diğer çocuklarla oyun oynamakta ve kavga etmektedir. Çevredeki tüm canlılar " Yürü be çocuk hedefe odaklan, emaneti götür" diye bağırmaktadır, ama çocuk duymamaktadır. Tüm doğa nefesi tutmuş çocuğun yol almasını isterken çocuk birden bitkilere sopa ile vuruyor, böcekleri eziyor, kelebekleri yakalamaya çalışıyordu. Kendinin bu yolda her şeyin hakimi ve efendisi olarak görmektedir. İstediğini yapmakta özgür olduğunu düşünmekte ve hissetmektedir. Aslında o özgürlüğü ve düşünme yetisi hedefe gitmesi için verilmiştir. Fakat o henüz bunu anlamamıştır. Yolda bir düşünceli bir çocuk çıkar ona hatırlatır görevini ama çocuk zaten gideceğim acele niye edeyim der. Haklısın, aceleye de gerek yok galiba ama çevreye ve diğer çocuklara biraz zarar veriyorsun gibi geldi bana ne dersin der, Yolcu çocuk derki aklım gitmiyor hedefe bedenim gidiyor, öyle olduğu için sıkılmadan gitmek istiyorum der ve yoluna devam eder. O da doğru der düşünen çocuk. Her şey yolunda o zaman galiba diye düşünür. Ve giden çocuğa yetişir der ki yolda zorluklar var sen füze ile emaneti gönderirsen aklınla gitmiş olursun gerekirse sen de güvenle gidersin der. Yolcu çocuk olabilir de bunu yolda düşünürüm der. Yolcu çocuk yoluna devam eder, düşünen çocuk da düşünürken yerinde kalıp, onu ve emaneti verenleri izlemeye devam eder.

Evren, henüz canlılığı, doğayı ve dünyayı fark etmiş midir. Fark etti ise ona tepkisi ne olacaktır. Fark etmedi ise ne zaman fark edebilir. Fark etti ve onun gelişmesini büyümesini istiyor mu ya da onu zararlı ve tehlikeli olarak mı görmekte. Evren içinde dünya ve doğa ne durumdadır. Oluşum olduğunu biliyoruz şu an. Bir şeyler oluyor, evrensel hareketin içinde madde ve enerji hareketine canlı da katılmış durumda. Doğanın ve dünyanın evrendeki durumu nedir.

Güneş sistemlerini birer hücre olarak kabul edersek dünya dışarıdan gelmiş veya içinde oluşmuş bir tek hücre niteliğinde görünmektedir. Bu hücre diğer hücrelere ulaşmak istemektedir. Önce hücrenin içindekilere ulaşması gerekmektedir. Dünyadan bakınca en lezzetli hücrenin parçası olarak mars görünmekte. Hedef hem yakın hem de kolay ele geçirilmelidir. Ona ulaşınca doğa ve canlılığa katkı sağlayacak özellikte olmalıdır. Tecrübe olacaktır ilk fetih, ulaşma ve kapsama. Bu cümle bilimin ilerlemesi ile keşiflere ve sömürgelere neden olmasını hatırlatmaktadır. O aşamaların birer, pratik olduğu kötü örneği durmaktadır sanki. Fakat insanlık tarihinde bu örneklerin çok olması hangisinin tek ve kabullenemez olmasını sağlar ki.  Artık kazanılan bu tecrübelerin diğer insanlara değil ulaşılacak dünya dışı yerlere olacağında görülmekte. Sonraki ulaşımlar daha hızlı ve kolaylaşacaktır doğa için. Fakat önünde evrensel ilkelerin kendisini engelleyen olumsuz etkenleri bulunmaktadır. Dünyayı ele geçiren doğa önündeki bu yerlere giderek büyüme ve yayılmasını devam ettirecektir. Evren bunu fark ederse dur diyecektir. Göktaşı yağmurları, kuyruklu yıldız istilası, marsın uzaklaşmaya çalışması, güneşin ateşinin arttırması gibi belirtiler oluşabilir. Eğer marsa gider de orada dünya benzeri doğa oluşturabilirsek evrensel bedenle uyumlu olduğumuz ve yayılmaya ve büyümeye devam edebilme olanağımız açık demektir. Fakat oraya uyum sağlayamaz isek ve bunun imkansız olduğunu görürsek duvara çarpmış ve sınırımızı görmüş olacağız. Evren bizim sınırlarımızı belirlemiş ve bizi takip etmektedir demektir. 

Uzaydaki keşiflerimiz doğaya, dünyaya ve evrene ait bir çok soruya cevap bulacak, yeni soruların yolunu açacak ve insan olarak yerimizi belirleyecektir. Evrene, dünyaya, doğa ve insana ait bir çok sorunların cevabı ve yeni soruların devamı mikro alandan değil makro alandan gelecektir. Çünkü canlılık yapımız ilerlememiz büyümemiz yönündedir. Küçülme ve sabit kalma değil, kuantum bize ancak teknoloji bilgisini geliştirme yönünden etki edebilir, evren hakkında daha çok bilgiyi büyüme ve ilerleme ile edinebileceğimiz görülmektedir. Kuantum bilgisi mikro alandaki bilgi sınırlarımızı belirlemiştir. Ondan akıl olarak fayda sağlamamız ancak teknoloji üzerinedir. Titreşen kuantumlar bize evrenin de akıl sınırlarımız zorlayacak oranda devasa bir beden ile karşı karşıya olduğumuz göstermektedir. Bu beden ne kadar büyük ve ne yapmaktadır. Bu sorular birer olasılıktır. Yanlış da olabilir.  

Doğa ve dünya bu bedende ne durumdadır. Bir virüs mü, görevi olan bir oluşum mu, dönüşecek ve başlangıcını hatırlamayacak bir aşama mıdır. Bir aşama ise akıl burada neyi ifade etmektedir. Ne anlama gelmektedir. Canlılığın ve doğanın evrende yolu açık ise sonraki gelişim tek dev hücre canlı ile yola devam edeceği ön görüsü önümüzdedir. Bu tek dev hücre canlı modeli küçük ve büyük canlı örneklerin temsilinde yeni bir cins ve tür olabilir, temel ve küçük ile büyük ve üst sınırın birbirine bağlanması gibi bir durum. Bunu dev ve birleşik kayadan ev yapmaya benzetebiliriz. Şu an yeryüzündeki tüm canlılar hücre parçalarının birleşimiyle bütünsel görünümündedirler. Tıpkı maddelerin birleşerek dünyayı meydana getirmesi gibi. Enerji halindeki güneş ise enerji parçalarının birleşimi, eriyik madde bileşimi, enerjinin sıvı halinde bulunuyor. Bu enerji sıvısı ışık şeklinde akışa giriyor uzayda. Isısı düşük bir evrende sıcaklığı yıldızlarda bulunan, toplanan ısı merkezleri gibiler adeta. Kara delik ışığı yani enerjiyi alıp ya evren dışına atıyor ya da yeni yıldız oluşumuna aktarıyor. Bir döngü var gibi. Ama nasıl bir döngü. 

Marsta ve ay da oluşacak doğada canlıların nasıl olacağı hayal gücümüzün ötesine geçebilir. 

----------

5 Şubat 2021 Cuma

Felsefik Serbest Düşünce Esinti ve Çağrışımları -10

Düşüncenin mantıki sınırlarında dolaşmak

Büyük bir dağın zirvesine ulaşıldığında aşağıda kalmış doğa görüntüsüne bakılır. Oradan gelindiği ve oraya döneleceği bilinir. Şu anki konumunda yaşamanın zorluğu vardır. Zirvedeki yalnızlık soğuk, ıssız, boşluk hissi verir.

Her şey bir ormanda bir türün çoğalması ile başladı. Bu tür kendi içinde sürü güdüsünü çiğneyerek kendi arasında gruplaşmalar başladı. Gruplar halinde birbirlerine saldırmaya başladılar. Bu türün sürü halinden gruplar haline geçmesine neler etken olmuştu. İlk aklımıza gelen bolluk ortamda yaşıyorlardı. Türün nüfusu çoğaldı ve besin yetmemeye başladı. O ortamdan ayrılmalar oldu. Kovulanlar da oldu. Kalmakta ısrar edenler gruplara ayrıldılar. Artık savaş başlamıştı aralarında. Ortamdaki nüfusu artmış bir tür ile onlara yetmeyecek hale gelen besin oranı vardı. Bu besine ve çevresine sahip olma mücadelesi başladı. 

Canlılığın ilk zamanlarını hatırlatan yeni bir durum başlıyordu. İlk canlıların çoğalması aşamasında aynı mekanda besinin azalması ve atıkların artması ile av-avcı olgusu başlamış ve avcılar büyümeye başlayıp mekan değiştirme olanağını yakalamaya amacına yöneldiler. Burada önemli olan sınırlı görünen mekandan dışarı taşma olanağı bedensel büyüme idi. Bu büyüme çoğalan canlı nüfusunun birbirini kendine katma biçiminde ilerledi. Peki bu ilk temel mücadele bedeni tamamlanmış bir canlı türü arasında olursa hangi sonuçlara doğru ilerleyecekti. 

Ormandaki bu tür bedensel büyüme sürecini tamamlamış halde canlılığın ilk evresinin tekrarını yaşamaya başlamıştı. Bu tekrar bedensel gelişimine değil beyinsel gelişimine etki etti. Kendi türünün sayısını antitezinin oluşmasına bırakmak yerine kendi oluşturmaya başlamıştı. Kendi antitezini oluşturmuş olan bu tür insandı. Canlılığın temel oluşumundaki sürü güdüsü öncesi gelişen grup güdüsünü zihinlerinde oluşturdular. Kendi türünün nüfusunu sınırlama çabaları grup güdüsünün izinde sürmeye doğru ilerledi. Canlılığın temelindeki grup güdüsünün mekan dışına çıkma amacını da mekanda kalma olarak devam ettirmekte ısrarcı olmuşlardı.

Söz konusu ormandaki gruplar artık kendi türünün av-avcı olgusunu yaşamaya başlamışlardı. Önce kollar, ayaklar, dişler kullanıldı. Güç çekişmesi grupsal sayıya bıraktı kendisini, gruplar artık sürü güdüsünün gerisine giderek ondan ayrılıp, grup güdüsüne gerilemişlerdi.  Takım veya gruplar artık birbirlerinin düşmanı idiler. Merkezi tutma savaşları başlamıştı. Bu savaşlarda sırasıyla karşılaşma, tehdit bağrışmaları, grup toplanmaları, gövde gösterileri ve saldırlar şeklinde oluyordu. Tuzaklar, tek yakalama, taş, sopa kullanma aşamaları da geldi. Bu tür doğa içinde sürü halinde kalmayı başaramamış hem de merkezden ayrılmayı da bırakmamıştır. Kendi aralarındaki bitmez tükenmez mücadelede gruplar saldırı ve savunma için yeni araçlar ve taktikler geliştirmeye başladılar. Bu tür grupları kendi aralarında saldırı ve savaşmaya öyle dalmışlardı ki artık diğer yırtıcıların korkulu rüyası olmaya başladılar. Hem bazı yırtıcı sürüleri gibi hareket ediyor hem de araç ve taktik kullanıyorlardı. Ormandan ayrılamaya başlayan bu tür grupları artık kendi türlerinin içinden antitezlerini çıkarmış senteze ilerlemişlerdir. Burada ilginç olan ormanda çoğalan bu türün sürü güdüsünden kopmuş olmasıdır. Grup güdüsü ile kendi arasında bölünmüş aynı türün diğer gruplarına ölesiye bir mücadeleye girmiştir. 

Bu bilgilerin ışığında insan sürü güdüsünden çok grup güdüsü içinde yaşamaya devam etmektedir. Günümüze gelinmesine değin tarihimizdeki yapılmış tüm savaşların temeli sürü güdüsünden değil grup güdüsünden kaynaklanmaktadır. Çünkü sürü güdüsü canlı sürüsüne zarar verme amacında değildir. Ancak sürü içinde grup güdüsü sürüye zarar verme amacındadır, bu amacı da doğanın canlılığa verdiği mekan atlama ilkesindendir. Biz insanlar mekan atlamadıkça bu güdünün etkisinde kötü nüfus sınırlama eyleminde kalmak zorunda olacağız. Yani savaşlar bitmeyecektir. Tarihteki tüm savaşlar insanlığın canlılık temsili ile mekan atlama eylemine hizmet etmektedir. Mekan atlamamakta ısrar etmemiz hem kendi aramızdaki zorunlu nüfus sınırlamasına yol açmakta hem de doğaya zararlar vermektedir. Şu an ki insan nüfusunu evrensel ilkeler ile sınırlamaya çalışmak hem insanlığa hem de doğaya aykırı bir davranış olur. Küresel olarak zihin, düşünme ve eylem ile buna ortak karar almamız. Hem insanlığın doğa ile ilişkisini sorunsuzlaştıracak hem de mekan atlama zihin ve eyleminde yardımlaşma, odaklanma, birleşme sağlayacaktır. Zor olan işte bu zihin birliğine varmaktır küresel olarak. Eski alışkanlıklar ve yarım kalmış tarihi hesaplar bunu engellemektedir grup güdüsünün dayanılmaz baskısında, etkisinde iken insanları ve ülke yönetenleri, temsilcileri ve her alandaki uzmanlaşmış (küresel olaylara az da olsa yön verebilen odaklar) olanları.

Günümüzde küresel ve edebi barış sağlanması isteniyorsa insanlığın binlerce, yüzbinlerce yıl yaşadığı grup güdüsünü doğal haline yani sürü güdüsüne çevirmemiz gerekmektedir. Eğitimde yeni kuşakların grup güdüsünden sürü güdüsüne dönüşü sağlamamız gerekmektedir. Grup güdüsü canlılığın temellerinden gelmektedir. Bir tür sayısının artması ile mekan paylaşımını merkezden çevreye doğru ilerlemesi gerekmektedir. Lemur türü kendi içinde mekan ve zaman paylaşımını geliştirmesi ile konumuza örnek olabilir. Memelilerin otçul türleri besinleri gereği sürü güdüsünde kalmışlar, etçiller ise besinleri otçular olması nedeniyle grupsal güdüye ve tekil güdüye ayrılmışlardır. Fakat bu grupsal ve tekil güdüye sahip etçiller rakipleri ile mücadeleye girmemişler mekanı ve zamanı paylaşmayı sağlamışlardır. Aslan, sırtlan sürülerinin toplu halde birbirlerine baskın yaptığını görmememizin sebebi grup ve sürü güdülerinin beslenme ve üreme üzerine yoğunlaşması üzerine olduğu içindir. Elbette ki toplu halde iken tek rakibi görmeleri halinde saldıracaklardır. Bu durum besin arayışında karşı karşıya gelmelerinden dolayıdır.  Böylelikle zihinsel ilerleme aynı olmak üzere avlanma üzerine kalmıştır. Otçulların etçillere karşı savunma geliştirmesi etçillerin kendi aralarında nüfuslarını sınırlamalarına neden olmuştur. Biz insanlıktaki kendi türü ile savaşmak olgusu doğada bulunmamaktadır. Bizler savaşlar ile doğa ilkesinin mekan dışına çıkma amacı ilkesinde kalmaktayız hala. Canlılığın ilk ve hücresel aşamalarında bu davranış gerekli hale gelerek yeni bir sıçrayış oluşturmuşken hücrelerin yeryüzünde birleşerek bedeni tamamlaması aşamasında bu hal dünya dışına çıkış amacını taşımaktadır. Bunu başarmak için ise beden büyümesi değil akıl büyümesi ve gelişmesi devreye girmiştir. Evrensel ilkeleri kullanarak madde ve enerji üzerinde teknik işlemler ile bunu gerçekleştireceğimiz görülmektedir. Yani uçan at veya leylek sırtında aya ve marsa gidemiyeceğime göre canlı olmayan madde ve enerjiyi kullanarak canlılığın dünya dışına taşmasına hizmet edeceğiz.

Günümüzde insanın doğa karşısındaki tekil ve grupsal güdülerinden, sürü güdüsüne (küresel toplumsal anlayışı ve işbirliği) geçişini sağlayabilir miyiz.  Günümüzde insanlık grup güdüsünün etkisinde olarak grubunu büyütmeye çalışmaktadır. Grup liderleri, küresel liderliğe yarışmaktadırlar. Grup olgusu en az iki en çok ise barışık ülkeler sayısı kadardır. Küresel sürü güdüsü yansıması olarak zihinsel birliğe ulaşma gibi büyük bir olgunun gerçekleşmesi doğa ile uyum rayından çıkmamızın tekrar uyuma dönmesi için gerekli görülmektedir. Tekil ve grupsal güdü doğanın olağan dışı mekan sıçrayışı ve yayılma hareketini başlatma girişimi olarak görülebilir. İnsan da bu büyük sıçrayış için görev almış görünmektedir. Kendi türümüzün doğa ile uyumu ve onunla birlikte varlığını koruması için kendisine verilmiş bu büyük görevden sonra sürü güdüsüne geri dönmesi gerekmektedir. Kendi arasında mekan ve zaman paylaşımın yapabilmesi gerekmektedir. Kendini doğadan ayrı olarak tanımlayan insan göbek bağını koparmaya çalışan bir fetüse benzemektedir. Ama bu fetüs bağını kopardığında ona dışarıda yardım edecek kendilerini bekleyen birilerinin bulunmadığını da bilmemektedir. Canlılıkta tekillik ve grup olmak sürekliliği olmaya bir süreçtir. Biz insanlar olarak birey, grup ve toplumsal olarak daima doğanın bir parçası olduğumuzu unutmamalıyız. Ben ve doğa veya benim doğam yerine doğanın içindeki ben şeklinde, grubumuz, toplumumuz ve doğa veya bizim doğamız yerine doğanın içindeki grubumuz ve toplumumuz şeklinde düşünmeli, hissetmeli ve yaşamalıdır. 

Canlılığı ve doğayı dünya dışına taşındığı anda edebi barış süreci başlayacak insan faktörü doğa içinde ayrık değil zekasına rağmen sürü güdüsünün etkisinde görev paylaşımın ve birlikte yaşamanın doğaya uygun gereği ile şu anki yaşamından farklı bir yaşantı içine girecektir. O zamana kadar tekil ve grupsal rekabet devam edeceğe benziyor. Dünya dışına yayılan yaşamın insanı yok etme olasılığı doğanın canlı üzerindeki en zararlı etkisinin nüfusu sınırlama üzerinedir ilkesi gereği bulunmamaktadır. Bu sınırlama besin üzerine olması nedeniyle zaten dünya dışındaki oluşacak doğanın dokuz milyar insana değil dokuz yüz milyar insanı ve daha fazlasını besleyebileceği tahmini hiç de zor değildir. 

---- Sezi içeren bölüm ----

Yukarıdaki cümleler ışığında canlılığın, doğanın büyümesi, gelişmesi ve yayılması aşamasının o noktasında insanlığın özlemi olan bir ortamın oluştuğu anlamına gelmektedir. Orası dünya dışında kurulmasına yardım edeceğimiz doğadır. Oradaki doğa, tabiat ve canlılık hali hayal gücümüzün üstünde olacaktır. Oradaki oluşacak yeni dünya benzeri yaşamların oluşmasına biz insanların neden olduğu yanılgısına elbet sahip olunacaktır. Ama aslında bize itki ve hız verenin içinden çıktığımız ve ona bağımlı olduğumuz doğa olduğu gerçeği de ortada duracaktır. Yeryüzü topraklarında kaybolmamış dna parçalarının yaşadığı ortam ve zamana ait gerçek hallerini ve yaşamlarını önce bilgisayar ön izlemesinde görüp değerlendirme olanağına sahip olma olasılığı var mıdır diye soru gelmekte aklımıza. Eğer bu olursa o bir tohum özelliği taşımaktır anlamına gelir. Çünkü üreme yumurtalarımız tüm bedenin ve yaşadıklarının temsili ve aktarımı değil midir biyoloji biliminin bilgisinde. Çelikleme dikilen bir ağaç dalı örneği varken karşımızda neden bu hal diğer canlılar için gerçekleşmesin ki. Yeryüzünde bulunan yaşamı bitmiş tüm canlıların bulunabildiği dna örnekleri ön izleme ile karşımızda duruyor hale geldiğinde bir de karşılıklı bir diyaloğa evrildiğinde neler olacaktır. ön izlem kendi yaşamının savunmasını yapacaktır haliyle, izleyenlerde değerlendirmesini. Ön izlem ile izleyenler arasında şöyle bir diyalog geçmesi olasıdır. 

" Bay x, insanlığa neden böyle kötü bir şey yaptınız ?! ". 

" Doğanın nüfus sınırlama ve eleme ilkesine göre hareket ettim, lütfen beni  ön izlemden gerçek izleme döndürün." 

" Bay x, doğa bu ilkesini uzun zamana yayar ve yeni olasılıkların oluşmasını araştırır. Siz ise bu ilkeye uymayıp, doğal olmayan,  canlılığa zararlı evrensel ilkelerin eşgüdümünde hareket ederek insanlığa zararlı bir davranışta bulundunuz. " ( Burada doğa melek, evrensel ilkelerin canlılığa zararlı yanı (çok yüksek veya düşük ısı, büyük çarpışma, parçalanma gibi evrensel olgular ) şeytan ve bu iki büyük olgu arasında olan insan izlenimi oluşabilir.)

" Bu davranışımı, tek başıma yapamadığım, beni teşvik edenlerin, destekleyen kitleler olduğunu biliyoruz."

" Evet doğru. Fakat siz onların şu an temsilcisi, yansıması ve en uçta bulunan birisiniz. Sizin temsil ettiğiniz bu kesim ve kitle bu olaylardan sonra hatalarını anlayıp telafi içine girenler sizin temsilinizden çıkmaktadır. Sizden sonra temsilinizi devamında ısrar edenler ve ölenler de sizin grupta olmaktadır. Sizi bu kötü olaya iten, destek veren ve sempati besleyip ve öylece ölmüş olan tüm kişilikler aynı kategoride olup iyi işler yapmış olanlar telafi edenler anca kendilerini savunabilirler. Sizin iyi yapıp bu kötü olayınızı telafi edecek bir davranışınız ve etkiniz var mıdır insanlığa ve doğaya ? "

"......"

------- Bölüm sonu ---------- 

Biz insanlar mağmadan volkanlarla yeryüzüne fırlatılan önce eriyik sonra donan ve toprağa dönüşüp canlılığı çoşturan lavlarız. Ormandan çıkan ve okyanusa karışan nehirleriz biz. Güneşin çekim gücünden kaçan ve uzaya fırlayıp orayı aydınlatan ışıklarız. Oluşan ve ileriye doğru büyük hareketine katılan zamanın kıpırtıları, ritimleriyiz. O yüzdendir ki aşkla volkan gibi patlarız, nehirler gibi taşar, yolumuzu ararız, merakımız, tutkularımız ve cesaretimizle karanlıkları ışık gibi aydınlatır, uzaklara  hızla ilerleriz. Doğa ve canlılığın evrende bilinmeyen amacı büyük hareketine ufak sıçrayışlarımızla, kışkırtılmışlığımızla, fırlatılmışlığımız ve azmimizle katılır, büyük hareketin en uç noktalarında yaşar, zamanın işleyen çarkını hızlandırırız.  

 ......

2 Şubat 2021 Salı

İnsan Doğa ve Dünya - 8

 Doğa gelişimini, canlılığın evrende (şimdilik dünya) evrensel ilkelere (doğa ilkeleri değil !) karşı varlığını oluşturma, koruma, büyüme, çoğalma ve yayılma amaçlarıyla bulunabileceği her ortam ve şarttaki olasılıklarını denemesi, çaba sarf etmesi ve yönelmesi ile  sürdürmektedir. 

* Canlılıkta tür nüfusu başka bir tür tarafından sınırlandırılmaktadır.

Av, avcı olgusu bu ilkeden oluşmaktadır. Çoğalan canlı türün nüfusunun çoğalan ölümleriyle beslenen diğer canlılar beslendiği türün avcısı konumuna doğru ilerleme potansiyeli göstermektedirler. Doğada canlıların antitezlerinin oluşması onların doğaya bıraktıkları atık ve doğaya dönüş kalıntılarından doğmaktadır. Zamanla türlerin yok oluş nedenleri, iklim ve beslenme şartlarından oluşmaktadır. Av - avcı olgusu türlerin sınırlandırılması üzerine ilerlemektedir. 

İnsan ise doğa içinde hem avcılığı ile türlerin yok oluşunu hızlandırmış hem de kendi atık ve doğaya dönüş (doğa yaşam zincirine dönüş, ölüm) kalıntılarından oluşacak avcılarının yolunu kesmiştir. Şimdi sadece canlılığın temelinden gelen virüs ve bakteriler ile varlığı tehlike içindedir. Doğa insana zaman ve mekan olarak bu tehlike (antitezi) ile test etmektedir. Bu testini peridyodik olarak yapmaktadır. İnsan bu antitezini yok edemez. Çünkü bu antitez doğanın temellerinden ve ilk oluşumundan gelmektedir. Sadece insan bu antiteze karşı savunma geliştirerek varlığını korumayı sürdürebilir. Fakat içinde bulunduğu doğaya her zarar verişinde bu antitezinin kendisine saldırısı hem hızlanacak hem de çok zarar verecektir. Çünkü doğanın ilkesinden olan türlerin amacı yok etmek veya yok olmak değil sadece nüfusu sınırlamaktır. Doğa insana iki seçenek sunmaktadır. Ya nüfusunu sınırla ya da uzaya açıl. Uzaya açılışımız canlılığın evrene yayılması anlamına gelmekte olup (Her uzaya açılmayı sadece insanlığın değil aynı zamanda canlılığın temsili olarak ele almak önemlidir, artık uzayda atılacak her adımı kendisi ve insanlık için büyük doğa ve canlılık için ise küçük bir adım olarak anmak ve anlamak gerekmektedir), bunu tercih etmez isek ve dünyada kalmakta ısrar edersek nüfusumuzu sınırlamamız baskısını yaşamamız olasıdır. Antitezlerimizin üzerimize gelmesi sık ve hızlı bir şekilde olmaya evrilecektir. Doğa ilkeleri, canlı türlerini yok etmeye değil, türlerin doğa içinde en verimli ve dengeli sayıda kalmalarına etki eder. 

Doğa, insanı canlılığın temelinden gelen, çok güçlü ve tehlikeli türler ile tehdit etmektedir.  Bu türler çok sayıda ve çeşitte  olabilmektedir. Değişimleri ve bağışıklık geliştirme potansiyelleri çok hızlı olup, her şart ve savunma taktiğine karşı hedeflerine ulaşma olasılıkları büyük orandadır. 

Küresel olarak insanlığın, yeni küresel salgınları azaltmak ve en aza indirmek için yapabilecekleri nüfusunu sınırlamak, doğaya olan zararlarını durdurmak ve uzaya açılmak şeklinde üç acil unsuru tespit edebiliriz. Bu üç büyük adımı yavaş da olsa atmalıdır. 

* Nüfusun sınırlandırılması

Bu büyük olguyu on yıl önce de önemle vurgulamıştım. Benimle aynı düşüncede olan tüm insanların bu konuda etkili olmadığını görmekteyiz. Küresel nüfusumuz engellenemez bir biçimde artmakta olduğunu gördükçe bu unsurun uygulamaya geçilmesi olasılığını düşük görmekle birlikte nüfusu kalabalık ülkelerin bu konuda önlemler almaları sevindiricidir. Bu önemli tavır küresel olarak ele alınmalıdır.

* Doğa ilkelerine dikkat etmek 

Doğanın içindeyiz ve ona zarar vermemiz geri tepmektedir. Ona zarar vermek demek kendimize zarar vermekte aynı anlama  gelmektedir. Nefes alıyoruz, besleniyoruz, atık ve doğaya dönüş kalıntılarımızı bırakıyoruz, bize uygun iklim şartlarında yaşıyoruz. Atıklarımızın ve yok oluş kalıntılarımızın antitezlerimizin oluşmasına fırsat vermeden doğaya döndürmenin, onun ilkeleriyle ona bağlamamızın, canlılık zincirine destek olmamızın yollarını aramalıyız. Bir çok etkenle doğaya göbek bağı ile bağlıyız. Ama aklımızla ayrıldık. Anne karnında bulunan bir bebek gibiyiz doğanın içinde göbek bağı ile bağlıyız ama doğa ana ile bağlantımızı aklımızla kendi varlığımızın ondan geldiğini ve onunla beraber olduğumuzun bilincine vardık. Hangi canlı böyle bir seviyeye ulaşabildi. İşte bu seviyeye gelmemizin ilerlemesi üçüncü büyük unsur nedeni ile olduğu görülmekte.

* Uzaya açılmak 

Doğa, büyümesini ve ilerlemesini, canlılar arasındaki türlerin çoğalması ve en sonunda yayılmasını gerçekleştirmesi ile sağlar. Çoğalan canlılar ilerlemezler ise zaman ve mekan içinde çok sayıda tür artışına ve bu türlerinde sınırlandırılmasına doğru gelişim olur. Bu günkü amazon ormanları tam da bu tanıma uyar. Tür yoğunlaşması ve sınırlanması doğanın canlı ile evren yasalarına karşı bağışıklık geliştirme, ondan korunma, onun üzerinde bir katman oluşturma amacına yöneliktir. 

İnsan olarak buna hizmet bir yana onu yok etme durumundayız. O halde büyük görevimiz olan yayılma unsuruna yönelmemiz gerekmektedir. Eğer biz yönelmez isek kaçmak zorunda kalacağımız bir gelecek bizi beklemektedir. Çünkü doğanın sessiz, sabırlı ve yavaş uyarıları kulaklarımızda çınlamakta, gözlerimize görünmekte, tüm duyularımızla hissetmekte iken ona kayıtsız kalmaya ve onu aklımızla algılama olanağı varken hala reddediyoruz. Bu gerçeği bilen, bu algı, duygu ve fikirdeki insanların artması da sevindiricidir. 

Uzaya açılmamızdaki en kolay yolu öncelikle robot, nano teknolojisi ve sentetik biyoloji ile hazırlanan ortam ve zeminde bitki, mantar, bakteri ve virüslerden ekolojik bir ortam hazırlama ve dünya dışındaki ortamlarda nasıl bir yaşam gelişimi oluşturup geliştirebileceklerinin denemeleri, bilimsel olarak çalışmaları yapılmalıdır. Bu çalışmalar canlı tür çeşitlerinin dünya dışı ortamda yaşamı evren yasalarına karşı nasıl koruma, sürdürme ve geliştirme açılımlarına girebileceğini gösterebilecektir. Bu aşama bizlere de dünya dışında yaşamı hangi adımlar ile hızla ilerletebileceğimiz konusunda yeni fikirler verecektir. Bir gezegen ve uyduda yapılan ilerleme diğerlerine de uygulama olanağı verecektir.

Doğa, canlılığın uzaya açılması için neden insanı seçmiştir. İnsanın uzaya açılması onun kaderi midir. Bu kaderine uymamakta ısrar etme olasılığı var mıdır. İnsanın enerji ve maddeyi kullanma yetisinin doğa tarafından verildiğinin kantını nasıl sunabiliriz. İnsanlık tarihinin gelişmesi ile canlılığın yeryüzündeki yayılım sürecinin tamamlanması sürecinin bağlantısı bulunmakta mıdır. Doğanın yeryüzündeki yayılımı tamamlanmış mıdır ve uzaya açılma zamanının geldiğine nasıl karar vermiştir. Önceden planlanarak insanla birlikte mi ilerlemiştir bu kararı. İnsanın yeryüzüne yayılması ile uzaya gitmek istemesi aynı iç güdüye mi bağlı gelişmektedir. Merak, rekabet, kaçış, daha iyi yaşam, çoğalan nüfusun taşması gibi bilindik keşiflerin altında doğanın insana yüklediği ve henüz bilmediğimiz, düşünmediğimiz görevler var mıdır.

Biraz düşünürsek insanlık olarak zaten uzaydayız aslında doğanın içinde yaşarken, zihnimiz uzayda bedenimiz dünya yaşayan zihin ve beden parçalanmasını yaşamaktayız. İlk akıl parçalarını alırken adım adım zihnimiz doğa dışına çıkmaya başlamıştı. Bedenimiz bulunduğumuz yerde iken zihnimiz her yöne hareket haline geçmişti bile. Günümüzde insanın zihin beden bulanımının derinlerinde bu parçalanmışlık vardır. Bedenimiz doğada iken zihnimiz uzayda dolaşmakta ve bu ikilem tüm yaşantımıza bunalım olarak yansımaktadır gizlice. Her insanın zihni bedeninin dışına taşmış durumdadır. En yakını, yakın çevresi en uzağı ise uzaydır. İnsan dışındaki canlılarda zihin beden birlikteliği bulunmaktadır sıkı sıkıya. İnsanda bu ikisi yarılmıştır ve artık birleşme olanağı kalmamıştır. Bu halde nasıl geldik, asıl bunu araştırmamız gerekmektedir. Biz insanlar kendimizi doğanın üstünde ve ona hakim görürken aslında parçalanmış, bölünmüş ve dünya, uzay, evren boşluğunda dolaşır durumdayız. Yani doğaya göre ölmüşüz haberimiz yok maalesef. Doğa bizi fırlatıp atmış aslında içinden, hedefimiz uzayken hala dünyada boş boş dolaşan ruhlar gibiyiz belki de. Ne zaman ki uzaya açılacağız o zaman dünyadan doğa tarafından fırlatıldığımızı anlayacağız sanırım.  

* Doğadan Fırlatılmak

Biz insanlar doğaya, dünyaya düşmedik veya fırlatılmadık, aksine dünyadan, doğadan uzaya fırlatıldık. Bedenlerimiz hala doğanın ve dünyanın bağrında, içinde olma tesellisini yaşarken zihinlerimiz geri dönülemez bir biçimde evrenin şu an ulaşabildiğimiz ve hala ilerlemeye devam ettiğimiz en uzak bölümlerine doğru ilerlemektedir bu fırlatmanın etkisi ile.   

Uzaya gönderilmek üzere yeryüzünden hızla fırlatılan füzeler, uzay gemileri gibi biz insanlıkta fırlatıldık doğa tarafından doğanın içinden, orman yangınlarında yanmakta olan çam ağaçlarının kozalaklarını hızla yangın alanın dışına fırlatması gibi fırlatıldık ormandan, rüzgarı hesaplayıp tohumlarını onun götürmesine bırakılması gibi bırakıldık doğandan, rüzgarın, fırtınanın ilerleyişinde köklerini kısaltıp topraktan ayırarak çalıların tohumlarını uzağa taşımak amacıyla kendilerini rüzgarın itme gücüne bırakırcasına bizde bıraktık kendimizi doğadan köklerimizi kısaltarak ve nesillerimizin uzaya açılmasının planlarını yaparken. 

Biz insanlık yolcuyuz, algılarımızın ulaştığı ve zihnimizin anlam ve amaç üretebildiği kadar evrenin diğer yerlerine yola çıkmak üzere olan. Biletimiz ise " Merak, harekete yönelten içgüdümüz, uzun ve daha iyi yaşama arzusu (içimizdeki, cennete ulaşma ideali), sorunlardan kaçış, varlığa ve bilgiye olan tutkularımız, tutulmalarımız, tutumlarımız, tutunmalarımız, daha fazlasına ihtiyaç duymamızdır, tekrarların rahatlığındaki bedenimize rağmen, sıkıcılığında kıvranan zihinlerimizin yüklendiği doğaya göre bir kanser çeşidi olan aklımızın yeni bilgi ve varlık arayışlarımızın bizi harekete, taşmaya, patlamaya, sızmaya, ilerlemeye zorlaması, baskısı, ittirmesi, dışlaması, yabancılaştırması, koparması, ayırmasıdır. "

Canlılıkta iki büyük aşamanın ikincisini kendimizde yaşamaktayız. Birinci aşama hücresel bazdan bedensel aşamaya doğru ilerleyiş ve bu aşamada mekanda ilerleme olanağına sahip olma ve yayılmadır. İkinci aşama ise bedenlenmenin tamamlanmasından sonraki mekansal büyük sıçrayış biz insanlara nasip olmuştur. Bunu da başarmamızın yolu bedenselin uzantısı olarak zeka ve akıl ile olacaktır. Bilgi işler olan aklımız ile canlılığın evrensel yasaları üstüne adım atmasını yayılmasının devamını sağlayacağız. İster öncüler ile olsun isterse de zemin hazırlamak ile olsun bunu başaracağız. Bu büyük adımı sadece insanlık için değil tüm canlılık ve doğa için atacağız. Bunu başlangıcını yapan grup için kendileri için  büyük canlılık ve doğa için küçük bir adım olacaktır bu eylem. Çünkü bunu yapmaz isek bizim yerimize başka tür de yapabilirdi. Seçme şansımızın bulunmadığını görüyoruz zaten tarihteki ilerleme aşamalarımızın yönü bunu göstermektedir. Bize biçilen bu kaderi yaşarken kendi içimizde barış içinde kalarak insanlık ile doğa ilişkisindeki karmaşa, belirsizlik ve kötüye giden kısırdöngü sorunlarını çözebileceğimiz tahmin edilebilir.

   

..... 

16 Ocak 2021 Cumartesi

Eytişimsel Düşünme'de Mantık'a Bakış

Mantığın tanımını ; İnsan zihninde düşünce biçimini oluşturan, şekillendiren, geliştiren ve sürdüren toplum olma ve birlikte yaşamayı olanaklı kılacak ortak kabul edilen, edilebilecek düşünme, konuşma ve yazma temellerinden tümel iletişim, bağlantı, düzen ve ilişkilerin belli kural, gelenek, ritüel ve yasalarının oluşması, uygulanması ve sürdürülmesini sağlayan tüm işleyiş temel ilkeleridir, şeklinde yapabiliriz. 

Mantık; İnsan aklının ve düşüncesi işleyişinin temel ilkeleridir.

Mantık, düşünceyi şekillendiren, geliştiren ve sürdürülmesini sağlayan, insan ortak yaşamını olanaklı kılan ve ortak olarak kabul edilmiş tüm ilkeler ve kurallar bütünüdür.

Mantık, bilginin düşüncede işlenmesinin aracı, insan yaşam düzeninin ve düzeyinin işleyiş yöntemidir.

Mantık, aklın ve düşüncenin kendi ve evren arasında kurduğu düzenli, sabit ve değişmez (belirli ve belirgin bir süre için) bağların temel biçimidir.               

Bireyin toplum içinde yaşayışında düşünmesini yönlendiren mantık şekilleri doğal olarak düz, sınırlı ve görünen düzeydedir. Gündelik yaşam mantığında duyulan ve algılanan olanaklı olan en basit ve kolay düşünme aracı olarak mantık ilkeleri kullanılmaktadır. Bu da gereklidir toplum yaşantısında. Gündelik mantık zekanın hizmetinde yer alır. İlişkilerin, kararların hızla alınması ve uygulanması gereken günlük yaşamda zihin sürekli hızlı ve doğru kararlar verme üzerine kendisini meşgul eder. 

Günlük yaşamda düşünmeyi biçimlendiren mantık şekli ilişkilerin sorunsuz devamı, karar vermelerin, almaların en kolay doğru ve iyi şekilde yapılması üzerine şekillenmektedir. Kültürden gelen alışkanlıklar, ritüeller ve yasalar günlük yaşayış düşünceyi biçimlendiren mantığın ortaya çıkışını ve sürdürülmesini sağlar.  

Günlük yaşamdaki düşünmeyi biçimlendiren mantık şekli sürekli ihtiyaçlar, olanaklar, ilişkiler ve amaçlar üzerinden sonuçlara doğru ilerler. Eytişimsel düşünmede ise tam tersidir. Olay, olgu ve kavramların kaynaklarına doğru ilerlemesine çalışılır. " Alem gider mersin'e biz gideriz tersine " deyimi tam bu tarzı açıklar. Günlük yaşam ileriye doğru akarken düşünceyi biçimlendiren mantık şekli de aynı şekilde çalışır. Eyleme, ilişkilere, kararlara, seçimlere ve sonuçlara odaklanır. Mekan, zaman, kişiler, olaylar ve ilişkiler ile istek, amaç ve kararlar yönlendirir ve sınırlar bu düşünceyi ve mantığını (düşünme işleyişi). 

Eytişimsel düşünme ve yaşama da ise bu günlük yaşamın aralıklarından fırsat bulundukça her bilginin kaynağına, derinine ve temellerine doğru düşünme çalışması yapılır. Günlük yaşamın ileriye akan bir nehir gibi olan rutininden nehrin kaynağına doğru ilerleme, derinlerine dalma ve gökyüzüne doğru yükselme düşünce çabalarına girişilir bilgiler ve kavramlar ile. Yapılan bu tüm düşünme çabalarının sigortası ve pusulası mantıktır. Ulaşılan, ortaya çıkarılan ve anlama gelen tüm bilgiler, mantık süzgecinden geçirilir. Düşünmenin doğru ilerlemesi ve metafizik bilgilerin ayıklanması mantık ile karşılaştırılması ile olanaklı olarak devam edebilir. Deliliğin ve dahiliğin düşünmede birlikte ilerlediği bu anlarda uçuşan bilgileri mantık yerçekimi ile sabitlenir, belirginleşir, tasniflenir, sınıflanır, kategori, küme, istatistik, özet, benzetme, kıyaslama, karşılaştırma, eşleme, eşleştirme, bağlantılama, ayırma, zıtlık, tersyüz etme gibi her yöntem uygulanır. Mantık, zihni derin düşünme halinden, günlük yaşamın normal akış haline dönüşünü sağlar. Günlük yaşayış zaman, mekan ve düşünce işleyişine geri dönülür mantık sayesinde. Derin düşünme sürecinde olan zihin o kadar hızlı ve karmaşık çalışır ki beden sabitlenir adeta heykel gibi donakalır. Düşünen kişi akışta iken dışarıdan bir müdahale edilerek günlük yaşama döner genellikle. Zihindeki işleyiş yavaş ve nesnel ile tümleşik olarak devam etmeye yönelir. " Daldın yine, nerelere gittin" deyimlerini söylenirken uyandırılmaya çalışılan zihinler " Ha, ne oldu " gibi bir şaşkınlık anı yaşarlar bu geçiş anlarında. Bu derin düşünmenin temelleri yazının olmadığı sözünde kısıtlı olduğu kadim zamanlarda büyüklerin öğretilerini hatırlamaya çalışan atalarımızdan kaldığını tahmin etmek zor değildir. Bunu başaranlar kabile büyücüsü, kahini ve ruhsal lider oluyorlardı. Hatırlamaya çalışıp da başaramayanlar ve bunda da ısrar edenler delirme aşamasına geçmekteydiler. Burada olan öğrenilmiş bilgilerin tekrar gözden geçirilme aşaması veya hatırlanmaya çalışılması dikkate değerdir. Katılımsal gelen bilgilerin düşüncede oluşması değil. Bu olabilecekse bile bugün zordur. Gelecekte, bilimin gelişmesi ile dna'daki bilgilerin bizlere, oluşması ve yaşanmışlığın birebir bilgilerini verebilme olasılığını da sunabilir.  

.........

22 Aralık 2020 Salı

Eytişimsel Düşünme Süreci - 4

Felsefik terim, kelime ve kavramları sabitleme, tümelleri belirginleştirme ve sürekliliğini sağlama çabaları olmalıdır, eytişimsel düşünmede. 

Tümellerin kümeleri

Evren güneş sistemin kapsamaktadır. (Diğer sistemleri de)

Güneş sistemi dünyayı kapsamaktadır.

Dünya (yerküre (bilimsel)) doğayı kapsamaktadır. Veya dünya ve doğa birlikteliğinde ikisi eşit de olabilir. Doğa dünyayı tümden kuşatmak amacındadır. Doğanın oluşma yeri dünya olması bakımından dünya doğayı kapsamaktadır. Fakat doğa zamanla dünyayı kuşatıp kapladığı için doğa da dünyayı kapsamaktadır veya eşittir de denilebilir. Doğanın tanımında zaten canlı ve madde-enerji birleşmesi bulunduğundan dünya, doğa ile aynı tanım içinde yer alabilir veya eşittir denilebilir. İleri sürülen savlarda doğa ve dünya olguları  aynı veya birbirinin kapsamında olarak ele alınabilir. Doğa ve dünya birlikteliğine yeni bir isim, tanımda verilebilir.

Doğa canlılığı kapsamaktadır.

Canlılık (Hayat), insanı kapsamaktadır.

Kapsayandan kapsanana ilerledik.

Kapsanandan kapsayana ilerleyelim.

İnsan canlılığın içinde yer alır.

Canlılık doğada bulunmaktadır.

Doğa sadece dünyada bulunmaktadır. Şu an ki bilgimizle.

Dünya, güneş sisteminde bulunmaktadır.

Güneş sistemimiz, evrende bulunmaktadır.

Yukarıdaki önermeler ışığında evren, doğa ve insan hakkında bir çok kelime, tanım ve önermeler belirgin ve sabit hale gelmektedir.

Örneğin "insan doğası" diye bir kelime felsefik olarak doğru değildir. İnsanın kapsamında olduğu doğadan ayrılmış ve kendi doğasını oluşturmuş izlenimi veren bu kelime çelişiktir. İnsan yaşantısı, kültürü (kendi yaşam sürecinde oluşturduğu tüm değerler) olabildiği gibi yeni kelimeler ve tanımlar üretilebilir. İnsan bulunduğu doğadan şu an ayrılması olanaklı değildir. Solunum, beslenme, içme gibi temel ihtiyaçlarımızı doğadan alırken kendimize ait bir doğa oluşturmuş olamayız. Doğanın insan fiziksel ve zihinsel yapısındaki şekillenmelerinden, sürecinden, sonuçlarından, yaşayışına etkilerinden bahsedebiliriz.

Bitkilerin dünyası, kedilerin dünyası, Ahmet'in dünyası gibi deyimler felsefik olarak geçerli olmayıp edebiyat, sanat gibi felsefe dışı olgular için kullanılabilir. Felsefede dünya kavramı tektir. Doğayı kapsayan dünyadır . Felsefenin tümelleri yerinde sabit kalmalı ve tikellerde kullanılmamalıdır. Dolayısı ile evren, dünya, doğa gibi tümel kavramlar eytişimsel düşünme, konuşma ve yazma sırasında sadece kendi anlamlarını ifade için kullanılmalı kendilerinden başka bilgileri tanımlarken araştırırken kullanılmamalıdır. Türkçenin daha iyi ve evrensel bir dil olabilmesi için eş anlamlı kelimelerin azaltılması ve yenilerinde ortaya çıkarılmaması gerekmektedir. 

Felsefede tümellere ait sabit ve tek olması gereken kavramların eş anlamlar karmaşası yaratabilecek tikellerde kullanılması fikirdaşlığı, aynı fikirde olmayı zorlaştırmaktadır. Felsefe söz ve yazılarında istenilen fikirlerin anlaşılmamasından çekinilerek parantez açmalar, ekler, notlar yazılması çoğu zaman kavramların eş anlamalara gelecek şekilde kullanılmasından ileri gelmektedir. Evren denildiğinde galaksileri kapsayan sınırı bilinmeyen içinde bulunduğumuz olguyu anlamalıyız. " Evrensel" denmekteki amaç da evrende canlının sadece dünyada olduğu mantığından hareketle tüm dünyayı kapsadığı olsa da evren kavramıyla aynı olmadığı için ona " küresel" demek daha doğru olur. Evrensel kavramı tüm evrene ilişkin konularda ortaya sunulmalıdır. Evren kavramını tikellerde kullanamayız. Çünkü evren kavramı yapısı itibari ile tektir söz konusu her kavramı kapsamaktadır. Kapsayan bir kavramı kapsanan olarak kullanmak çelişiktir. Doğa kavramı da öyle. Felsefe alanı dışında her konuda tikeller için kullanabildiği halde felsefede kullanılmamalıdır bence. Dünya (yerküre) kavramı da aynı şekilde bu kavram o kadar tikel için kullanılmaktadır ki parantez içinde açıklama yapmak zorunda kalmaktayım. "... dünyası " dendiğinde bir çok dünya varmış da sunulan onlardan biriymiş gibi kullanılması ancak felsefe dışında olmalıdır. Türkçe dilinin en iyi hali her kelimenin tek anlam içerecek hale gelmesidir. Eş anlamlı, çok anlamlı kelimeleri bırakmak için nedenimiz ve olanağımız vardır günümüzde. En azından eğitimde bunu verebilmeliyiz öğrencilere ilköğretimden yükseköğretime kadar.     

Dünyamızdaki evrensel yasalar tek başlarına bulunmaları doğa nedeniyle zordur. Çünkü doğa içindeki canlılar ile evrensel yasalara dolaylı veya dolaysız olarak etki etmektedirler. Örneğin çekim evrensel yasası varken kuşlar gibi uçan canlılar bu yasanın etkisine girmekten kısa süreli de olsa farklı bir harekete tarzı ile çıkmaktadırlar.  Yerçekimi nedeniyle her madde ve canlı her zaman yere düşer ilkesini bozmaktadırlar kısa süreli de olsa. Burada yerçekimi evrensel canlıların bu yasaya karşı direnmesi veya onun kesinliğini bozması ise doğa yasalarınca olmaktadır. Dolayısıyla canlı yerçekimine direnir önermesi canlının yerçekimi evrensel ilkesine bütünüyle uymadığı ve ona karşı gelmekte olduğunu göstermektedir. Depremlerin oluşumunda fosillerin ve diğer canlıların etkisiyle oluşan fay hatlarının ortaya çıkmasına canlılar neden olduğu için canlılar depreme neden olabilir doğa yasası da çıkabilmektedir. Dünyada doğa yasalarıyla evren yasaları iç içe geçmiş ve birbirlerinin nedeni olma durumundadırlar.  Yerçekimine direnen bir kuş gördüğümüzde bilimsel olarak " Bu uçan madde (canlı) evrensel çekim yasasına uymuyor" sonucu çıkarabiliriz.  Her depremin nedeninin altında canlılarında etkileri bulunduğu gibi dünyada olan her olguda canlının az veya çok etkisi bulunmaktadır. Evrensel yasaların yalın, saf olduğu hal dünya dışında dünyanın etkileşime girmediği madde ve enerji halleri için geçerlidir. Evren yasaları ile doğa yasaları dünyada birleşme, etkileşme belki de dönüşme halinde olabilmektedirler. Kuantum parçacıklarının cansız olduğundan emin miyiz bu önermeler ışığında. Kaldı ki deneylerde gözlemciye göre dalga veya parçacık halinde hareketleri canlılara özgü bir davranış şeklidir. Diğer bir aklımıza gelen önerme ise tüm evrenin canlılığın farklı bir hali mi olduğudur. Canlılığın oluşumundan günümüze yeryüzü katmanlarının fosiller ve yaşamaya hazır tohumlarla dolu olması artık yeryüzünün cansız olduğuna ait düşünceleri tekrar gözden geçirmemizi gerektirmektedir. Ölmüş ve doğacak olan canlıların oluşturduğu devasa ve geniş katmanların üzerindeyiz. Canlıların etki ettiği yeryüzündeki fiziksel olayların, evrensel olarak oluşan canlı-dışı fiziksel yasalar ile aynı olduğundan emin miyiz bilimsel olarak. Henüz bunun denemesini, deneyini yapabildik mi her yönü ile. Şu an bildiğimiz kuantum fiziğinin ilkelerinin oluşumunun sadece dünya için değil de tüm evren için geçerli olduğundan nasıl emin olabiliriz.  

Eytişimsel düşünmede zihinde bir evren modeli oluşturmaya çalışılmaktadır.  Bu model bilgi ile gerçek arasında en yakın ve en doğru bağlantının oluşmasına hizmet etmektedir. Zihindeki modelde önce evren haritaları oluşur. Zihnin bulunduğu konumdan gidilebilecek en uzak konuma doğru ilerleyen bir harita. En uzaktan bulunduğu konuma da dönebilecekken, evrenin en küçük parçası ile en büyük parçası arasında da bağ oluşturmaya çalışır. Bu büyük ve geniş haritalama her zaman yenilenir, tazelenir, değiştirme esnekliğindedir. Zaman haritaları da oluşturulur. Evren zamanı, güneş sistemimizin zamanı ve dünyamızdaki işleyen zaman olarak birbirine hem bağlı hem de ayrı olarak algılanabilen bir zaman. İnsanlık tarihi, canlılık ve doğanın zamana göre durumu, geleceğe yansımaları gibi farklı zamanlara açık olunur.  

İlköğretimden üniversiteye kadar eğitimimizle verilen tüm bilgiler bu haritalandırmalar üzerinedir. Bu bilgileri özümseyen, zihninde tekrar hatırlayabileceği şekilde öğrenebilen her öğrenci ergenlik sonrası yetişkinlik döneminde bedenin yavaşlayıp zihninin hızlandığı yaşlarında bu haritaları hatırlayıp zihninde evren modeli temellerini oluşturabilir. Bilgilerimizin bizde doğuştan olduğu, geldiği yanılgısı aslında o bilgileri çocukluktan itibaren duyu algılarımızla almamıza rağmen algıya dönüştüremeyip yetişkinlikte zihin etkinliği ile tekrar alırken algılayarak almamızdan ve bu bilgileri ikinci  hatta üçüncü kez  aldığımızı önemsememekten kaynaklanmaktadır. Bilgileri öğrenme potansiyeli ile doğarız bilgileri bire bir taşıyarak değil. Eğer taşıyarak gelseydik hepimiz birer reenkarnasyon karmaşası, kaosu içinde olurduk. 

Günlük yaşam sırasında bu evren modelinde kendi yeri ile en uzak köşe arasında aralıklı olarak bağlantısını devam ettirirse düşünce sistemi gelişmeye ve karmaşık düşünce sisteminden uzaklaşmaya başlar. Zihin haritası sonuçlar, önermeler, yargılar, sorgulamalar ile bilgi birikimini devam ettirirken güncel yaşantı işleyişi de devam ettirilir. Şizofreni rahatsızlığı genellikle kavramsal bilgi ile günlük yaşantı arasında gelinip gidilme esnasında zihin kendi oluşturduğu evren modelinde takılı kalması ve bir türlü günlük yaşama davranışına dönememesidir. Akılın bir özelliği de ikili çalışmasıdır. Kavramsal olarak ve yaşamsal olarak çalışması. Meslekler, hobiler, hedefler zihni günlük yaşamda tutar. Düşünmeyi ön plana alıp günlük yaşamı ikinci plana almak olmaz. İkisi de paralel ilerlemelidir. Zihnin evren modeli kaynağını günlük yaşamdan alır, bilgilerin içinin doldurulması, yerli yerine oturtulması, kendini tamamlaması, yeni bilgilerin alınması, sağlama olanağı, emin olma hali, yeni bilgilere ulaşılması hep günlük yaşamdan gelir. 

İnsanlık erdem ve değerleri başta olmak üzere tüm kişisel ve toplumsal yaşayış biçimlerimizi tutunma, tutum  olarak zihinsel evren modeli içine en iyi bir biçimde yerleştirilmesi gerekmektedir. Bireysel ve toplumsal kültürümüzün doğa ve evren ilkeleri ile paralel yürütmeye çalışmamız birinci önceliğimiz olmalıdır. Bunu başarmak için eytişimsel düşünmede özne(l)-nesne(l) farkındalığını sürekli açık tutmalıyız. Doğru ve sağlıklı düşünmemizin, yaşamamızın sigortalarından, rotalarımızdan biri de bu düşünme yöntemi olabilir. Bu yöntem yetişkinlikte daha çok oluşmaktadır. Henüz erken yaşlarda bu yöntemi denemeler olmuş mudur bilmiyorum. Eğer erken yaşlarda uygulanırsa dahilerin ve delilerin çoğalacağı muhakkaktır. Aslında bu düşünme yöntemi insanlık tarihi boyunca bulunmakta olduğu halde bunu erken yaşlarda eğitim olarak verilip uygulanması için belirgin bir yöntemi oluşturulmamıştır. Dolayısı ile önce yöntem netleştirilmeli, düşünce ve karar birliği oluşturmalı sonra küresel olarak yeni zihinlere sunulacak, uygulanabilecek  model oluşturulmalıdır. Bireyde bilginin düşünmede hem öznel hem de nesnel olması yanında yaşamında da öznel ve nesnel farkının ayırımına varabilmesi ve ona göre yaşamını düzenleyebilmesi ilkesi bulunmaktadır eytişimsel düşünme yönteminde. Kusursuzluk, güç, hakimiyet arayışı değildir bu yöntem. Öznelin kendi varlığını nesnel içinde konumlandırabilme, evren içindeki yerinin farkında, bilincinde olma halinde olmaya çalışma çabasıdır.        

Zihinde evren modeli oluşturan her eytişimsel düşünen kişi günlük yaşantıdaki yaşanılan tecrübeleri, edinilen bilgileri, olay, olgu, nesne, kişi, zaman, mekan ve gelişmeleri bu evren modeline uyarlayarak, düşünme ile yaşama arasında sürekli bir eytişimsel etkileşime girer. Zihni ile yaşam arasında sürekli eytişim kurar.

Trafikte sürücülerin sinirli ve gergin olmalarının temelinde sonuçları can ve mal kaybına yol açan trafik kurallarına uyulmamasıyla ortaya çıkacak kazalar vardır. Trafikte can ve mal gibi iki önemli olgu, hatalara karşı sürücüleri hoşgörüsüz ve savaşma psikolojine itmektedir. Trafikte hata demek cana ve mala zarar vermek anlamına gelmektedir. Ekonomik zarara uğrama, yaralanma ve hatta ölme riski sürücüleri zıtlaşma, tartışma ve hatta kavga etme ve kötü sonuçlarına yöneltmektedir. Şehir içi trafik kazalarında daha çok ekonomik kayıplar olmakla birlikte psikolojik etkenler birikerek sürücülerde cana kasıtla ekonomik kayıp arasında fark olmadığı fikri ile hareket etme şekline doğru itmektedir. Sürücü koltuğuna oturduğu an dokuma algısı aracın sınırlarına doğru genişleme yapar ve kaza anında bedeniyle çarpışmış hissini yaşar. Bu gerçek olmayan ama sürücü için sorunsuz bir sürüş alışkanlığı için zihinde gelişen duyu ve duygu kazanma etkisi sürücünün bedeninde yaşamış hissi verir ve tepkisi o oranda artar. Araç reklamlarındaki rahat sürüş hali ve boş yollar imajı sürücüleri arada şehir dışına çıkma isteğine yönlendirmektedir. Şehir içi trafiğin kalabalık olması, sık sık durma ve bekleme zorunda oluşu, kalabalık bir akışta olduğu hissi de sürücüleri rahat bir sürüş için şehir dışına çıkma isteği oluşturmaktadır. Şehir içi sürüş keyfini de reklamlarda değil filmlerin sahnelerinde görebilirsiniz. Sessiz ve gizli olarak yerleştirilmişlerdir oralara. Taksi kılığında veya ayrılık ve kavuşma sahnelerinde.  

Trafik kazalarında iki sürücü (genellikle) arasında haklı, haksız olasılıkları:

Haklı - Haksız

Haklı - Haklı

Haksız - Haksız

Kurala uymama nedenleri:

* Bilmesi gerekirken kuralın bilinmemesi. (Ehliyet alırken verilen bilgilerin önemsenmemesi, yeni ve değişen kuralları öğrenilmemesi )

* Sürücü kontrolü dışından gelen etkenler. ( Araç arızası ve dış etkenler)

* Sürücünün bedensel ve zihinsel etkileri. ( Uykusuz, yorgun, alkollü olma gibi haller, bir yere yetişme sabırsızlığı, öfkeli, üzgün, inatlaşma gibi duygusal yoğunlukta olma halleri) 

Trafik kazalarında haksız olduğu (örnek olarak) halde haklı olduğunu iddia eden ve buna inanan çok zihin bulunmaktadır. Bu zihinler bir kural otoritesi veya uzmanı olaya müdahale edince haksız olduklarını (bir olgu örneği) bilginin kesinliği ve yaptırım gücü etkisiyle yanlış biliyorsa veya bilmiyorsa öğreniyor ve gerçek olguyu kabul etmeyi ondan kaçamadıkları için zorunlu kalıyor gibidirler. Bu zihinlerde nesnel düşünmenin eksikliği bulunmakta olup yaşamı sadece öznel değerlendirmelerinden kaynaklanmaktadır. Nesnel olgu kendileriyle yüzleşmeye zorladığında öznel düşünmeye ara vermektedirler. Nesnel akıl eksikliği toplum yaşamında bir çok sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Günümüzde sadece öznel akıl ile yaşamaya çalışmak yeterli olmamaktadır. 

Trafik kazalarında kurala uyma veya uymama konusunda haklı ve haksız olma bilgisinin zihinde(zan, düşünme) ve yaşanmışlıkta ( gerçek olgu) olması halleri farklı olabilmektedir.

Haklı ve haksız olma durumlarında  kurala uyma veya uymama bilgisinin farklılaşma halleri.

A. Haksız olma durumunda

1. Bireyin zihnindeki bilgi.

a. Haksızım (Olguyu kabulleniş)

a1.Eminim ( Olguya dair kesin yargı)

a2. Emin değilim, tahmin ediyorum. (Olguya karşı kararsızlık, bilmeme)

a3.İstemiyorum, kabul etmiyorum (Duyguya dönüş, sığınma, olgu ile yüzleşmeme, yargıdan kaçınma, karar almama, alamama hali)

b. Haklıyım (Olguyu kabullenmeme)

b1.Eminim. (Kabullenmemeye dair kesin yargı oluşturma)

b2. Emin değilim, tahmin ediyorum. (Belirsizlik, karasızlık, yargıda bulunmamak, bulunamamak)

b3.İstiyorum, kabul ediyorum. (Duyguya dönüş, yargıdan kaçış, akılı duygunun emrine vermek, öznel akılla (bencillik) düşünmede ısrar etmek, nesnel akılı reddetmek).

c. Bilmiyorum (Bilgi eksikliği, zihin çalışmasının durması)

2. Bireyin dilindeki (konuşma, söz etme) bilgi 

2a. Haklıyım

2b. Haksızım

2c. Bilmiyorum. Duyduğuma da inanmıyorum veya inanıyorum. (karşıdakinin sözlerine).

2d. Konuşmama, susma (karşının davranış bilgisini konuşmayı tercih etme).

3. Gerçek olgu ( Bilginin uzmanınca ortaya konması ve yaptırım gücünün olması (yasa ve uygulayıcısı).

B. Haklı olma durumunda

1. Bireyin zihnindeki bilgi.

a. Haklıyım

a1.Eminim

a2. Emin değilim. Tahmin ediyorum.

a3. İstiyorum. Kabul ediyorum. 

b. Haksızım (Yanlış yargıda bulunmak, duygu ve ilişkilere hatalı tutum etkisi, bilgi eksikliği, karşıdaki kişi ve olayları dikkate alarak verilen yargı)

b1. Eminim (Yanlış yargıyı kesinleştirme, karar alma)

b2. Emin değilim. Tahmin ediyorum. (şüphe halinde olma)

b3. İstemiyorum. Ama şartlar (zaman, mekan ve ilişkiler, önyargı, gelecek zaman ait tahminler, yanlış önsezi de bulunma, hoşgörülü olma ve çözüme odaklanmaya hazırlanma girişimi vb.(çok değişkenli)) kabullenmemi gerektiriyor. ( Haklı olup da haksızlığı kabul etmiş gibi yapmak az rastlanan bir davranış ve tutum şeklidir. Zihnin ya saf yani az ve basit çalışan ya da bilge olup çok çalışıp da bir çok olasılığı akıldan geçirip buna karar vermiş hali olabilir. ).

c. Bilmiyorum.

...... 

Görüldüğü gibi zihinlerdeki bilgi, dildeki bilgi ve yaşamdaki bilgi farklılıklar içerebilmektedir. 

  

Bilgiyi, insan zihnindeki ve yaşamındaki (insanlık) durumuna göre ele alırsak:

0- Zihin boş ( Zihin yapısı (karmaşık, saplantılı, bilgi almayan, reddeden), itki, dürtü, güdü ve duygunun etkisinde)  - yaşam dolu (Boş zihne göre yaşam anlamsız ve boş)

1.Yaşamda doğru - Zihinde yanlış ( Eğitim şart)

2.Yaşamda yanlış- Zihinde doğru ( Bir şeyler ters gidiyor algısı)

3.Yaşamda yanlış - Zihinde yanlış ( Kaos ortamı)

4. Yaşamda doğru- Zihinde doğru ( Modern insan tanımı diyelim.)

Eytişimsel  derin düşünmede dördüncü aşamaya ulaşma amacı vardır. En azında oranı arttırma çabası bulunmaktadır. 

Bu yöntem bireysel ve toplumsal yaşamda suçu, zihinsel ve bedensel hastalık, rahatsızlıkları, mutsuzluğu, karamsarlığı, korkuyu azaltır. 

Güvenli ve emin olma, yasalara uyma, sağlıklı ve uzun yaşama, gelişime ve yeniliğe açık olma, Sakin veya hareketli olabilme, bedensel ve zihinsel dengesini kurabilme, ilişki, iletişim, çalışmada verimli, mutlu, keyifli olma, sorunlara karşı gerçeği kabulleniş ve çözümsel yaklaşımcı olabilme, minimal yaşayış tarzının, mütevaziliğin önemini kavrama, yaşamda beden rekabetini aşma ama onu doğasından ötürü de yok saymama, düşünme rekabetini ortak ve küresel aklın doğa ve evren ilkelerine paralel ilerlemesi amacında olduğunu bilerek yapma gibi daha bir çok insana ve insanca yaşama ait erdem ve değerlerin oluşmasını, artmasını sağlar. 

İnsanlığa ait küresel beden ve zihin birlikteliğinde ebedi barış halinde iken tüm algılarımızın, aklımızın ve hayatımızın doğa ve evrenden gelecek mesajlara (bilgi) açık olduğu bir döneme doğru ilerlemek mümkündür. 

.....



21 Aralık 2020 Pazartesi

Küresel Salgın Günlüğü -3

 Bedenimizle korona virüsü arasında oluşan sorun devam etmektedir. Virüs farklı bedenlerde dolaşırken zorunlu bir değişime zorlanmakta kendini yeni bedenlerde var olma savaşı verirken adapte olmaya çalışmaktadır. 

Beden ve virüs ilişkisinde ulaşılacak en iyi hedef virüsün bedene zararlı olmaması ve bedenin de onu tehlike olarak algılamaması ile sağlıklı çalışma düzenini devam ettirebilmesidir.

Beden ile virüs etkileşiminde

* Destek alan hastaların bedenleri sürekli aynı yatma şeklinde tutulmamalı, yan ve oturarak hatta kısa hareketler içinde olmalıdır. Bedenin tümden hareketsiz kalması onun çalışma prensibine aykırıdır. Bedenin yatma anında dönüş hareketi onun için gereklidir. 

* Oda sıcaklığı bedenin sağlıklı durumundaki en rahat hal derecesi ile aynı tutulmalıdır. Ne serin ne de sıcak olmalıdır.

* İçme suları ılık olmalıdır. Sıcak ve soğuk olmamalıdır.

* Terlemeleri sağlanmalıdır. 

* Hasta odasında gürültü, kalabalık, çok fazla hareket panik, telaş olmamalıdır.

* Hasta odası soğuk ve çok sıcak olmayan temiz hava ile havalandırılmalıdır. Beden için en uygun sıcaklık belirlenmeli ve bedenin olağanüstü durumdan sağlıklı hale geçişi aşamasında kendi sıcaklığı ile ortam sıcaklı arasında fark edişi olmalıdır. Ortamın çok sıcak olması bedenin standart dış sağlık sıcaklık miktarını algılayamayıp beden sıcaklığını olağanüstü seviyeye çıkarabilir. Bu da organ yetmezliğine doğru ilerler. Beden dış ortam sağlık sıcaklık miktarını algıladığında kendi sıcaklığını düşürme yoluna gidecektir. Ortam sıcaklığına uyum için terleme davranışına girer. Terleme bedenin dış ortam sıcak miktarını algılaması sonucunda oluşmaktadır. Beden dış ortam sıcaklığı ile sıkı bir bağ içindedir. Beden dış ortam sıcaklık dengesini alıp verdiği nefesle yapmaktadır. İnsan bedeni dış sıcaklığa karşı hızlı hassasiyetini giyimle eksiltmiştir. O nedenle nefes yolu ile dış ortamın sıcaklık miktarını algılar beden. Oksijen verilen hastaların bedenleri dış ortam sağlık sıcaklık dengesini kurmaları güçtür. Beden dış ortam sıcaklık ilişkisi bozulmamalı engellenmemelidir. Oksijen takviyesi kritik aşamalarda verilmeli, yavaş ve kısa verilmelidir. Hasta bedenin dış ortam sıcaklığını referans alma dengesi sağlanmalıdır. 

* Solunum sisteminde burun kanalları, boğaz, ciğerler ilişkisi bir bütündür. Bu bütünlük bozulursa kalp çalışması sorunlaşır. Doğal nefes alımda havanın boğazdaki nefes yollarına geçişi sırasında yutkunma refleksi engellenmemeli, zorlaştırılmamalı, rahatlatılmalıdır. Baş ve boğaz yutkunma kolaylığı pozisyonunda tutulmalıdır. Ne çok dik ne de çok eğik olmalıdır. Yutkunma ağızdan gelen tükrük salgısını nefes yollarına, özellikle burun kanallarına yollamaktadır. Nefes almayı kolaylaştırmaktadır. 

* Beden ile nesne (örtü, yatak, izole araçları) arasında yatma sırasında birleşiklik ve ayrılık değişimi olmalıdır. Beden belli bir bölgesindeki kan dolaşımını rahatlatmak adına hareket etmek ister. Uzun süre hareketsizlik, sabit kalma kan dolaşımını aksatır.

....

6 Aralık 2020 Pazar

İnsan Doğa ve Dünya - 7

Şu anda sadece dünyada gördüğümüz oluşmuş yaşam, varlığını korumak, sürdürmek ve yayılmak amacındadır. Canlılık yaşamıyla tüm yeryüzünü sarmak, her yerini kaplamak, katmanlarını oluşturmak, türlerin birbirine bağlı olarak çeşitlenmesini, saçaklanmasını ve yayılmasını sağlama ortak amacındadır. 

Ve canlılar arasında bir tür ortaya çıkar.

Bu tür diğer canlıların öncesi ve sonrası canlı türlerine bir köprü gibi bağlı olmaktan kopar. Her canlı türü kendi antitezi bir canlının oluşumuna olanak verir ve bu zincir türlerin miktarının dengesine hizmet eder, temel ilkesine aykırı bir çıkış yapar. Ortaya çıkan bu tür kendini çoğaltması, gelişmesi ve yayılması ile canlılığın sürekli zincirine zarar verme potansiyeline ulaşır. Doğadaki yaşam zincirinin aksine öncesini yok etme ve antitezine olanak tanımama seviyesine ulaşır. Artık yeryüzündeki gelişme ve büyüme potansiyeli barındıran her canlı bu türün engeline, kontrolüne takılmaktadır. Yeryüzündeki yaşam gelişmesi, çeşitlenmesi ve yayılması durmuştur. Artık canlılığın gelişmesi, çeşitlenmesi ve yayılması bu türün içinde devam etmektedir. Bu tür doğaya karşı kendi doğasını oluşturma çabasına doğru ilerlemektedir. İçinden çıktığı birinci doğanın ilkelerinden ayrılmış onun ilkelerini kendi içinde sürdürmektedir. Yine de ona bağımlıdır. Tümden kopma olanağı şu an yoktur. 

Bu tür insandır.

Şimdi ne olacaktır. Birinci doğadan çıkıp ikinci doğayı oluşturmak mekanın bölünmesiyle başlar. Aynı mekanda hem birinci  hem ikinci doğa olabilir mi ? Bunun olanaklı olması ancak birinci doğadan çıktığını fark eden insanın kendi dışında olarak ilk doğanın gelişimine etki etmemesi ve kendini de bu zincirden gelecek zarardan koruması ile olabilir. Peki bunu bunu başarabilir mi ? Çok zor. Dolayısı ile  ikinci doğasının devamı için mekan değişimi gerekmektedir. Ancak bu şekilde mekanların farklı olduğu doğalar varlıklarını koruyabilir. Mekan değişimi dünyadan ayrılmak demektir. Yetişkinliğe ulaşmış bir gencin ailesinden kopma anı gibidir. Bedeni kalmak istemekte, zihni ise gitmek istemektedir. Beden rahatlığı, tekrar etmeyi sever, yeniliklerden korkar. Çünkü üzerinde uzun zamanın kesin ve denenmiş işleyişi  vardır. Bu işleyişin döngüsündedir. Bu döngüden çıkmak istemez. Zihin ise yeniyi arar, yeni döngüleri merak eder. Evrendeki bir çok döngüyü keşfetmek ister. 

Artık insan birinci doğadan çıkmış, ona geri dönemez durumdadır. Cennetten kovulmuş mudur, yoksa kendi mi tercih etmiştir. Yoksa bu onun kaderi midir. Doğal yaşam zincirinin döngüsünden ayrılmıştır. Kendinden önceki canlıları yok etmeye, kullanmaya (eşya haline getirme) sonraki gelme potansiyelindekilere de engel olma, duvar çekme durumundadır.

Dünya dışında bir doğa oluşturma zorunluluğu göze çarpmaktadır. Birinci doğayı kendi haline bırakarak, onu yok ederek değil. Tıpkı yetişkin olan bir bireyin kendi yeni ailesini kurmak için doğduğu ve büyüdüğü ailesini terk ederken iyi niyetlerle vedalaşması gibi. 

İnsan aklını türünü koruma, sürdürme, çoğalma (sekiz milyar) ve yayılma üzerine kullanmaktadır. Nüfus sayımız ile türümüzün yeryüzünde ne kadar yer kapladığı ve bize hizmet eden madde ve enerji miktarının ne kadar çoğaldığı doğa içinde saklanamayacak kadar büyüdüğümüzün işaretleridir. Modern bilim bunun keşfi sayılabilir. Durgun inanç sistemlerinden hareketli inanç sistemlerine doğru bir yolculuk aşaması. 

Peki teknoloji. İşte bu yeni bir aşama. Bilinenden eyleme geçme aşaması. Bilginin varlığa dönüşmesi. Elle tutulur, gözle görülür nesne, araç haline dönüşmesi. Madde ve enerjinin yeniden şekillenmesi. 

Evrendeki madde ve enerji değişim, dönüşümlerine yeni bir katkı çabaları. Canlılıkla gelen zekanın ve akılın evren işleyişindeki madde ve enerji değişim, gelişim ve dönüşümüne devretme çabası. Zeka ve aklın canlıdan madde ve enerjinin orijinal ilkelerine devretme çabası. Biz türümüz olarak zeka ve akılı kullanamıyoruz, buyurun madde ve enerji olarak siz kullanın. Evrenin zekayı ve aklı doğru ve yolunda kullanmayan insandan madde ve enerjiye devretme hamlesi. Doğanın yer küre dışına çıkma hedefinin insandan madde ve enerjiye devri sinyal ve tehdidi. 

İnsandan önceki yaşam dünya üzerindeki hem canlı yaşamını korumak, geliştirmek, sürdürmek hem de yer küre olarak dış meteor, güneşin zararlı etkilerinden korunmak üzerine iken insandan sonra akıl ve bilgi ile gelen sürecin aynı gelişim üzerine olmadığını gözlemleyebiliriz bugün. Şu an bulunduğumuz insan yaşam ve etkileri süreci kalıcı bir gelişmenin işareti midir, yoksa insan ve aklının ilerleme arayışlarındaki denemelerinden sonra ulaşacağı belirlenmiş ve şüphe edilemez bir yolu bulacağı inancına olan güveninin göstergesi midir ? Yani bir grup topluluğun ilerleme adına görünmez bir uçuruma düşerken tüm toplumları da uçuruma çekme anında mıyız yoksa sık ve büyük bir ormandan çıkma çalışmalarından sonra büyük ve geniş evren vadisine doğru yol aldığımızın resmini mi yaşıyoruz ?

Canlılık, evrensel ilkelerin akıl üretme üzerine bir siparişi midir ki şu an akılı madde ve enerjiye yükleyip özerk hale getirmeye çalışıyoruz. Kendi rahatımız, konforumuz, kolay yönetebilmek, kontrol edilebilir bir yaşam arayışı, uzun yaşam veya ölümsüzlük arayışı gibi gözle görünenlerin ardındaki gerçeklik bu mu acaba. Evrenin canlıya verilmiş akıl üretme siparişinin sürecinde miyiz?

Diğer bir olasılık ise canlının yerküre dışında yayılma sıçrayışının, gerilmesinin göstergesidir teknoloji. Madde ve enerjiyi doğaya canlılığın ilkeleri için değil, kendi  özerk yapısı için kullanma amacındaki gizli kalmış olan veya ona verilmiş olan yeti. Doğa yaşam ilkelerinden çıkmış olan insanın evrensel ilkeler ile baş başa kalmasının verdiği özgürlük ile evrensel ilkelerin madde ve enerjisi ile oyuncakmış gibi oynaması. Uzay gemisinden çıkmış bir uzay insanın gemi ile bağlantısı olan ipin kopması ve boşlukta savrulduğu halde bunu hala bilmemesi gibi de olabilir, teknoloji ile ilişkimiz.

Dünyanın madde ve enerji dengesi bozulduğunda 

* Dünya yörüngesinde değişim olabilir.

Bu iklimlerin değişimi demektir. Dünya güneş etrafındaki yeni döngüsünde canlılığın yaşama olanaklarındaki sıcaklık farklarının değişimi ile bedenlenmesini tamamlamış olan canlıların yaşama zorluğu oluşabilir. 

* Dünya kendi içinde değişime uğrayabilir. 

Denizler ve karaların yapısında, atmosferden dünya çekirdeğine kadar ki katman dönüşümlerindeki değişimler canlılara olumsuz etkilerde bulunabilir.

* Ayın uydu uzaklığında değişimler olabilir. 

Dünyaya yaklaşan ay yerkürede olumsuz etkilerde bulunabilir. Dünyaya çarpma riski bulunabilir.

Bilim ve teknolojinin insan refahından sonraki aşaması uzaya çıkışı işaret etmekte ve dünyadaki madde ve enerji dengesini saptamasına ilerlemektedir.

Doğa " Ey insan sen bir bak bakalım canlılık olarak dünyada ne haldeyiz, madde ve enerji dengemiz ne halde " demiş olabilir. Ya da " Hadi dünya dışına çıkma vaktin geldi, şu bavulunu al (canlı temsilleri), uğurlar olsun " demiş de olabilir. 

Evrensel ilkeler " Nerde kalmıştık. Madde ve enerji etkinliğimize. Hadi şu işin bir kenarından tut bakalım canlı olarak görevlerin şunlar..."  Ya da " Ya insan, canlılıktan çıkıp geriye dönmek istiyorsun ki madde ve enerjiyi canlılığa değil de sadece kendin için kullanmak istiyorsun. Bu hareketin canlılığını devretmen, madde ve enerjiye zeka yüklemeye çalışmanla aynı anlama gelmez mi. Canlılık, yaşam, madde ve enerjiyi kendi ilkeleri için kullanmaya çalışırken sen sadece kendine kullanmak istiyorsun. " diyebilir. 

İnsan doğa ile evren arasına doğru ilerliyor.

Canlılık bir tür olarak devam edebilir mi ? 

Madde ve enerjiyi kullanma yetimiz, sadece kendi türümüzün uzayda varlığını koruma, gelişme, sürdürme ve yayılmasını sağlayabilir mi, yetebilir mi ? 

Buna evet dersek doğanın amacı bizi oluşturmak üzerinedir. Canlılığın insanda devam eden bir çizgi olacağını gösterir. 

Hayır der isek biz doğanın, yaşamın, hayatın amacına hizmet ediyoruz demektir. Doğanın ilkelerindeki türlerin çoğalması, korunması, gelişmesi, sürdürülmesi ve yayılmasının sadece bir üyesiyiz ve görevimiz de bu ilkelere hizmet etmek anlamına gelir. Bu görevin küçümsenmeyecek ve önemli olan bir yönü ise  dünyadan evrene sıçrama gibi büyük bir hareketi içermesidir.  

Ya sür, ya sur. 

Ya ilerleme ya da içe çöküş.



.........

4 Aralık 2020 Cuma

Küresel Salgın Günlüğü - 2

 Çember Daralıyor...

Virüs etrafta hızla ilerler iken bize yaklaştığını görebiliyoruz. Düşmanımız dostlarımızın içinde saklanmakta. Bize ulaşmak için her türlü yolu deniyor. Yakın çevremizden aldığımız korona pozitif sonuçları virüs yakınlarımıza geldiğini göstermekte. 

Merkezinde bizim olduğumuz çemberi virüs daraltmaya başladı. Çemberi daraltarak bize doğru yaklaşmakta. Virüsün sesini duymaktayız, öksüren, hapşıranlar da, onu belli belirsiz görmekteyiz burnunu çekenlerde, boğazını temizlemeye çalışanlarda. Isısını hissetmekteyiz ateşi yükselmiş olanlarda, zararlarını bilmekteyiz acı kayıplarda. 

Virüs artık bir kaç metre ötemizde, ona karşı maske, mesafe ve hijyen savunmalarımız var. Evlerimizde bulunduğumuz anlar, rahat bir nefes alabildiğimiz zamanlara dönüşmekte. Kaçıyoruz kalabalıklardan, diğer insanlardan köşe bucak, yaklaştıkça aura kapsamlarına, endişe duyuyoruz. Nefes alışverişinde bulunmaktan kaçınıyoruz havada asılı kalacak damlalarla gelecek tehlike karşısında.

Yeryüzünü bir dalga kaplıyor kış günleri karanlık ve soğuklar içinde tehlikeyi barındıran içinde. Canlılar için ideal sıcaklığın sınırları zorlanıyor bu mevsimde her döngüde dünyanın güneş etrafında dolanımını tamamlar iken. İlkel ve küçük canlılar ölmemek için bedenler arası sıcaklığa üşüşüyorlar büyük bedenlerin sıcaklığından pay alırken beraber yaşamının yollarını aramaktadırlar aslında. Arıyorlar yeryüzünde ilk çoğaldıkları canlı içindeki benzeri bir bedeni beraberce yaşayabilecekleri karşılıklı yardımlaşma yolu ile sürdürmek istiyorlar bu yolda kendilerinin de bedenlenme hayallerinin peşinde.

Çember Daralıyor

Virüs için biz düşman değiliz aslında, bizler ona kaynak ve güvenlik sağlayan büyük konaklarız onların hedefinde ve hayalinde olan, dna'larında yazılı olan bilgide. Bedenlerimiz onları düşman algılamakta karşılıksız bir misafir gözüyle bakmakta onlara. Ansızın gelen bu misafirle nasıl bir yardımlaşarak yaşama çözümün bulamamanın verdiği bir telaş ve endişe sarmakta bedenlerimizi. Kasılmakta hücrelerimiz ve organlarımız tanrı misafirinin davetsiz gelişine şaşırırken ve tepki gösterirken. Onun bedenden yararlanmasının bencilce olduğunu hissetmekte ve ondan nasıl bir fayda sağlayacağını bilememekte bu kadar kısa sürede. O halde ne yapmalı beden ve zihinler bu davetsiz misafir karşısında, önce rahat olmalı tüm bedeniyle, kaslar gevşemeli, yersiz ve abartılmış korku kalmamalı zihinlerde, sakin ve sabırlı olunmalı bu görünmez ve küçük misafirlere. Telaş ve endişe kaplamamalı bedeni ve zihni, ele geçirmemeli ölüm korkusu. Her eski ve yaşamış döngülerde hatırlanmalı bu virüs türleriyle bedenin karşılaşmalarını ve nasıl bir tepki verdiği. Beden ve zihinle tümden savaş haline girilmemeli bu görünmez davetsiz misafirler ile. Her beden tepkisine olumsuz bakılmamalı, savunma geliştirilmesini abartmamalı gözlemlerde. Unutmamalı beden nefes almayı, su içmeyi, beslenmeyi, kendini sıcak tutmayı, sıcaklığını korumayı, terlemeli ve eksilen suları yerine koymayı. İlaçların maddi ve manevi olumlu etkisi hissedilmeli önceden olduğu gibi. Güven artmalı kendi içinde, bu kesik zamanın biteceğine dair umutlar, ümitler, çemberin daraldığı ve sıranın kendine geldiği hissi ve düşüncesi yer etmemeli zihinlerde ve çoğu zaman gereksiz kasılmalarda, kilitlenen ve donma olan bedenlerde. Yaşama göz kırpmayı arttırmalı, varlığını yoklama adına yutkunmayı sadece korku ve susuzluğa bırakmamalı (Sürekli izlemekten ve dinlemekten göz kırpma ve yutkunma refleksimiz zayıflamakta bu da baş (Göz ağrımaz, yorulur bir yapıda olduğu için başa ve göz çevresine ağrı verir, göz kırpma refleksi göz ve çevresine salgı yayar, nemlendirir) ve solunum sorunlarını (yutkunmak buruna ve boğaz üst bölgesine salgı verir nefes almayı kolaylaştırmaktadır.) arttırmakta). Suları bazen damaktan (başın eğilerek suyu damak ile çekerek içilmesi) içme hali de nefes yollarını açar ve  rahatlatır. Çemberin daraldığı ve kaçacak yerin kalmadığı, kapana sıkışmışlık duygusunu üzerinden atılması gerektiği onun yerine içindeki ölmekten korkan bir canlının var olmaya çalıştığı ve buna çabaladığı fikri büyümeli, bir odada bizden kaçan bir fare, hamamböceği gibi yaklaşmalı onlara. Fare bizden kaçar, bizde ondan kaçarsak çarparız duvara, kapıya, eşyalara dengemiz kaybolur düşeriz incitiriz bedenlerimizi, birbirinden kaçan iki canlı komikliğine gireriz izleyenler gözünde. Deprem öldürmez bina ve eşya öldürür örneğindeki gibi telaş ve panikle balkondan atlayanlara benzeriz. 

Kızıyoruz doğanın bize gönderdiği bu görünmez cinlere, onlar ki yardımlaşma erdemine ulaşamamış sadece almayı bilen ama vermeyen bencil iblisler ordusu gibiler adeta. Tarihin her dönemlerinde doğa savurmaktadır oysa bu cinden, şeytandan askerlerini üzerimize. Onları bize savururken sessizce ve derinden haykırmaktadır adeta " Yırtıcılarını dize getirdin, otçulları kendine köle yaptın, yeryüzü örtüsünü (bitkiler ve bakteriler) silkeledin, adım atılmadık yer, deşelemediğin köşe bucak kalmadı, her zayıf tarafın için sınavına gir ve karşı savınla,  payına düşenleri al şimdi içine yay tüm türünde. Yayıldıkça ve büyüdükçe karşılaş yeni cinler ve şeytanlar ile."  

Çember Daralıyor...

Dünyadaki beden tamamlanmasını sağlayan insan, henüz zihin bedenlenmesini tamamlamadan doğanın ritmine ters, uymayan bir hızda yeryüzünde dolaşır oldu. Bu hız ve hareketin artması onun dünya dışına çıkması için gerinme hareketine benzemektedir. Yayda gerinen bir ok gibi dünyada gerinmekte insanlık. Doğanın sessiz ve yavaş ritimlerinin çok üstüne çıkan insan yaşayışı yeryüzü şartlarını zorlamakta her geçen zamanda. Kendini birbirine bağlayan yollarda seyahat eden virüsler ona da zarar vermekte. İnsanın doğa ile ilişkilerinde sadece insan ve doğa diye bir ayrım olmadığın hatırlatmakta bu görünmeyen türler. Sırasını bekleyen daha bir çok tür olduğu sinyalini vermekteler, doğaya hakim olduğunu düşünen insanlığa.

Çember Daralıyor mu ? 

Galiba bize öyle geliyor, endişe ve kaygı yüklenmemiz oranında.

16 Kasım 2020 Pazartesi

Doğa ve Canlılığın, öznel ve olay İlkeleri ile Evrensel madde ve enerjinin, Nesnel ve olay İlkeleri arası farklar ve etkileşimleri

 Doğanın Temel ilkeleri

Canlı ile evren (Şimdilik dünya ve güneş sistemimiz) birlikteliğine "doğa " denir. Şu an ki bilgimiz ile dünya dışında (güneş sistemi) bir doğa bulunmamaktadır. 

Canlı ve evren birbirine bir çok etkilerde, etkileşimlerde bulunmaktadır. 

Canlı, evren içinde varlığını ondan aldığı her şeyle oluşturur ve geliştirir.

Canlı evrenden alır ve ona verir, evrendeki maddeyi ve enerjiyi kullanır. Varlık nedeni ona bağlıdır.

Canlı evrende belli sıcaklıkta ve şartlarda var olur. Evrenin canlıya zararlı etkilerinin az olduğu ortamda canlı gelişir, çoğalır ve yayılır. Evren, önce canlı, sonradır. Canlı evrenin belli bir zaman ve oluşumunda ortaya çıkmıştır. Canlı evrenin olumsuz etkilerine karşı kendinde değişimler oluşturma özelliğine sahiptir. 

Canlı, evren içinde hem kendini hem de evreni değiştirme potansiyeline sahiptir.

Evren de canlı üzerinde değişimi zorlar. Evrenin eylemi genel kurallarına göre olurken canlı için özel kurallar oluşturduğunu saptamak ve kanıtlamak zordur. Canlının evrenin kurallarına göre kendinde ve çevresinde değişimler oluşturması ve evren kurallarına karşı savunma geliştirmesi onun yapısında vardır.

Evrenin değişimi, devinimi uzun süren ve yavaş işleyen bir süreçken canlı ise ona göre kısa ve hızlı bir devinim içindedir.

Canlı öznel, evren nesneldir. Canlı öznel halini koruma ve sürdürme ilkesinde iken evren madde ve enerji etkileşimleri işleyişini sürdürme sürecindedir.

Canlı varlık oluşumu, gelişimi ve sürdürme sırasında evren ilkelerinin işleyişine madde ve enerji etkileşimlerinin değişimine neden olabilirken, evren işleyişi ise canlıya öznel halinin uzun dönem devam etmesine olanak vermez. 

Evren işleyişi sonsuzluk yönünden hiçbir madde ve enerjinin sabitlenmesine, durağanlaşmasına olanak vermeyecek şekilde sürekli bir hareket halindedir. 

Canlı öznel varlığını koruma süresini uzatmak amacıyla ilk oluşumunun tekrarlarını sürdürürken, ilk oluşum parçalarını (hücre) birleştirerek evrende büyüme olanağını oluşturmuş. Bu olanağını öznel olarak büyürken içinde bulunduğu evren işleyişinin (yerküre) şartlarının elverdiği oranda sınırlarını belirlemiş ve bu sınırdan sonra öznel halini çoğaltarak çeşitlenme ve çoğalma ilkelerini oluşturmuştur. 

Canlı evren içinde yayılarak evrendeki değişen şartlara (sıcaklık ve basınç) göre kendini özünde aynı fakat biçim ve varlık gelişimleri farklı olarak çoğalmış ve büyümüştür. Bu büyüme cinsler ve türler arasındaki ilişkileri evrenin etkilerinin olanağınca ilerlemiştir. Belli bir çoğalma, büyüme ve yayılma sonunda canlı bulunduğu evrende sınır oluşturma (hücre yöntemi) bu sınırı sağlamlaştırma yolu ile varlığını koruma ve sürdürme ilkesinde ilerleme sağlamıştır. Bitkiler ve diğer canlılar yerküreyi bir hücre örneğindeki gibi atmosferi bir hücre zarı haline dönüştürmüştür. Dünya atmosferi büyük bir canlı organizmasının zarı niteliğini taşımaktadır. 

Doğanın ortaya çıkışı ve gelişmesi bilgisini ilk canlının ortaya çıkış ilkelerinden almaktadır. Dünyanın evren içinde bir hücre olduğu fikrine varabiliriz bu önerme ışığında. 

Canlı evren ilkelerinin gelişiminin bir aşamasında ortaya çıkmış ve doğasını oluşturmuştur.

Canlı ve evren birlikteliği doğayı oluşturmuş ve geliştirmiştir yerkürede.

    

Canlılığın Temel İlkeleri

Canlılığın, varlığını koruma, sürdürme olarak iki temel ilkesi bulunmakla beraber üçüncü ve önemli bir ilke kendisine bir isim verilmeyi beklemektedir. Bu ilke canlının ekosistem üyesi olma zorunluluğunu kapsayan diğer canlılar ile işbirliği, yardımlaşma, bağımlı olma, ortak yaşamı sürdürme, geliştirme ve devam ettirme anlamalarına gelen bir isim konulmalıdır. Ekosistem bağı, bağlantısı, üyesi, zinciri şeklinde bir çok isim verilebilir. Doğa kavramının içinde yer alan bir ilkedir aslında bu. Canlının ekosistem içinde var olma sürecinin zorunluluğunu anlatır. Bu önermeler ışığında canlılığın bu ilkesine bir isim konulması gerekmektedir. Canlılığın oluşma, koruma ve sürdürme ilkelerinin tümünün ekosistem içinde olduğunu düşünürsek, canlının ekosistem içinde olma zorunluluğunun da dikkate değer olduğu fikrine ulaşırız. 

Varlığını koruma

Canlı oluşumu ile varlığının korunmasını engelleyen ve durduran etkenler bulunmaktadır. 

* Evrensel yasaların canlı üzerine oluşturduğu sorunlar.

Isı ve hareket : Hızlı etkenler  

Mekan ve zaman : Yavaş etkenler.

* Kendi oluşumundan gelen varoluş sorunları.

Genetik gelişim aşamalarındaki sorunları.

* Oluşumu aşamasında, diğer canlı veya canlıların verebileceği sorunlar.

Canlı ilk oluşumunda varlığının kaynağını evrenden alırken, cinslerin ve türlerin artması ile içinde bulunduğu evren sınırlarında kaynakları yetmemiş, evrenden aldığı(besin) ve verdiği(atım) sorununu canlının canlıyı kaynak olarak kullanma eylemine yönelerek çoğalmadan büyüme modeline geçmiştir. Canlı canlıdan beslenerek büyüme ve evren içinde hareket etme yetisinin geliştirmiş, sınırlarını aşmıştır. Merkezden dışa taşması büyüme sayesinde olduğu tahmin edilebilir. Av, avcı dönemi başlamış ve küçük ekolojik sistemlerden dışa taşmalar yaşanmıştır. Birçok taşmalar kendi merkezini oluşturarak ayrı merkezlerin çoğalmasını sağlamıştır. Bu ayrı merkezler hareket olanağı artışı ve büyümesi ile birbirlerine yaklaşma ve etki eder olmuş, bir çok sistem hem ayrılarak hem birleşerek  gelişim döngüsüyle doğanın oluşumuna ilerlemiştir. 

Canlı ilk oluşum ve gelişiminde evren işleyişinden çok etkilenirken doğa oluşum ve gelişimi ile bu etkiler azalmaya hatta canlının evrene etkisiyle doğanın evren işleyişine yön verir haline dönüşümü olmuştur.

Canlılar arasında yaşam ilişkileri çok çeşitli şekillerde olabilmektedir. 

Av avcı ilişkisi, diğer canlıların ve evren işleyişinin varlığa zararlı etkilerine karşı iki taraflı yardımlaşma, varlığın korunması ve sürdürülmesinde görev paylaşımı ve birbirine katkıda bulunma, ilerleme ve yayılma işleyişine neden olma, yol açma, aynı cins ve türlerin birbirleriyle üreme yolu ile canlılığın devamını ve yayılımını sağlama gibi bir çok ilişki türleri doğa içinde mekana ve zamana bağlı olarak oluşmakta ve gelişmektedir. 

Canlıların birbiriyle ilişkileri sürekli doğa içinde oluşmakta ve ilerlemektedir. Doğadan kopmuş bir canlı iki sonuçla karşılaşır, ya kendi varlığını koruyup ve geliştirerek doğasını oluşturacak ya da yok olacaktır. 

Canlılara doğada yan yana, üst üste, iç içe, birleşik, geçişken, yapışık, tümleşik gibi bir çok fiziksel bağlantıda bulunurlar. Av, avcı tarafından çoğalmış bir türün başka bir tür tarafından büyümesi kontrol altına alınması davranışına maruz kalmaktadır. Doğa her türün dengeli oranda varlığını ve devamını sağlama ilkesiyle devinim sağlar gibidir. Canlılık doğa içinde her olasılığın denenmesi ile gelişimini ve yayılımını evren ilkelerinin işleyişine karşı savunma ilkesiyle hareket etmektedir. Canlıların doğa içindeki tüm eylem olasılıkları bu amaca ve ilkeye hizmet etmek için oluşmakta ve gelişmektedir.

İnsanın madde ve enerjiyi kullanımı canlının evren ilkeleri işleyişine etki ederek kendi varlığını koruma ve geliştirme üzerine olduğu söylenebilir.

Doğa büyük bir sistem olarak içindeki canlı çarklarıyla evrende hareket etmektedir. 

Evrenin tümü doğanın büyümesine yayılmasına elverişli gibi görünmemektedir. Dünyayı dev bir hücre haline getirmeye çalışan doğa, diğer gezegenlerin de birer dev hücre oluşturması ve birleşimleri sonucunda şu an ki bilinmesi zor bir varlığa dönüşerek evren içindeki eğilimine yönelebilme olasılığına ulaşan bir fikir, "düşün-kurgu" niteliği taşıyabilir.   

İnsan bilimleri incelenirken evren ilkelerinin, doğa ilkelerinin ve canlı ilkelerinin etkilerini de dikkate almalıyız. İnsan ve insanlık, birey ve toplum oluşumunu, gelişimini ve geleceğini bu temel ilkelerin etkileriyle ortaya koymaktadır. 

Varlığını sürdürme

Canlı varlığını sürdürme aşamasında üreme (türün devamı), diğer canlıların tehlikeli olma hallerine karşı savunma, kaçınma ve saldırma ile yayılma ilkelerinden hareket eder. 

Canlının ekosistemdeki bağı süreklidir. Diğer canlılar ile birliktedir. Onlardan alır ve onlara verir. Madde ve enerji değişimi olmaktadır. Bir canlı diğer canlılar ile ekosistem içinde av, avcı, birlikte yaşama (bağlantı çok ) ve ayrı yaşama (bağlantı az) şeklinde yaşamaktadır. 

Av hali, bir canlının diğer canlıyı kendine katmasıdır. Avlanmanın temel unsuru diğer canlıları içine alarak var olmayı koruma ve sürdürme ilklerinden sonra büyüme, kalıcı olma, evren yasalarının olumsuz etkilerine karşı yaşam süresini arttırma amacını taşır.

Avlanma hali, bir canlının ekosistem içindeki varlık ve sürdürme potansiyelinin sınırlarında yaşaması anında dıştan bu sınırları aşmış ve diğer canlıları kapsama yetisini artırmış, genişletmiş ve avlanma şeklini yenilemiş bir canlı tarafından besin haline dönüşmüş durumdur. Otçulların çoğaldığı bir ekosistem mekan ve zamanında ölümlerin ve doğumların çokluğundaki bir dilimde, ölen otçullardan beslenen diğer küçük ve büyük canlıların varlık, sürdürmesini otçullar üzerinden sağlayarak büyümesi ve bedensel gelişimlerini bu bolluk içinde hızla geliştirmesini düşünebiliriz. Burada ilginç bir fikir olarak bir canlının avcılık üzerinden büyümesi ve gelişmesi önce avın doğal ölümün artması, bu artışın devamından ondan beslenme imkanı bulunan diğer canlıların bu ölen canlıdan beslenme miktarının sürekliliği içinde bedensel ve hedefsel  olarak kendini geliştirmesidir. Zamanla kendini büyüten ve geliştiren avcı artık bir aşamadan sonra ölümleri beklemeden ava doğru avı canlı iken yönelmesine doğru ilerler. Buradaki değişim otçulun doğal ölümlerinin çoğalan ve büyüyen avcı canlıya yetmemeye başlamasıdır. Avcının ölmüş avdan canlı ava geçişindeki süreç ölü ile diri aynı canlı olduğunu keşfi ile başlamış ve gelişmiştir. Dolayısı ile av ve avcı süreci birden başlamamıştır. Ölümlerden yeni yaşam formları ortaya çıkmıştır. 

Canlılıktaki av-avcı olgusu canlıların mekansal olarak yayılmasının durduğu fakat çoğalmasının devam ettiği bir ekosistemde türlerin miktarı ve çeşidinin sürdürülebilir bir denge ve oran oluşturma üzerine ortaya çıktığı tahmin edilebilir.

İnsanlığın tarih sürecinde ölülerini gömmesi onun antitezi olan yeni canlı türlerin ortaya çıkmasını engellemiştir bu fikrimize göre. Toprak altında bulunan insan ölülerinin bakteri ve virüslerce beslenilmesi onların gelecekte biz yaşayan insanlara da saldırma hedefinde olabileceğini göstermektedir. İnsan için tehlikeli olan günümüz bakteri ve virüslerin insanlık tarihi boyunca ölen insan cesetlerinden beslenmiş ve ölüden canlıya geçme potansiyellerini içinde taşıyor olabilecekleri ve hatta salgınların kaynaklarının da buraya dayanabileceği tahmininde bulunabiliriz. Bizlerin aşı kullanma mantığı nasıl zayıflatılmış veya ölü virüsün bedene enjekte edilmesi ise insan ölülerinden beslenen virüs ve bakterilerin zamanla canlı insanı konak edinmeleri ve onları hedeflemeleri şaşılacak bir durum değildir. İnsan dışkılarıyla beslenme yoluna giren mikro organizmalar insan bedenine girince ölümcül etkilerde bulunmaları anlaşılabilmektedir. İnsan bedeninin mikroorganizmalara karşı bağışıklık kazanması onu öldürmesi veya avlaması değil, onlarla birlikte birbirine zarar vermeden ortak yaşamayı başarmalarıdır. Günümüz insanın bağışıklık yapısında önce düşman gibi algıladığı mikroorganizmalar ile birlikte yaşama sürecinin uzamasıyla ortaklaşa bir yaşam oluşturma becerisi de bulunmaktadır. Bağışıklık bir yerde birlikte yaşama becerisini kazanma anlamına da gelmektedir. 

Yaşamdan ayrılan bedenlerinden ve dışkılarından beslenecek bakteri ve virüslerin takibi ve kontrol altında tutulması olarak koruma önlemi gelecekte yaşayan insanların bu yolla karşılaşabileceği tehlikelerden büyük bir oranda korunacağı anlamına gelmektedir. Atıklarımızın ve yaşamdan ayrılanların doğaya dönüşü sırasında eski ve yeni antitezlerimizin oluşmaması için önlemler alabilirsek türümüzün yaşam süresinin uzamasına ve  daha sağlıklı kalmasına hizmet etmiş oluruz. Doğa ile bağımız o kadar güçlü ki yaşam için temel gereksinimlerimizi sürekli almamız yanında atıklarımız ve  kendi dönüşümüz sonucunda da bir çok etkileşimlerimiz bulunmakta. Doğaya olumlu ve olumsuz etkilerimizi bir de bu yönden düşünmeli ve değerlendirmeliyiz. Doğanın canlı üzerinde antitezlerinin bir bölümünü canlıların ölümü ve atıklarıyla ortaya çıkarmakta olduğunu söyleyebiliriz.. Dolayısı ile insanlık olarak atıklarımızın doğa içinde ekosisteme faydalı olarak dönüştürmeli, fakat antitezimiz olacak yeni mikro organizmaların artmasına olanak vermemeliyiz. Öyle bir atık bırakmalıyız ki dönüşmüş olan atıklarımızdan beslenecek mikro organizmalar bizlerin bedenleriyle karşılaştıklarında bizleri birer av değil, zarar vermeden yaşayabilecekleri birer konak değil birer durak olarak hedeflesinler. Bizleri kaynaktan denize akan bir dere, nehir gibi algılasınlar. Bedenlerimiz su gibi saydam, cam gibi geçirgen, yağ gibi kaygan olmalı onlar için. Geldikleri gibi kısa bir yolculuktan sonra gitsinler, bir şey anlamadan, kendilerine bir pay almayı öğrenmeden. Beden de onları belki de bir besin veya atılması gereken bir canlı gibi algılasın, savaşması gereken ve onu yok etmeye çalışan olarak değil.  

Birlikte yaşama, ortak yaşam hali ise birbirini av ve avcı olarak değil de bağımlılıklarını paylaşma ve bu paylaşma anında birbirlerine destek sağlama adına, gerek diğer canlılara karşı gerekse evren yasalarına karşı koruma ve fayda oluşturma olanağını kullanmalarıdır. 

Ayrı yaşama  hali ise aynı ekosistem içinde birbirleriyle bağlantıları zayıf  olarak, ilişkilere girmeyen ama ekosistemden karşıladıkları ihtiyaçların ortak olmasıdır. Yeryüzünde farklı ortamlarda yaşayan canlıların su ve havadan ortak faydalanması ama birbirleriyle karşılaşmaması gibi.  

Doğa ve canlı temel ilkeleri ile evrensel nesnel ilkelerin farkları

Evrensel ve nesnel fizik ve matematik'den doğa ve canlı fizik ve matematiğine geçiş

Canlılık ve doğa için yeni bir matematik oluşturmamız gerekmektedir. Günümüz matematiğin temelleri evrenin nesnel, canlılığın haliyle insanın ise niceliksel yönüne yöneliktir. Bu da yeterli olmamaktadır. O nedenle canlılığa yönelik bir matematik oluşturarak ona bağlı olarak da fizik ve kimyayı geliştirmemiz gerekmektedir. Biyomatematik temelinde biyofizik, biyokimya gibi bilimlerin ilerlemesi ve oluşması ile sosyoloji, psikoloji, iletişim, yönetim, eğitim, sağlık vb. gibi canlı, insanbilimlerinin ve uzmanlık alanları başta olmak üzere canlı ve doğanın temelleri, gelişmesi, geleceğe yansımaları gibi bir çok konuda doğru ve gerçek bilgilere, uygulamalarına ulaşılabilecektir. Bu çalışmalar öyle gecikmiştir ki, bir grup anabilim dalı genetik, sentetik biyoloji ve nano teknoloji grupları canlılığın temellerine inmeden sonuçları çıkarmaya çalışmaktadırlar. Canlılığın gelişimi ve evrene yansımasına odaklanmaktan ziyade nasıl sonuçlara ulaşırsak türümüzün faydasına (eko-teknoloji (teknolojinin ekonomiye hizmeti, yönelmesi, adanması )) olur telaşı içindedirler. Her ne alanda olursa olsun tüm yeni bilgilerimiz bizleri uzaya yönlendirmeye bir adım daha hızla yaklaştırmaktadır. Her yeni bilgi ile dünyadan uzaklığımız artmakta ve evrende ilerlemektedir.  

Hareket şekli

Nesneler ve maddeler bilinen fiziksel yapıda yani bilimsel hareket ederler. Dıştan gelen bir etkiler ile ya da içinde biriken (biriktirilen değil) etki ile hareket ederler. 

Canlılar nesnel hareketin üstüne amaçla hareket ederler. Dış etkenlerin yanında içte biriktirdiği (rastgele biriken değil) etki ile hareket eder.

Işık hızı bir nesnel hareket şeklidir. Kuş uçuş hızı, at koşu hızı, balık yüzme hızı canlı hareket şeklidir. Işık hareket ederken dışından bir etki ile veya içinde biriken enerji ile harekete geçer. Canlı hareketi ise bir amaçla ve içinden gelen bir etki ile dışından gelen bir etkiye tepki olarak harekete geçer.

Meteoroloji bilimi bilinen nesnel ve biyofizik konusunda bize, oluşan sıcaklık ve hissedilen sıcaklık şeklinde bilgi vermektedir. Bu bilgi bize nesnel ile yaşamımız arasında  her konuda sıkı bir bağ olduğunu açıklamaktadır.  



...........


Küresel Beden ve Zihin

 İnsanlık yeryüzünde devasa büyüklükte bir canlı organizma haline gelmiştir, günümüzde. Doğa ve dünya için hiçte küçümsenmeyecek orandadır. Bu büyük canlı organizma hala günümüzde dahi hantal bir bedensel bütünlük içindedir. Sekiz milyarlık dev bir canlı bulunmaktadır doğa içinde veya onunla bağlantı halinde. 

İnsanlık doğanın içinden çıkmış dört yüz megaton ağırlığında ve yeryüzünün yüz elli de bir yer kaplayan canlı kütlesi olarak ağır ve hantal bir şekilde hareket ederken hem doğayı hem dünyayı parçalıyor, bir yanda da bu yaptıklarını onarmaya çalışıyor. 

Bu dev canlı bedensel yaşantı geriliminden yeni bir boyuta geçmeye çalışırken, dışına çıkmak istediği yumurtasının sert kabuğunu gagalayan civcive, kozasından çıkmaya çalışan bir kelebeğe, toprak altından ilerlerken doğru kanalla yüzeye çıkmak isteyen köstebeğe benziyor.

Bu dev canlı organizma ormandan geçerken ağaçları birer ot veya çalı gibi sağa solo iterek, devirerek ilerlemeye çalışıyor. Atmosferdeki bulutları iki eliyle bir o yana bir bu yana dağıtmaya çalışıyor. Yeryüzü sularında ve denizinde su ile toprağı karıştırmaya durgunluğu bozmaya çalışan bir çocukçasına oynuyor.

Bu dev organizma temel ihtiyaçlarının karşılanması aşamasından nesneleri ve enerjiyi kullanarak bedensel cennetini kurmaya çalışıyor.

Bu dev organizma bedensel boyutuna rağmen zihinsel yeteneği olduğu halde hala onu yeterince kullanamayan kavgacı, şımarık bir çocuk gibi hareket ediyor yeryüzünde. Uçurtmalarını (Uçan her türlü araç) uçuruyor, kumsalda kumdan kaleler (Tüm inşalar) yapıyor, diğer çocuklarla (Uluslar arası ilişkiler) paylaşımda kavga ediyor, anlaşmamak için bencilce hisle elinden geleni yapıyor.

Zihinsel faaliyetleri, etkinlikleri yapan her türlü bilimsel, dinsel, sanatsal, uzmansal, felsefesel birey ve kurumlar birbirini dışlayan, ilgisizleştiren, ayrık bir biçimde ilerlemeye çalışıyor. 

İnsanlık denen dev organizma daha bedensel bir bütünlüğe ulaşamadığı için zihinsel bedenleşmeye ulaşması uzun süreceğe benziyor. 

Böyle bir durumda önemli bir soru bizi beklemektedir. 

İnsanlık neden bir beden olma zorluğu yaşamaktadır. 

Cevap doğadan geliyor. Doğa diyor ki sizler yeryüzündeki bitki ve diğerleri olan canlı standardının üstüne çıktınız. Bir doğa yasası olan, canlı her şart ve mekanda, cinsler ve türler olarak çeşitliliği ve çokluğu ile yayılır, gelişir. Canlılığın değişim ve gelişimde bulunma olasılığı daralmaz, sürekli genişlemelidir. 

İnsanlık bir tür olarak başka bir çok cins ve türün oluşumun engellemiş, kendi dev organizmasını yeryüzünde büyütüp, doğal standart dışına çıkmaya başlamıştır. Bu hal onun önünde iki seçenek olduğunu göstermektedir.

Birinci seçenek günümüze gelene kadar ve günümüzde yaşadığımız insanlığın büyüdükçe kendi içinde canlılığın var olma ve gelişme potansiyellerini kendi içinde temsil etme zorunluluğudur. 

Bu temsil bir beden olma olanağını engellemektedir. 

Dünya ve doğa koşullarının olanak verdiği canlı yaşam formlarının sınırlarını aşmaya çalışan insanlık bireyden topluma, toplumlara bedensel dinginlik ve durgunluk halini yaşayamamasının en önemli nedenlerinden biri dna dan gelen çeşitlilik ve farklılık gelişimini yaşayışlarında sınırlandırmaya çalışması ve tarihsel zihinsel gelişimlerinde ise bu farklılığı ve çeşitliliğin devamı için bütün çabalarını ortaya koymasındandır.

İnsanlık tür olarak yeryüzünde canlı çeşitlilik ve çokluk ilkesine devasa bedeni (zombi) ile karşı durur ve onu engellemeye çalışırken, canlılığın farklı, çeşitli ve çokluk ilkelerini zihninde (tarih) yaşatarak kendi içinde zihin birliğine (Barış, düzen, doğa ile uyum) varamamaktadır.

İkinci seçenekte bir zihin olma olanağını geciktirmektedir.

Devasa insanlık bedeni, bunalımından zihinsel birliğe geçtikten sonra kurtulabilecektir. 

Tıpkı akıl sarmalındaki ilerleyiş gibi (bknz. " Akıl Sarmalı" yazım ).

Zihinsel etkinlikler hala zayıf bulunmakta bedensel etkinliklerin yanında. Bedensel hareketlilik sağlığın koruma miktarıyla sınırlanıp, zihinsel etkinliklerin artmasını beklemekte tüm bu alanda faaliyet göstermeye çalışanlar ve doğa.

Doğa bize sessizce fısıldamakta. (Az hareket edin, çok düşünün ve doğal görevinizi hatırlayın.)


14 Kasım 2020 Cumartesi

Hedeflerimiz

 Hedeflerimize vardığımızda bir çok şeyden de vazgeçtiğimizi ve kaybettiğimizi kabullenmeyi mi yeğleriz, yoksa hedeflerimizi önemli bir olasılık olarak ele alıp o yolda iken bir çok şeyi de yaşadığımız için mutlu hissetmeyi mi tercih ederiz.

Günlük hedeflerimiz işlerimiz, yapılacak listelerimizdir. Haftalık hedeflerimiz ise isteklerimiz, arzularımız üzerinedir çoğunlukla. Aylık hedefler hem rutinlerimiz hem de yeni değişkenleri içermektedir. Yıllık hedefler ise ömürden pay alırcasına büyümeye başlamışlardır. Beş ve on yıllık hedefler artık ömürlük hedeflerin bölümleri haline gelmişlerdir. 

Yetmiş yılın ardından geriye baktığımızda " Ne yaptım ben " sorusunu sorarız artık. Bu sorunun cevabı " Yaşadım " olmalıdır. Hala bu soruyu sormayan ve cevap aramayan zihinler galiba hedefleri o kadar büyüktür ki kendileri için kendileri iki üç katı ömür yaşasalar idi anca soracaklardı belki de.

Hedeflerimiz, biz insanların yaşayışını otomatik pilot yaşayışına çevirebilmektedir. Gözünü hedeften ayırmayan ve bu arada nelerden vazgeçtiğini, neleri kaybettiğini göremeyen yaşamlara. 

Bir çok kişi hedefe kitlenmiş otomatik yaşayışında iken, ilk karar aldığı, planladığı hedeften ayrıldığını yeni bir çok hedefin ona otomatik yaşam yüklediğini fark etmeden yola devam ettiğini sorgulamamaktadır. Hayatın dalgalarında sürüklenen bir yaşam olarak akışına devam ediyor. Geriye bakmadan, ondan korkarak sadece kıyas ederek yollarına devam ediyorlar.

Hedeflerimiz bedenlerimize hizmet ediyor çoğunlukla zihinlerimize değil, koşuşturmaya geçen ömrümüzde. 

Hedeflerimizi öyle seçmeliyiz ki ona ilerler iken hem bedenimiz hem de zihnimiz de rahat ve mutlu olsun.

Bir ömür sonunda hem bedenen hem de zihnen iyi yaşadım diyebilelim. 

Bunu sağlamak için otomatik pilot arayan bedene zihni ve bilinci pilot olarak görevlendirmekte ısrar etmeli ve beynin tüm bedenin işlerini yürütmediğini hatırlamalıyız.

BBD Yöntem ve Uygulamaları -135

  Günaydın, değerli sağlık sever dostlar. 09:30 Çekirdek Kahve 10:00 Yumurta, haşlanmış, bir adet, sadece sarısı