5 Nisan 2021 Pazartesi
4 Nisan 2021 Pazar
Küresel Salgın Günlüğü - 4
Doğanın Truva Atı; virüs
Taş ve metal yapıların arasında inşa ettiğimiz güvenli yaşam alanımız olarak şehirlerimizde doğadan izole olmaya çabalıyorduk.
Çamurdan, topraktan olduğunca kurtulmak, yağmurun, rüzgarın, ısı değişimlerinin hakimiyetini yaşamımıza etkilerini en aza indirmek, çevremizde birden ortaya çıkan minik böcek ve kemirgenlerin kötü süprizlerini engellemek, fark etmeden ve gizlice ortaya çıkıp etrafa yayılan yaban otlarının, ağaçların bizleri önemsemeden ve dikkate almadan, beton ve metal aralarından fırlamalarına bize göre görüntü kirliliğine neden olmalarını durdurmak amacıyla inşa ettiğimiz şehirlerimizde, taş, metal ve enerji kültür alanlarımızda sadece insanın ve bir kaç hayvan dostlarımızın olduğu doğadan izole yaşantı oluşturma yolunda idik.
Bizim oluşturduğumuz kültür dışındaki doğayı bir depo gibi görmekteyiz. Orası gıdamızı alabileceğimiz, metalleri, kumu, taşı ve değerli madenleri alabileceğimiz yerlerdi.
Doğanın Üstünde Hayali bir Saray: Şehir
Doğaya hep tepelerden, yüksek ve uzak yerlerden, kentlerimizden bakıyoruz. O aşağıda ve geçmişimizde kalmış gibiymişçesine. Ona emanet bıraktığımız köylülerimiz ve kasabalılarımız bulunmakta. Ondan bize gelmesini istediğimiz tüm ihtiyaçlarımız için görevliler bulunmakta (Bu görevlilerde hiç de mütevazi olmuyorlar ürün ve hizmet fiyatları çok pahalı ) .
Doğa izole kültürümüz olan sarayımıza ajanlarını göndermeyi ihmal etmiyor. Rüzgarla tozu ve tohumu, çatlamış ve kırılmış beton arasından, yorgun metaller üstünden ve arasından bitkileri, böcekleri, atık kanallarımızda yaşayan kemirgen ve böcekleri sürekli üzerimize gönderiyor, onlardan süresiz kurtuluşumuz yok. Gözetimli ve kontrollü izin verdiğimiz bitkiler parklarda yarenlerini çağırıyor, kuşlar ve böcekleri.
Bütün bu doğa ajanları sürekli gelmektedirler yapıları gereği, onlara alışmışken birden hafife almayacağımız bize zarar veren virüsler gelmeye başlar, bunlar doğanın geçmişinden ve derininden gelmektedir. Adeta nüfus sayımı memurları gibidirler. Doğa kanunu kitabını açıp " İnsan kardeş, yasanın şu maddesine göre nüfus miktarınız fazla bulunmaktadır " diye hatırlatma yapmaktadır. Sonra eklemektedir sözlerine " Sarayınızda gizlenmenize, saklanmanıza rağmen, doğadan korunmak adına metal ve taştan duvarlar inşa etseniz de doğa yasalarından muaf olamazsınız ".
Hayali sarayımızda daha sessiz olmalı, düzenli hareket etmeli, ne kadar kalabalık olsak da doğa ile ilişkilerimizde azmışız gibi bir etki bırakacak şekilde davranmalıyız.
23 Mart 2021 Salı
İnsan Doğa ve Dünya - 13
Evren enerjiyi (güneş), maddeyi (dünya) canlıyı (doğa) içinde barındırmaktadır. Şu an ki evren gözlemimizde bu üç farklı gibi görünen varlığı fark ediyoruz.
Evrenimizde enerji maddeyi, madde canlıyı, canlı doğayı, doğa ise insanı (şimdilik) öne çıkardı.
Enerji, madde, canlı üçlüsü ilerlemesinde bir değişim görünmektedir algımıza göre.
Canlıdan doğaya ve doğadan insana ilerleme kendi içinde ilerleyen bir süreç gibi durmakta.
Enerji, madde etkileşiminde etken enerji edilgen ise maddedir. Enerji madde üzerinde sürekli bir değişime zorlayıcı etkide bulunmaktadır. Madde üzerinden hareket etmekte, onu parçalamakta, çarpıştırmakta, soğuma ve ısınma arasında sürekli bir gel-git olgusunu oluşturmaktadır. Farklılaşan maddeler bu etki ile sürekli yeni bir madde oluşumuna ilerlemekte iken birden form atlaması olur ve canlı ortaya çıkar. Şimdi enerji canlı içinde de dolaşmakta onu değişime zorlamaktadır. Canlı doğaya evrilir ve doğa da insanı öne çıkarır.
Şimdi ne olacaktır.
Sırada ne bulunmaktadır.
İnsan tam dönüş yaparak canlının madde ve enerji üzerine etkisi yörüngesine girer. İlk enerji haline etki etme yetkinliğine ulaşır şu an az da olsa. Bunu trene bakan bir otçul gözüyle bakalım; hareket eden uzun madde enerji kullanarak ilerlemektedir. Otlakta otlayan bir otçul büyük ve uzun olarak ses çıkaran bu maddeye bakmaktadır. Onun gözünde uzun bir kaya ilerlemektedir. Bu metal kayanın gözü yoktur. Ayakları yoktur ona bakan otçula göre, bu giden büyük metal kayayı izlemeyi tekrarladığı için onun kendisine zarar vermeyeceği algısı oluşmuştur, onun çıkardığı tüm sesleri kendine has bir ses olarak algılayacaktır haliyle. Bu metal kayaya bakmayı sürdürmesinin nedeni onun gözden kaybolana kadar kendisine zarar verip vermeyeceğini test etmeye çalışmasındandır. Büyük bir kitle ve hareketi onun dikkatini gözden kaybolana kadar kilitlemektedir adeta. Bu dev metal kaya dursa idi ve içinden bir insan çıkıp evcil otçula yaklaşıp ot verse idi. Otçul onun ve dev metal varlığın kendi türünden olup daha güçlü yani sürü önderi gibi algılardı. Bu örnek dev metal madde içindeki sürücü canlıyı algılamayan ve bilmeyen bir göz açısından bakıldığında madde ve enerjinin kendi başına hareket ettiğine tanık olduğuna dairdir. Yani bir canlı dev bir madde ve büyük oranda enerji miktarını onların isteği dışında ve evrenin olağan işleyişi etkisinden uzak bir şekilde hareket ettirmektedir. Dolayısı ile önce enerji maddeye sonra madde canlıya canlı doğaya doğa insana ve insan ise üç yüz atmışlık bir manevra ile tekrar enerji ve maddeye yönelmektedir.
İnsanın bu yönü, canlılık ve doğa için yerkürenin keşfedici ve ilerleyici bir öncüsü, dünya dışı büyük sıçrayışın gerçekleşmesi adına bilgiyi biriktirmesi için bilimi, kendi içinde çöküşü önlemek adına yönetimcileri, adalet kavramı ve yasaları, inanç önderlerini, kazandığı özelliklerini kaybetmemesi ve iç devinimi adına savaş uzmanlarını, boşluk ve hiçlikten kurtulmanın yolu olan sanat ve edebiyatı, iyi yaşamak ve temel hedefine ulaşmak adına üretim ve ticareti, varlığının anlamı ve hedeften sapmayı önleme adına da felsefeyi ortaya çıkarmaktadır. Daha sayamadığımız yaşamla geliştirdiği insana ait tüm yetileri de bu özelliklerine yani keşfedici, ilerleyici ve büyük sıçrayışa hizmet ettiğini söyleyebiliriz bu savımıza göre.
Böylelikle.
Evrensel bir döngü tamamlanmak üzeredir.
Evrende değişmeyene en yakın olgu döngü olgusudur. Döngüler bile varlıklarında değişime doğru ilerlemelerine rağmen tümel olarak aynı kalırlar. Enerji- madde- canlı döngüsünde canlının tekrar enerji ve madde üzerine dönüşünün yoğunluğunu insanda görüyoruz. İnsan madde ve enerji üzerine etkinliğini ileri götürerek madde-enerjide otonom oluşturup (teknoloji) diğer madde-enerji varlığına araçsal bir etkide bulunma yoluna girmektedir. İnsan önce kendi madde ve enerji etkileşiminde iken günümüzde madde ve enerjiyi araç olarak kullanarak diğer madde ve enerjiye etki etme yoluna girmektedir. Yani enerji-madde-canlı döngüsüne etkisini arttırma yolundadır.
Bu hareketi kaderinin bir parçası mı yoksa amaç dışına mı çıkmaktadır. Bu önümüzde duran bir sorudur.
Doğanın bir ilkesinde bulunan nokta canlı sınırını sürekli zorlaması gerektiği üzerinedir. Varlığı için her türlü devinim olasılığını deneyecek ve evrensel işleyişin tehlikelerine karşı savunma, büyüme ve gelişme sağlayacaktır. Bu gelişme ve büyüme kendi içine çöküş ve dönüşüm tehlikesini de barındırmaktadır. İnsanlık bu sınırı keşfetmesi ve kuyruğunu ısıran yılan, kendi zehiri ile intihara yönelen akrep örneğine girmemesi gerekmektedir.
Evrensel olayları incelemede insansı düşünüş değil, enerji, madde ve canlı döngüsünün etki-tepki olgusunun izinden gidilmesi gerektiği ortadadır.
Bu düşünce şeklinde insanın başrollerde olmadığı sadece ara formda bulunduğu dikkate alınarak mantıklı bir ilerleme sağlanabilir. Evrensel olgu ve olayları insana göre değil başlangıçtan ilerleme aşamalarıyla günümüze yansımaları ile değerlendirmek doğru bir ilerleyiş olacaktır.
Bu düşünce tarzımız varlık oluşumunun birbirinden türediğine dair savımızın ışığında oluşmaktadır. Bu savımıza göre madde ve canlı oluşumları ayrı ve farklı olarak birden ortaya çıkmamış olup birbirinin devamında ve etkisi ile oluşmuştur.
Dolayısıyla evrendeki tüm gelişme, oluşumların sıra ve birbiri ardınca, birbirine bağlantılı olarak oluşmuştur bu tezimize göre.
Enerji şekilleri aynı kalmakla birlikte madde, canlı değişimi ve şekillenmeleri sürmektedir.
Enerji - madde - canlı - doğa - insan - zeka (akıl) - zekimadde - zekienerji şeklinde bir döngü mü bulunmaktadır.
Evren için zeka ve akıl olgusu, varlığın kendi ve evrenin farkındalığına varması, bilmesi ve tüm olanaklarınca etkileşime geçmesidir. Zekanın canlıda olduğunu görüyoruz. Canlı çevresi ile her an etkileşime girmektedir içten gelen daha çok itki, dürtü ve güdü daha az zekası ile. İnsan ise içten gelen çevre etkileşimlerinde zekayı daha çok öne çıkarmıştır.
Belli ilkelere değişmez kurallara göre hareket eden enerji işleyişinde madde oluşmuş ve çeşitlenmiştir.
Madde oluşmasına rağmen evrensel olay ve işleyiş ilkelerin etkisinde kalmaya devam etmiş fakat kendini farklılaştırmış ve çoğaltmıştır.
İnsan madde ve enerji kullanımını geliştirmeyip, aklını sürü büyümesinin kendine özgü şekline göre geliştirme olanağı ile bu günkü haline ulaşabilir miydi. Yani ateş, mızrak gibi madde ve enerjileri kullanmayıp sadece canlılığı ve sürü olma halinde olarak dil ve yardımlaşma üzerine çoğalmaya aklını kullanmaya çabalasa idi günümüzde hangi durumda olurdu. Bu günkü haline dönüşür müydü. Yoksa günümüzden daha iyi bir halde mi olurdu.
İnsan bu günkü haline madde ve enerji kullanımı şartıyla geldi ise akılı, madde ve enerji kullanma yetisi ile gelişen, kendini evren ile bağdan bağlantıya geçen, kendi türü ile büyüme, çoğalma ve diğer canlı ile evrensel işleyiş tehlikelerine karşı korunma gibi önemli aşamalar için anlaşabilme, yardımlaşabilme, işbirliğinde bulunma yetisi olarak tanımlayabiliriz.
Bu yetileri kendi türü içinde tam kullanamamasının nedeni ise bu yetilerinin körelmesine izin vermemesinden kaynaklanıyor olabilir.
O nedenle rekabet ve hakim olma yarışı, savaşların bitmeyecek olması hep kaynaktan gelen bu etkilerin yansımalarıdır.
Bu tür eylemlerin kurallara ve adaletle yapılması ise insan varlığının korunumunun sağlıklı bir yansıması olacaktır. O nedenle kural, yasa ve adalet insan türünün dış tehditleri beklerken kendini sağlıklı tutma olanağına hizmet etmektedir.
Doğa çoğalan canlı türlerine karşı nüfusu sınırlamak gibi büyük etkeni bulunmakla birlikte, insan bu sınırlamalara maruz kalmak istemiyorsa ;
* Nüfus artışını olanakları ölçüsünde ve belli bir hızda dengelemelidir.
* Çoğaldıkça, çoğalmanın ortaya çıkardığı hem kendi için hem de doğa için zararlı etkenleri en aza indirmelidir. Yani doğanın insanı algılamasında sekiz milyar insan varken bir milyar varmış gibi yaşamalıdır. Şu an sekiz milyarız on yıl sonra on milyar olsak da doğa algısında sekiz milyarda kalmışız gibi yaşamımızı oluşturmalıyız. Dolayısı ile yüz milyar olsak da on milyar gibiyiz izlenimi ve etkisi bırakmalıyız. Bunu yaparken ise her insanın mutluluğunu ve iyi yaşamasını da sağlamalıyız (Buradaki amaç doğayı kandırmaya çalışmak değil, artan nüfusun olumsuz etkisini ona yansıtmamaktır).
* Mekanı genişletmek, yeni mekan açmak da doğanın bize nüfus sınırlama baskısından en az etkilenmemizi sağlayacaktır. Bunu başarmak için öncelikle uzaya açılmak gezegenlere doğayı taşımakla, deniz üstü ve altında, yeraltında yeni mekanlar oluşturarak başarılabilir.
İnsanlığın kendi içindeki edebi barışı engelleyen iki unsur;
1. Kendi türünün doğa ve evren işleyişinin tehlikeli ve yok edici etkisine ( "Taş düşebilir " evrensel işleyiş, " Ayı çıkabilir " doğa tehlikelerine örnek olabilir. ) karşı korunma olanağının sürmesi için kendi içinde saldırı ve savunma idmanını yapma zorunluluğu.
2. Doğanın çoğalan canlı üzerindeki uyguladığı nüfusu sınırlama büyük etkisinin insan türünün kendi içinde ortaya çıkması zorunluluğu (Salgın hastalıklar gibi etkiler doğanın dolaysız etkisi olarak yorumlanabilir).
Savaş, rekabet, hakim olma gibi bir çok olgunun ortaya çıkmasının kaynağı bu iki unsurdan gelmektedir.
.....................
14 Mart 2021 Pazar
İnsan Doğa ve Dünya - 12
Dünya içindeki canlı ve atmosferi sayesinde dışarıdan gelen madde ve enerjiyi tutmaktadır. Atmosfer fazla gelen güneş ışınlarından ve meteor yağmurundan dünyayı korumaktadır. Atmosfer nasıl oluşmuştur. Temelinin dünya özelliğinden başlayan ve canlıların etkileriyle oluşmuştur. Burada ilginç ve olağanüstü olan cansız diye bildiğimiz dünyanın adeta canlılarla bir işbirliği içine girmesi ve her iki kesim için var olma temeline yansıyan yardımlaşma biçimidir.
Önümüzde önemli bir soru bulunmaktadır. Dünya ve doğa birlikteliğinde biriken madde içindeki enerji dengesi nasıl sağlanacaktır. Bu sorunun cevabı doğada bulunmaktadır. Canlılık, zaten enerjinin madde içinde tutumu ve kullanımı değil midir.
Bir hedefi, amacı olan ve enerjiyi madde içinde kullanan varlık, canlı ve içinde bulunduğu doğadır.
Canlı dünyada oluşmuş ve dünyayı kuşatmıştır. Dünya, madde ve enerji dengesini evren işleyiş düzeninden alma sürecinden, canlının ve doğanın bu dengeyi düzenleme çabasının etkisine girmiştir.
Enerji maddeye, madde ise canlıya, canlı ise doğaya evrilmiştir.
Evrilen enerji ne eksilmiş ne de yok olmuştur. Enerji, madde, canlı döngüsünde sürekli var olmaktadır. Hareket ve zaman bu döngünün görünümleridir.
Güneşin enerjisi nasıl ki gaz halindeki enerji ise dünyanın enerjisi sıvı halindeki lavdır.
Canlının kendisine has enerjisi "su" dur.
Su canlının kendine özgü enerjisidir. O nedenle su dünyanın temel enerjisinin korunumunda doğa ile birlikte etkenliktedir. (İnsan toplum içerisinde enerjisini, değişim aracı olan paraya yüklemektedir.)
Güneş içinde sahip olduğu büyük enerjiyi neden dışarı büyük oranda vermiyor.
Bir olasılıkla geçiş yapabileceği yakınlıkta başka bir yıldızın olmayışıdır. Bu savımıza göre güneşimizin tehlikeli bir uzaklıkta yakınına gelebilecek ikinci bir yıldız büyük oranda enerji alışverişe neden olacak ve sonuçlarını bilimle açıklayabilecek karmaşıklıkta bir etkileşim olacaktır.
Dolayısı ile evrende yıldızların birbirine olan uzaklığının oluşma süreci tamamlanmış olmalı. Hali ile yeni oluşan yıldızların evren içinde dağılımının bir düzeni bulunmaktadır. Ya da düzeni oluşmaktadır. Oluşan yıldız diğer yaklaştığı yıldızla birden etki-tepkiye girerek evren düzeni işleyişinin bir parçası olabilmektedir. Şu an uzayda gördüğümüz yıldızlar birbirlerine göre uzaklık oluşturmaktadır.
Buradan bir soruya cevap aramalıyız.
Evrenin genişlemesini bu yıldızların uzaklık dengesi mi oluşturmaktadır.
Büyük olasılıkla evet.
Bilim bunu teorileriyle ortaya koyabilir. Evrenin büyüklüğünü, yıldızlar arası en uygun uzaklık oranının yıldız sayısı ile matematiksel oranıyla bulunabilir. Yıldızlar arası uzaklık için yeni bir matematiksel sayı ve ölçü belirlenmelidir. Yıldız sayısı ile uzaklık oranı evrenin büyüklüğü hakkında fikir verebilecektir.
Son savımız, evrenin genişleme nedeninin big bang teorisinin devamı olmayıp güneş oluşumları ve evrene yayılma düzeninden kaynaklanabileceği fikrine götürmektedir. Belki de evrenin oluşumundan bu yana genişleme ve daralma hareketi devam ediyor olabilir. Dolayısı ile evrenimiz her güneş oluşumu ve diğer yıldızlara olan uzaklık ölçüsünü oluşturmaya devam ettiği ölçüde genişlemektedir. Evrenin ilk oluşumuna ait teorilerimizi yeniden gözden geçirmeliyiz gibi. İlk oluşum bir yıldızın oluşumuyla da başlamış olabilir. Patlamanın aksine enerji oluşumu ve bu enerjinin yıldızlarda toplanması, enerjinin dolaşımı ve evrene yayılması yıldızlar kanalından başlayıp yeni atomların oluşması da bu yolla başlamış olabilir. Enerji merkezi yıldızlar evrenin bilinmeyen bir çok yönüne ait cevapları saklıyor olabilirler.
Enerji canavarı karadelikler ise yıldızların sorun oluşturma olasılığını azaltma üzerine ve yıldız yoğunluğunu dengeleme üzerine oluşuyor olabilir.
Bu savımıza göre yıldızların birbiri ile belli uzaklıkta olmalarının nedeni enerji geçişlerinin zorunlu bıraktığı mesafeden dolayıdır.
Ve evren yıldızların oluşumu ve birbiri ile olan etkileşimi ile hem genişlemekte hem de daralmaktadır.
Bu hareket, canlılıkta karşılığı nefes alıp vermek gibidir.
Tek düzen genişlemekte olmayıp. hem daralıyor hem de genişliyor olabilir.
Evrenimiz canlının nefes alıp vermesi gibi adeta sıcağın genleşmesi soğuğun sıklaşması gibi hareket halinde olduğu tahminine varıyoruz, sentezimizde.
Yeni soru, evrenimiz canlı ise nasıl bir canlıdır. Eğer canlı ise biz ve doğa bu canlı varlık için ne anlama geliyoruz.
Faydalı bir bakteri mi, yoksa zararlı bir virüs mü.
Bu tezleri, ancak uzaya açılışımızda karşılaşacağımız engellerin bir duvar, fırsatların ise teşvik olduğuna dair tecrübelerimiz gösterecektir.
Yani ilerleyebiliyorsak yolumuz açık, ilerlemiyorsak kaderimizin sınırlarını göreceğiz.
Truman Show 1998 filmin final sahnesi aksine sınırı belirleyenleri görme şansımız da olamayabilir.
............
4 Mart 2021 Perşembe
İnsan Doğa ve Dünya -11
İnsanın Organları
Doğada yalın ve çıplak iken doğa ve evren tehlikelerine karşı korunma amacıyla tırnaklarımızı ve dişlerimizi daha keskin ve sağlam yapmadık insan olarak.
Daha hızlı kaçmaya veya kovalamaya alıştırmadık bedenimizi.
Daha yükseğe sıçramaya çabalamadık ve uçma alıştırmalarına zorunlu kalmadık av-avcı kıskacında.
Uzaktan gelen koku parçalarının hassas analizini ve çeşidini yapacak burunu geliştirme alışkanlığımız olmadı.
Soğuğa karşı tüy ve derimizi daha gür ve kalın hale getirmedik.
Sıcağa karşı sık nefes alma refleksini kazanma gereği duymadık, hareketlerimizi azaltma zorunluluğuna girmedik.
Peki ne yaptık bu zamana kadar doğa ve evrensel işleyiş tehlikelerine karşı, hangi organlarımızı geliştirdik korunma için.
Çok organ geliştirdik günümüze kadar ve hala geliştirmeye çalışıyoruz.
Av olmaktan ve kendi türümüzün ölümcül saldırısına karşı silahlar denilen elimize ve bedenimize takılan ve çıkarılan organlar geliştirdik.
Avlanmayı kolaylaştıran koşmamızın, yakalamamızın, parçalamamızın hatta sindirimimizin bir kısmı yerine geçecek silahlar ve ateşi organımız yaptık. Bunlar öyle bir organ ki gerektiği zaman kullandığımız gerektiği zaman bedenimizden ayırdığımızdılar. Bedenimiz bu ek organları kendine yabancı saymadı. Çünkü onların bedene zararı olmuyordu. Hatta beden onlara bakınca onların kendisine ne gibi bir fayda ve zarar verdiğini biliyordu. Mızrak görünce ağzı sulanırken düşman türdaşlarını da hatırlıyor, ateşi görünce hayali pişen avın kokusunu alıyor, ısınmayı hatırlıyor ve vahşi rakiplerini yaklaştırmayacak güvenlik duvarını hatırlıyor ve kendisinin de yanabileceği korkusunu taşıyordu. Artık bedenlerimiz canlı olarak içten ve kalıtımla gelen organ oluşturma şeklini çevreden gelen madde ve enerji, diğer canlıları organı olarak keşfetmeye ve kullanmaya başlıyordu. Bu özellik diğer canlılarda bulunmakla birlikte insanda zirveye çıkmış olup ve son halini alıyordu.
Duyguların ve aklın gelişim kaynağı
İnsan, kendi bedeninde sürekli yapışık durmayıp gerekli olduğunda doğa ve evren işleyiş tehlikelerine karşı kullanabildiği bu ek organların tümü ile arasında bir bağ kurdu. Bu bağ öyle güçlü idi ki ek organlar bedenden ayrı olduğunda beden bunu unutmak istemiyordu. Hangi mekan ve zamanda hangi bu ek organını kullanması gerektiğine karar vermesi gerekiyordu. Reklesif davranma olanağı yoktu. Yani organlar arasındaki hareket sıralama etkisi bu ek organlarda, beden içindekiler gibi hızlı değildi. Hangi mekan ve zamanda ek organlarını nasıl kullanacağına dair refleks geliştirmesi gerekiyordu. Bunu yapmadan önce onları hafızaya almalıydı. Sonra mekan ve zamanda oluşacak olay ve olguları da hatırlamalıydı. Etki-tepki döngüsünü böyle tamamlayabilirdi.
Bu ek organlarını ve kullanımını gelecek nesillere de aktarmalıydı. Çünkü doğanın ilkesi kalıtım yolu ile iletilemiyordu. Bedeni bu ek organın bilgisini kendi bilgisi olarak almıyor ve gelecek nesile iletemiyordu.
İnsanın ek organları çoğaldıkça onu kontrol etmesi ve doğru olarak kullanması için duygular ve zeka gelişmek zorunda kaldı. Ek organlarımızı tak-.çıkar alışkanlığı insanda duygu dalgalanmasına ve zeka değişimlerine yol açmıştır. Sonraları al-ver (ticaret, alış-veriş ) alışkanlıklarımızla da zirveye çıktı ve hala orda devam ediyoruz. Doğanın canlıya verdiği belirlenmiş beslenme, aynı şartlara göre yaşama olanaklarının dışına çıkmış ve yeni şart ve koşullarına göre sürekli bir yenilenme döngüsündeyiz artan ve gelişen organlarımızla. Kullandığımız her dış madde bedenimizin faydasına olması ve süreklilik kazanması ile organ haline gelmektedir. Canlılıktaki kalıtımla gelen değişimler yerine ihtiyaçlarımıza göre organ oluşturuyor ve yenisi ile değiştiriyoruz. Dolayısı ile canlılığın yavaş, değişen şartlara ve olasılıklara göre gelişimine göre insan türü hızlı, şartlara ve olasılıklara göre gelişimini sürdürmüştür.
Artık insan ek organların duygu yüklemiş, doğru kullanmak içinde zeka oluşturmuştur. Ve böylelikle beden ek organlarla sağlam bir bağ kurmuş ve geliştirmiştir.
Günümüzde artık organlarımız o kadar çoğalmış ve çeşitlenmiştir ki ne zekamız yetmekte ne de duygularımız onları taşıyacak güçtedir.
İş bölümü yapmak zorunluluğumuz ve bu da yetmeyip kalabalık halimize yetecek ek organlarımızla bağımızı koruyacak teknolojiler üretmemiz gerekiyor hala.
Ek organlarımızı öyle bağlandık ve bağımlı hale geldik ki, geriye bakıyoruz, geldiğimiz yere ve hala cevap arıyoruz biz kimiz, neyiz, amacımız nedir, bu yolu biz mi seçtik yoksa bilinemez bir kaynak bizimi yönlendirdi diye. Peki bu soruları kim cevaplamaya çalışıyor bilim mi ? Hayır o hala çevremizde ve içimizde ne var ve nedir soruların peşinde. Bu sorulara cevap arayanlar belli, felsefe, inanç ve sanat.
...............
3 Mart 2021 Çarşamba
İkinci Ölüm (İnsanlığın ikinci ölüme karşı çabaları)
Birinci ölüm fiziksel olmakla birlikte, öldükten sonra unutulmayı ikinci ölüm olarak sayabiliriz.
Vasiyet, bir insanın ölümünden sonra da isteklerinin devamı niteliği şeklindedir. Ben yokum ama isteklerim devam edecek, ben gidiyorum, ama kalanlar içinde etkilerim kalıcı olmasını istiyorum dercesine bir vasiyettir. Hesap kapatmalar, devam edenlere yön vermeler, sürdürülmesini istemeler gibi bir çok etkinlik amacındadır vasiyet.
Ölümlü olduğu bilincine ulaşan insan buna etki ve tepki olarak bir çok düşünce ve eylemlere doğru ilerlemiştir. Ölmeyecekmiş gibi yaşarken, ölecekmiş gibi yaşamaya geçtiğinde unutulmamanın yollarını araştırmaya başlarlar. Giderken kendilerini hatırlatacak bir iz bırakmaya çalışırlar. Mağaralardaki el ve diğer izleri bırakan kadimler, bizler buradaydık derler.
Bilgi, eser ve kurum üzerinden insanlar sürekli hatırlanmayı istemişler, unutulmayı ikinci bir ölüm şekli olarak görmüşlerdir. Bari gideceğiz hatırlanalım bari demişlerdir. Ölümden kurtulmanın çaresini bulamaz iken unutulmanın çaresini aramışlardır.
Kabile reisleri, büyücü ve şifacılar hep kendi soylarından gelenlere yerlerini vermişler ve hatırlanmalarını garanti altına almak istemişlerdir.
Ölümü ve hatırlanmayı akıllarına getirmeyen kişiler ise yaşamlarında bu konuda hiç üzülmemiş ve endişe etmemiş olanlardır.
İnsanın ikinci ölümü keşfetmesi, yaşadığı toplumla ve içinde bulunduğu çağla ilgilidir.
İnsan edindiği eğitim ve kültür ile yaşar, etkilenir ve etkilerde bulunur yaşadığı toplum ve çağa. İster basit isterse de karmaşık halde yaşadığı dönemde türü ile bir bağ içine girer. Eskileri anma ve geleceğe hazırlanma ritüel ve çalışmaları insanın kendisini bu olgulara karşı uygulayan durumunda iken ölümü ile bir yere konma şekline ilerler.
Ben doğdum yaşadım, çalıştım. Eskileri andım. Geleceğin oluşmasına katkıda bulundum. Kendime, topluma ve insanlığa faydalı olmaya çalıştım. Üzerime düşün görevi yapmaya çaba sarf ettim. Ben artık ömrümü tamamlarken gelecekte anılacak mıyım. Unutulmamak için neler yaptım diye düşünmeye ve buna çözümler aramaya başlar.
İşte o zaman bilgi, eser ve kurum olgularına başvuracaktır buna çözüm için.
Bilgi, eser ve kurum kalıcılığa adaydır.
İkinci ölüme karşı insan çözümünü bir çok yolla aramıştır günümüze kadar ve bundan sonra da arayacaktır.
Hatırlanmak, bilgi olarak yaşamaktır.
Nesne, zihne bilgi vermektedir.
Zihin, bilgiye nesnelik verebilir mi ?
Nesne - bilgi - zihin zihin bilgi nesne diye bir dönüşüm olabilir mi ?
Burada bir soru akla gelmektedir. Zihnimiz bir tür dönüştürücü müdür bilgi ve nesne arasında ?
2 Mart 2021 Salı
Canlı hareket ilkeleri (Biyo-matematik ve fizik) Giriş Denemesi -1
Resmin ismi : "Doğa ananın insanı uzaya fırlatması" (Özkan). "Kadının, erkeği uzaya fırlatması" (Songül).
Canlılığın sayımı nesne ve madde-enerji sayımı ile aynı ilkelerde birebir olmayıp, onlara ek, artı, üstünde olarak bulunmaktadır.
-1,0,+1 rakamlarını ele alındığında,
Sıfır noktası canlı varlığının normal halini artıya doğru ilerleme varlığın ilerlemesi, eksilme durumunda canlı varlığının eksilmesini olarak ele alabiliriz.
Canlılık sayımı bilinen günümüz matematik standardının üstünde yer almalıdır. Ona ek olarak onun üzerinde bulunmalıdır. O nedenle canlı-sayım ilkeleri daha ileri düzey bir hesaplama teknikleri ve yöntemleri kullanılmalıdır.
Burada canlı-sayım olgusu sadece canlı cins ve türlerinin sayısı ve onların zaman ve mekan olarak doğa içinde nasıl bir bilimsel öyküleri (hasta tanı yönteminden esinlenilmiştir) olduğu ile ilgili değildir.
Canlılığın oluşma temellerinden başlayan ve evrendeki (şimdilik dünya) gelişimine, büyümesine, yok oluşlarına (cins ve türlerin), yeni oluşmalarına, yayılmasına ait ilkelerini ortaya koyan ve bunu evrenin nesnel, madde-enerji ilkelerine karşı nasıl yeni ilkelerini oluşturduğunu ve onunla birlikte nasıl devam ettiğini, açıklayan, geleceğe dair yansıma olasılıklarını gösteren, evrenle olan varlığının ne anlama geldiğine dair bilimsel teorileri oluşturma, insanın canlılıkla nasıl bir bağ ve etkileşim içinde olduğunu saptama, insanın canlılık ile evren arasında nasıl bir durumda olduğu, olması gerektiği, olacağı teorilerine ulaşmaya varan bir bilimsel çalışma alanı olabilir.
Bu alan bir insanın tek başına başlayıp ömür boyu çalışıp belki de bitiremeyeceği bir alandır.
Bilimsel alanda uzmanların birleştireceği yöntem ve çalışmaları ile ancak tahmini yıllar alabilir.
Canlılığın temellerini, gelişmesini, değişimlerini, günümüz hangi noktada olduğunu, geleceğe yansımalarını, evrenle bağlantısının özelliklerini ve bir çok konudaki soru ve cevaplarını günümüze değin gelen klasik bilimle cevaplayamayız. Tıkanma yaşarız. Nasıl ki kıtaları aşmak için gemi ve uçak bilgisi teknolojisini biliyor ve kullanıyorsak aynı araçlarla aya, marsa gidemeyiz. Uzay gemisi yapmamız gerektiği gibi canlı ve evrene ait değişmez bilgilere ulaşmak için yeni bilim yapmalıyız. Bu yeni bilimin temeli klasik matematiğinin üstüne çıkmak ona artı değerler yüklemek veya yeni bir sistem ve yöntemleri araştırıp ortaya koymak şeklinde olabilir.
Örneğin canlılığın çekime, ısıya, madde-enerji hallerine, basınca vb. karşı nasıl bir savunma geliştirdiği, kendi faydasına nasıl kullandığı, etki-tepki olarak hangi olayların devam ettiği gibi bir çok soruyu yanıtlayabilecek bir bilim. Canlının evrensel fizik işleyişe nasıl bir savunma geliştirdiğine bir örnek verelim. Güneş ve gezegenlerin birer çekim kuvveti vardır. Fizik yasasına canlı uymayabilir, nasıl işte kuşlar ve uçan böcekler bu yasayı çiğniyorlar ve bu tanımın dışında yer alabiliyorlar, kısa sürede bile olsa, uzaya gidiyoruz gezegen çekim yasasına karşı madde-enerjiyi kullanarak. Canlı evrende gelişigüzel inorganik maddeler gibi davranmadığını bildiğimiz halde nasıl canlının hareketlerini temel evrensel işleyiş yasalarıyla açıklamaya çalışabiliriz. Gezegen çekim alanına giren tüm madde ve enerjiyi çeker. Önermesine canlı çekilme dışına çıkabilir veya bazı canlılar bu çekime karşı durabilir ifadesini eklememiz gerektiği için yeni bir fiziksel yasayı oluşturmamız gerekmektedir. Dolayısı ile her madde ve enerji çekime uymalı ve zorunludur klasik yargıyı, canlılar sizi siz olun bu yasayı çiğnemeyin oturun oturduğunuz yer de mi diyecek ve bu yasaların değişmezliğini mi zorlayacağız doğa ve insan açısından. diğer bir komik örnek iki ayrı madde birbiri ile çarpışırsa ya birleşme ya da parçalanma olur önermesine karşı iki canlı birbiriyle birleşiyor üçüncü bir canlı ortaya çıkıyor. Kendileri tam olamasa da aynı kalıyor ortaya bir üçüncüsü çıkıyor. Hidrojenle oksijen birleşiyor ikisi birbirine yapışarak yeni bir tür madde oluşurken canlıda ise iki birleşen ayrılığı anda üçüncüsü oluşuyor. Başlangıç olarak benzer olayların olduğu " o yerde " farklı sonuçlar oluşmaktadır. Her iki olayın oluşmasını ve gelişmesini aynı tutabilir miyiz. Onları açıklayacak yeni bir bilimsel bilgiyi, formülü, metodu bulabilir miyiz. Bulamaz isek ayrı ayrı bilgi, metot ve formül geliştirmek durumunda değil miyiz.
Bilim bunun için kollarını sıvamalıdır. Eğer yapmaz ise kısırdöngüde ve bilinemez bir geleceğe doğru ilerleyecektir. Gelecekte başaracağı en iyi olasılık bütün bilgisini uzaya yönelmekte olduğunu anlamak olacaktır. O nedenle bilimin yeni bir başlangıç ile bakışını, odaklanmasını ihmal ettiği, canlılık ile evren ilişkisine yönelmelidir, evren ilkelerinin içinde olan madde-enerjinin kullanım bilgisinden, türün faydasına daha neler yapabiliriz araştırma amacında ısrar etmek değil. Çünkü geleceğin bilgisi, insan türümüzün daha iyi nasıl olabilir sorusu yerine canlı-evren ilişkileri nasıl sorusunda bulunmaktadır. Türümüzün en iyi gelişimi de bu soruda bulunmaktadır.
....................
28 Şubat 2021 Pazar
Felsefik Serbest Düşünce Esinti ve Çağrışımları -11
* Sizleri büyük bir saygı duruşuna davet ediyorum
Günlük akışta belli anlar olur, hiçbir şey yapmadan ve öylece durmamız, beklememiz gereken. Bu zamanlarda bedeninizin ağırlığını ayaklara veren ve omurganızın sağlam dengesinde, kollar yanlarda rahat halde uzatılmış olarak, kafamızın ağırlığın omuzlara verilmiş rahatlığında, yüzümüz ileriye sabitlenmiş ve hareketsiz, donmuş, filmin bir karesinde durdurulmuş gibi bir bütünsel duruşta durarak sizleri büyük bir saygı duruşuna davet ediyorum.
Bu saygı duruşunda bedenimiz hareketsiz ve rahat halde iken zihnimizi büyük bir harekete geçirmeliyiz. Yaşam için, canlılık için, varlığınızın mutluluğunu hissetmek için, doğa için, evren için, canlı varlıkların her türü için, sevdikleriniz, unuttuklarınız ve ayrıldıklarınız için dıştan sakin gibi görünen ama zihinde devasa bir saygı duruşuna davet ediyorum sizi. Kısa süren bu saygı duruşun süresini siz belirleyin. Saniyeler veya dakikalar içinde olabilir. Gün içerisinde ve farklı mekanlarda yapılabilir. Bu saygı duruşunun fiziksel görünümün temelinde rahat bir duruş bulunmaktadır. Belli bir şekilde ve mekanda fiziksel aktiviteden zihinsel aktiviteye geçiş amacındadır. Ayakta duruş insana özgüdür. Oturmak, yatmak gibi bedenin rahatlamasına yönelik meditasyon gibi uygulamalar bedenin çalışma düzeninin en alt seviyeye çekerek uyku haline döndürmekte olup zihinsel aktivitelerin akışını durdurmaktadır. Ayakta durmak bedenin en doğal ve uyku pozisyonuna geçmeyi engelleyecek şekilde olmasını sağlar. Ayakların taşıdığı beden ağırlığını, omuz ve başın yüklendiği omurganın esnekliğini, diğer organların ise varlığını hissettirmeyen bir insan duruşudur bu. Bu halde iken zihin de uyanık ve aktif halini devam ettirebilir.
Bu duruşu bir ormanda ilerler iken çalıların ve ağaçların aralarından gelebilecek tehlikeye karşı bedeninin hızlanma hareketine hazır bir yay gibi olması ve zihnin ise olabilecek her türlü yön, mekan ve zaman hareket olasılıklarını hesaplamaya ve tahmin etmeye çalışması potansiyelini barındırma haline benzetebiliriz. Günümüzde ise bu duruş aynı fakat zihinsel hareketler değişmiş olarak o aşamaları geçmenin ve varlığını kutsamanın, kendin, doğa ve evren ile barışık olmanın verdiği mutluluğu zihinden bedene aktarmanın duruşudur.
Geçmişi, tarihi, canlılığı, türleri, insanlığı, dünyayı, güneş sistemini ve evreni, hayata veda etmiş önceki insanları ve canlıları, şu an ki bulunmakta ve yaşamakta olanları, geleceğe yansımalarını, bütün bu olanların yanında kendimizi, sonsuzluğun bir parçası olmanın bilinç ve üst duygusunu zihnimizde oluşturmak unutmamacasına ve bedenimizin bunu çoşku ile karşılamasını, kanımızın bedenimizin bir yanından diğer yanına doğru hızlı ve belirgin yakamoz akışı etkisini, tüylerimizin ürperdiğini, bedensel ve zihinsel bir bütün olarak büyük bir bilgi, enerji ve mutluluk döngüsüne girme çabasıdır bu büyük saygı duruşu.
* Bedeniyle konuşanlar
Normal konuşma şeklimiz dil, ağız, boğaz ve nefesi ayarlama şeklinde oluşurken, bir çok kişi bu unsurların üstüne geçip elini, kafasını ve gövdesini sallama alışkanlığındadır. Bir de dinleyici yakında ve rahat duymasına rağmen yüksek ve hızlı konuşanlar vardır. Böyle konuşma tarzı konuşanı hem yorar hem de farkında olmadığı rahatsızlıklara yol açar. Konuşurken bedeni sallamak başta kalp, kulak, omurga, beyin, vb. organları yorar ve rahatsızlıklara karşı direnci düşürür.
* Üremenin son noktası
Bedende üretilen yumurtalar, ilk çıkış yerlerinden bekleme yaptıkları yere kadar bedenin bir parçası konumdadırlar. Bekleme yaptıkları son yerde artık bedene yabancı madde konumuna geçerler. Beden onları içinden atmanın yollarını arar ve duyulara emir verir. Normal yol ile atılmaz iseler rüyalar devreye girecek ve duyuların aktifliğinde yaşanmışlık hissi oluşacaktır. Beyin ve kalp beden sağlığı için yani bedendeki olgunlaşan ve bedene yabancı hale gelen yumurtaları atmak için her türlü yolu duyular ile araştıracaktır. Nasıl ki sıvı, katı ve gaz atıkları bedenden atılıyorsa olgunlaşmış ve beklemekte olan yumurtalar da bedene aynı yabancı madde sinyali vermektedir. Beden duyular ile alacağı ilk sinyalde bunları çıkışa yönlendirme refleksi oluşturmaya hazır olmaktadır. Kadınlar tüm bedenleriyle (yumurtanın boşluğa bırakılması nedeniyle. Eşleşmiş yumurtayı beden sahipleniyor.) bu duruma hassas olurken, erkekler sadece uzantılarında (kan sıkışması, basıncının belli yere yoğunlaşması) hassaslaşırlar. Yumurtaların atılma planı şöyle işler; Erkeklerde uzantılara doğru dolan kan yumurtaların yabancı madde olduğunu algılar ve dışarı atılması sinyalini verir beyne ve kalbe. Kalbin çok çalışmasıyla kan kadın ve erkekte farklı basınç yaparak (kadın tüm beden, erkekte uzantı) yumurtaları bedenden çıkarma (fırlatma) amacına yönelir. Beyne ise kan az gitmesine rağmen duyulardan aldığı elektrik akımları yoğunluğunda haz algısını oluşturur. Aslında bu haz duygusu canlı beyni için uzadığında acıya dönüşür, elektrik ve kimyasal baskının beyne baskısı bedenin eylemi amacı yolunda sonlandırmaya, bitirmeye ve yabancı maddelerin atımına kadar devam eder (Beyninde her kan azalması ve sinir sinyallerin her türlü belli baskısı haz oluşturma olasılığı bulunmaktadır, burada haz düşünme yetisinin olmadığı, beynin sadece refleksif sinirsel işleyişin eylemsel bilgi alma verme hızlanmasına işaret eder). Yabancı maddeler atıldığında (çıkışa hazır yumurtalar) kalp fazla çalışmayı kan da basıncı durdurur. Beyne giden elektrik yoğunluğu da birden azalır ve durur. Bozulan nefes düzelir kalbin normal çalışmasıyla. Kan da bedende dağılır, basıncı bırakıp. Doğum şekli de aynı düzenle çalışır, karında belirli olarak olgunlaşan yavru artık bedence yabancı olarak algılanır ve kendinden çıkarmak için tüm bedeni seferber eder. Yumurtaların üretim sonrası bedene yabancı olması nedeninin bir kaç açıklaması olabilir. İlki üretilen yumurta veya yumurtalar saniyeler, dakikalar ve saatler geçtikçe bakterilerin istilasına uğramasıyla ilk üretildikleri hallerinden değişime uğramalarıdır. Yumurta avcılarının yumurta üretim merkezi dışında konumlandıkları ortaya çıkmaktadır. İdrar torbasındaki idrar miktarından çok burada üreyen bakteri miktarı dışarı atılmasına yönelik sinyali veriyor olabilir bedene. Kalın bağırsak da kurumaya doğru evrilen katı atıkların artık bakterilerce dolduğu ve atılması gerektiği sinyalini verdiği gibi. Üretilen ve belli bir zamanı geçen yumurtalar bakterilerin işgali altında bedene yabancı bir madde sinyali olarak yansıyabilir. Diğeri ise bedenin içindekileri kalıcılar, dönüşümcüler ve gidiciler şeklinde ayırmasıdır. Erkekte yumurtalar, atık sıvı, katı ve gaz kategorisine geçme aşaması ile birikmesi bedenden gidecekler olarak algılanmasına, kadınlarda ise yumurtanın ilk zamanlarında gidecekler bölümünde yer alırken birden diğer yumurtanın gelmesi ile dönüştürücüler kategorisine geçerek bedenin tekrar bir parçası olma olayı görülmektedir. İşte kadınlardaki bedensel değişimlerin duygu, düşünce ve davranış değişimi, dalgalanmalarının nedeni büyük bir oranda nedeni bundandır. Yumurta üretilmemesi halinde ise aynı davranışların devam etmesi bedenin önceki yaşantılarını artık birer alışkanlık ve otomat haline getirmesinden olabilmektedir. Çünkü her olay aynı iken sadece ortada yumurta yoktur. Bu durumda beden hayali bir yumurta varmış gibi davranabilir mi onu bilemiyoruz. Halk dilinde " Yumurta gibi çocuk, ortada fol yok yumurta yok " gibi bir çok deyimleri aslında bedenin temellerinden gelen mesajları da içeriyor olabilir.
Bu fikirler ışığında, kadın bedeni aurası geniş bir alanı kaplamaktadır. Tüm bedeni ile dokunma hissi yaşarken hassaslaşır ve salgı salgılar. Bu salgı bedenin etkiye karşı bir tepkisidir ve bedenin rahatlamasını sağlar. Bu olayın sık ve kısa olması kadın bedeninin duygu dalgalanmalarına yol açmasına neden olur. Kadın bedeninin ses, görüntü, hareket, koku dokunmalarına tepki vermesi ve salgı ile kimyasal yapısını dengelemeye çalışması onun aynı ve kararlı davranışlarda bulunmasını engeller. O nedenle ilişkilerde tek düze ve standart davranışlarda, düşüncelerde ve duygulanımlarda olmaları beklenmemelidir. Öyle olmasını beklemek onun erkek özelliklerini almasını istemek olur ve bu doğal yapısına uymaz. Kadın bedeninin bu hali insanlık tarihindeki kadın- erkek ilişkilerinde tam bir kaos olarak yorumlanmıştır erkek egemenler tarafından. Onların kendileri gibi olmamalarını insanlık dışı bir hal olarak yorumlamışlardır. Onlara insanlığın kötü yanlarını ve yanlışlarını yüklemişler baskı altında tutmayı politik hale getirmişlerdir. Kadın ve çocukları tam insan olmama olarak yorumlamaları onları anlayamamalarından dolayıdır.
Erkek beden cinsel uyarıları aldığında tüm bedeniyle değil kalp, beyin ve uç noktasında sinyal alır, beyin ve kalp hareketi uç noktasına hizmet adına hareket eder. Erkek beden sinyali alınca yumurta üretim merkezi beden elektrik sinyali ile mesajı alır ve yumurta üretmeye başlar. Üretilen yumurtalar merkezinden fırlatılmış ve dışarı atılacağı depoya doğru ilerlemektedir. Depoya varan yumurtalar artık bedenin bir parçası olmaktan çıkmıştır ve ona yabancı maddelerdir.
Kadında ise duyular ile aldığı sinyal onda tepki salgısına neden olur. Hızlı ve kısa olarak salgılama bedenin titreşmesini durdurma ve durgun ve sakin hale getirme üzerinedir. Bu titreşimlerinden birinde yumurta üretim merkezinden fırlatılır ve boşluğa yerleşir, artık o bedenin bir parçası konumunda değildir, ya beklediği yumurtayı kendine katacak ya da eriyecektir. İşte o anlarda o yumurta beklerken beden alarm verir ve kimyasal salgı salgılar, beden kendinde yabancı bir madde olduğu moduna geçer ve alarm verir kimyasal salgı ile, yabancılaşan yumurta boşlukta olduğu için beden onun nerede olduğunun tespitini yapamaz ve tüm bedeni alarma geçirir. Bu alarm kimyasalı dışarı atılan atıklarda da bulunur ve idrardan belirgin olarak olarak yayılır ve erkek burnunda bu koku dışarı atılacak kendi yumurtaları olduğunu bedenine bir salgı ile bildirir (bu salgının kokusu bozulma evresinin başındaki yumurta kokusu gibidir bakteriler işbaşındadır ).
Erkek bedeni yumurtalarını nereye bırakılacağı sinyalini almıştır ve ona yönelir. Erkek kovalar dişi kaçar, bu aşamada dişi salgılarının sürekli olmasının verdiği heyecan ve güç ile bu olayın devam etmesini ve uzamasını ister. Erkek ise bu süreci sıkıcı ve zorlayıcı olarak bulur. Fakat kızgınlık bu sıkıcılığı ve zorlayıcılığı bastırır. İşte bu aşamada kadın için birleşme çoktan başlamış ve devam etmektedir. Erkekte ise süreç ancak bedensel bağlantının gerçekleşmesi ile başlar ve yumurtaların nakli ile sonlanır. Birleşme anına kadar dişinin, birleşmeden sonra da erilin faal olduğu zamanıdır.
Kadınlardaki trip, kapris, zıtlık, kurala uymama, anlaşılmaz ve gizemli davranışlarda bulunma hali titreşmenin başlaması ve salgı ile bu titreşmenin durdurulma amacına yönelik olarak ortaya çıkmaktadır.
Dolayısıyla erkekler eşlerinin kaprislerine, triplerine maruz kaldıklarında hemen olayın devamına ve renklendirilmesine gayret etmeli ve süreci sıkıcı ve kötü hale getirmekten kaçınmalıdır. Çünkü yapılan kapris, trip ve zıtlıklar kızdırmaya yöneliktir. Burnundan soluyan bir boğaya, kükreyen bir aslana dönüştürme çabalarıdır, yapanın fark etmemesine rağmen. Tahrik etmenin, artık koku yerine geçmesinin bir yoludur insana özgü ilişkilere ait. Kadınların bu konuda eksik kaldığında erkekler trip, kapris, kışkırtma, muhalif, zıtlık oluşturma yoluna gidebilmektedirler. Her iki durumda nefes almayı arttırmak, hızlandırmak ve beklemekte olan bedene yabancılaşmış yumurtaların bedenden atılma baskısını bitirmeye yöneliktir. Tıpkı bedenden sıvı, gaz ve katı atıkların atılması için sıkışma baskısının oluşması ve sonuçlanması gibi. Atılacak maddenin bulunduğu bölgede bedeni rahatsız eden bir basınç oluşmakta ve işlem sonuçlana kadar bu basıncın bedeni bu acıya esir etmesidir. Bu basınç, acı bedenin diğer işlevlerini normal işlemesine izin vermez.
Memelilerdeki cinsel birleşme şekli dişi ve erildeki yumurtaların birleşme aşamasında yumurtaların bakterilerden korunma ve yumurtaların birleşme olasılığını arttırmak amacına hizmet eder, çünkü yumurtalar çok hassas ve zayıf bir yapıda olup ondan beslenecek diğer türlerin çok olması ve onu hızla tüketme potansiyellerinin olmasından, yumurta birleşme çabalarının önündeki engeller olan zaman ve mekan olgularında doğanın ve evrensel işleyişin kötü etkileri büyük orandadır (ilk memelilerin bulunduğu zaman ve mekanda çok, sık ve kolay birleşmenin olmadığı ortadadır).
Yavruların beden içinde büyütülmesi de bilindiği gibi doğduğu anda antitezlerine (avcı-düşman-rakip) karşı en kısa zamanda eyleme geçebilmesi, kendini korumaya ve savunmaya hazır olması içindir.
Toplumsal cinsiyet olgusundaki oluşan farklar bedenin kadın veya erkek bedenindeki davranış şeklinden ortaya çıkar. Cinsiyetin evrimle gelişmesindeki amaç canlının üreme şekline ve olanaklarını çok geniş tutmaktır.
Böylelikle üreme ve cinsiyet türün ve canlılığın çoğalması, gelişmesine önemli bir katkıda bulunduğu için her türlü olasılığa da açık olması gerektiğinden dolayı görmezden gelinemeyecek, bastırılamayacak ve yok edilemeyecek olması onun doğal yapısından kaynaklanmaktadır. İnsanlık kültür tarihimiz cinsellik olgusuna karşı onun sırlarını çözemediği ve anlayamadığı için sürekli yanlış politikalar geliştirme etkinliği ve onun kötü sonuçları ile doludur.
* Canlılık neden aktarmalı davranmaktadır (doğum ve ölüm, üreme)
Evrensel ilkelerin işleyişi aynı düzeyde ve standart değildir. Örneğin evrende sıcaklık mekan ve zaman bakımından farklılıklar halindedir. Artar, azalır, yoğunlaşır, dağılır vb. Canlılık evrensel işleyişten en az etkilenmek amacıyla sürekli kendini yeni duruma ve şartlara göre kalıcı olabilmek için ve yeryüzünün fiziki sınırlarının olanak verdiği orana göre aktarmalı büyümektedir. Doğum ve ölüm olgusu bu aktarmanın sürmesidir. Şu an yaşayan bizler gelecek nesillere bağlanan bir zinciriz, köprüyüz, bağın bir parçasıyız. İyi yaşamalıyız ki gelecek nesiller de iyi olabilsin. Devir aldık, devredeceğiz yaşam bayrağını. Ve canlılık yerküre dışına bir sıçrama amacında özü gereği. Bitkileri hareketsiz diye düşünmeyelim. Onlar tohumlarıyla hareket etmektedir yeryüzünde yani kuşak adımı atmaktadırlar her nesli ile.
* Bedenimiz denge noktası omurga olmalı
Duruş, oturuş ve hareketlerimizin denge noktası bizi gergin ve sağlam bir yay gibi tutan omurgamız olmalıdır. Kulaklarımız, gözümüz, midemiz, ayaklarımız ve diğer organlarımız ancak bu dengenin belirlenmesinde yan rol alabilirler. Ana dengeleyici noktamız omurgamızdır.
.....................
25 Şubat 2021 Perşembe
Doğanın Sesi (şiir)
Ben bir dut ağacığıyım,
İzmir'in küçük bir parkında,
Dağıtırım meyvelerimi her baharda,
Uykuya hazırlanırım her sonbaharda.
Uyurken kış aylarında,
Kabuslar görürüm rüyamda,
Çevremde insanlar işbaşında,
Keskileri dolaşır kollarımda.
Uyandığımda kış sonrasında,
Görürüm rüyamın gerçek olduğunu,
Ağlarım, sızlarım tüm yaralarıma,
Yeni kollarımı yine uzatırım, inatla.
Kesin yine kollarımı, parmaklarımı,
Kabusa çevirin sonbaharımı, kışımı,
Ben yine yeniden çıkarırım, dallarımı,
Bir giderim, bin gelirim doğa adına.
Özkan Salman
24 Şubat 2021 Çarşamba
İnsan Doğa ve Dünya -10
İnsanın tanımı üzerine tekrar düşünelim.
İnsan, doğa ile evren arasında olan bedensel yanı ile doğaya ait zihinsel olarak evrensel temel işleyişlerini yani madde ve enerjiyi kullanarak doğanın canlı türler arasındaki rekabetinin dışına çıkmayı başarmış bir canlıdır.
Evrensel işleyişteki madde ve enerji kullanımını önce türünün ön plana çıkması için bir koz olarak kullanmışken günümüzde ise kendi türü içindeki rekabette ön plana çıkmak amacıyla kullanmakla birlikte, geleceğe dair karasızlık, belirsizlik ve korku halinde iken bulunduğu ana ait bir şaşkınlık, evrensel işleyişin madde-enerji kaynaklarını paylaşma konusunda anlaşma sorunları, küresel yönetim ve sistemleri belirlemede kafa karışıklığı, geçen yüzyılda başlayan madde ve enerji kullanım bilgilerinin bilimden teknolojiye transfer hızıyla oluşan baş dönmesini yaşamakta olup, kendi varlık halini kadim zamanlardan günümüze değişen yeni durumuyla ilgili kendini yeniden tanımlama, tanıma ve yerini belirleme sıkıntısı ve zorluğu içindedir.
Madde ve enerji kullanımıyla gelen evrensel işleyişe ait bilgileri sürekli kendi türü içinde devinimi için kullanmakta ve varlığının kaynağı olan doğa ile kendi türü arasındaki en uygun uyumun referans noktasını belirlemeye çalışmaktadır.
Evrensel işleyişe ait madde ve enerji bilgileri çoğalmışken, doğanın ilke ve işleyişlerinin temellerine inmekte yavaşlamış görünmekte haliyle sosyal bilimlerin gelişmesinde gerekli hızı arttırmaya çalışmaktadır. Fizik, kimya, matematik bilimlerin temelinden teknolojiye odaklanmasını devam ettirirken, sosyoloji, psikoloji, sağlık, eğitim, yönetim, iletişim vb. alanlarında ilerlemesini sağlamakta zorlanmaktadır. Bunun nedeni evrensel işleyiş ve ilkelerin bilgisini doğa ilke ve işleyiş bilgilerinden ayıramamış olması ve kendi varlığının gelişimin süreci (bilim) tercihinde, çıktığı kaynağına (doğa) olan ilgi azlığına rağmen ısrar etmesidir.
Edindiği evrensel işleyiş ve ilke bilgilerini kendi ve doğa üzerindeki her türlü değişen etkilerini belirlemek yerine hızla yeni ve sonuçları hesaplanmayan bir şeklide ilerleme halindedir.
Durum tespiti yapma, hangi şart ve konumda bulunulduğunu belirleme, türe ve doğaya fayda ve zarar hesaplarını yapma gibi önemli tutumlar göz ardı edilmekte ve küresel liderliğe ulaşma, kaynak tüketimini kendi toplumlarına veya sistemlerine öncüllemeye çalışma gibi rekabet içinde bulunulmaktadır.
Geçen yüzyıl edinilen avantajların ve rekabetlerin devamı gayreti için yapılan hatalar, dezavantajlardan kurtulama çalışmaları adına verilen zararlar, küresel bir pazar meydanı oluşturma çabalarının getirdiği gerilimler, küresel gündemleri kendi kötü planlarına göre şekillendirme alışkanlıkları ve bunları gizleme çabaları, birbirini gizli izlemeler, takipler, koz elde etme, her türlü bilgiyi ele geçirme, vermeme gayretleri, gelişimlerin insanlığa ve doğaya haklı, faydalı, doğru ve güzel olması halinde bile rekabet adına engelleme çabaları küresel olarak insanlığın aşması gereken sorunlar olarak önümüzde durmaktadır.
..........
19 Şubat 2021 Cuma
Doğa ve toplum kavramları üzerine eytişimsel düşünceler
Doğa, canlı ile evren birleşiminde oluşan, canlılığın evrenle teması ve onun üstüne oluşturduğu toplam, bütüncül, bir varlık sistemidir.
Doğa tüm canlıları içinde barındıran ve evren üzerinde, içinde, onunla birleşik, tümleşik ve ayrı olabilen evrensel bir varlık şeklidir.
Toplum, bireylerin, grupların ve çok sayıda insanların bir arada bulunma, ilişki, etkileşim, bağlantılı, düzenlilik halinde yaşaması ve sürdürmesidir.
Doğa ile iletişim şekli toplumlar ile iletişim şekline benzemektedir.
Toplumların istekleri, amaçları ve yaşadıkları genel durum hakkında anket yaparak, oluşturdukları birliklerin içerikleri incelenerek, toplu halde ortaya koydukları davranışlar ile anlamak olanaklıdır.
Doğanın ise varlık durumundaki değişimler ile özelliklerini inceleyerek onu anlayabiliriz. Gelişimini, dönüşümünü, sorunlarını, geleceğe yansıma olanaklarını, evrensel ilkelere, olgulara karşı nasıl bir savunma geliştirdiğini ve o özellikleri nasıl faydasına, yararına çevirdiğini ve çevirmek isteyeceğini inceleme araştırma ve deney ile yani bilimsel olarak saptayabiliriz.
Nasıl ki toplum kavramına kısa ve basit sorular sorulamaz ise doğaya da aynı şekilde tikel sorular sorulamaz.
Doğa ve toplum kavramları tümel sorulara cevap verebilir. Bu cevap insan zihni ve mantığına göre değil yeryüzündeki bıraktıkları izler ve etkiler ile olacaktır. Akılın bu aşamaları kısa aralıklar halinde algılaması zordur. O nedenle " Bakalım bu işin sonu ne olacak " diye sorar. Fakat şu andaki olanlar daha önceki etkileşimlerin, oluşumların devamından başka bir şey değildir. Bu olgu öncesini bilen bir zihin şu anki olanları anlar ve bilir. Hatta ilerleme durumlarına da doğruluğa yakın tahminlerde bulunabilir.
Doğa veya toplum kavramlarında tikel sorular cevapsız kalır. Örneğin " Doğa veya toplum beni seviyor mu veya bana kızıyor mu ? " gibi duygu barındıran tikel soru cevap bulamaz. Ormana ve dağlara gidip " Lütfen doğa benimle iletişime geç, bunu yaptığına dair bir işaret ver " denildiğinde cevap veya bir işaret alınamaz. Bu ruh halinde olan insan etrafa bakar ve öğrendiği insanlık tarihindeki mitolojilerden bilgiler ile o andaki etraftaki gözlemlerine denk gelen ve uyuşan bir olgu arar. Bu kişinin zihinde sanattan gelen bir çok kurgular bulunmaktadır. Bu ruh halindeki durumu aklının aktif olduğu değil duyguların faal olduğu durumdur. Akıl duygunun hizmetindedir o anda. Duyguları, düşünmeye değil hissetmeye, yaşamaya meyillidir yapısı olarak. O anlarda bir kuş yakındaki ağacın dalına geldiğinde bunun bir mesaj olduğunu sanabilir bir anda. o an iletişim çabasına bir işaret geldiği hissine kapılabilir. Halbuki bu kuş daha önce bir insanın kendisine yiyecek verdiği için ona yine o amaçla gelmiş olabilir. Duygu yüklü insan bu olayı aklı ile değil duygusu ile değerlendirdiği için kuşun gerçek amacını değil, kendisine yönelmesini kendinin başlattığı iletişimin devamı olarak hisseder. Dolayısı ile kuşun amacı ile insanın onun hareket amacı anlaması arasında fark vardır. Kuş kendisinin amacı canlılığa özgü beslenme güdüsü ile olmuşken, ona bakan insan canlılık temel güdülerin üstündeki duygusal güdülerin etkisiyle kuşun kendisi ile iletişimin etkisi ile bağlantı kurmaya çalıştığını sanabilir.
Doğa ve toplum duygulara değil amaçlarla, nedenlerle ve sonuçlarla ilgili soruların cevaplarını barındırırlar içinde. Etki-tepki genel anlamının içinde yer alır bir çok cevap. Doğa ve topluma sorulan en önemli soru amaçtır. İkisinin amacı da varlığını korumak, büyümek, geliştirmek ve ilerleme anlamında yayılmaktır. Evrensel ilkelerin etki- tepkisinde kalan maddelere bu soruyu soramıyoruz. Çünkü onlar içten gelen bir amaç taşımamakta (varsa henüz bilemiyoruz ) enerji- madde etkileşimdeki dört kuvvetin etkisi altında bulunmaktadırlar. Evrensel ilkelerde bulunan dört kuvvete canlı kuvvetini de eklememiz gerekmektedir. Evrensel beşinci kuvvet olarak canlı veya doğa kuvvetini öne sürebiliriz. Temel dört kuvvetin yalın halini ancak dünya dışında, dünyanın etkileşimde olmadığı uzay kesimlerinde tekrar test etmemiz gerekmektedir. Bu testler, doğanın kuvvetinin dört bilinen kuvvete etkisinin nasıl olduğu gerçeğini ortaya çıkarabilecektir. Örneğin dünyamızın çekim gücü miktarının şimdiki bilinen oranına doğa kuvvetinin etkisini belirlememiz zordur. Bunu belirlememiz için doğa dışı bir ortamın referans değerlerine ihtiyacımız bulunmaktadır.
Şu an uzayı uzaktan incelememiz bu testleri yapabileceğimiz olanağını verir mi ?
Varlık oluşumunun ayrı ayrı olarak değil birbirinden türediğine dair bir kuram denemesi
Bu kuramımızın başlangıcını insan kültüründen başlatarak geriye doğru ilerleyeceğiz. İnsanlık tarihindeki tüm kültür gelişimleri birbirinden kopuk, bağımsız ve ayrı olarak değil birbirinden alarak, etkilenerek, esinlenerek, taklit ederek olduğu tezinden başlayalım. İnsanlık tarihinde alet kullanımı bir yerden tüm yeryüzüne yayılmıştır. Yani ayrı mekanlarda yaşayan insanlar farklı olarak alet kullanmaya başlamamışlardır bu tezimize göre. Aynı şekilde bir defa da ateş keşfedilip kullanılmaya başlamış ve yeryüzündeki tüm insan yaşamına uygulanmıştır.
İnsanlık tarihindeki tüm gelişmeler insanların birbirine aktarımı ile olmuştur. Tarihteki oluşan toplumlarda ilk toplumdan oluşmuş olup, doğa da ilk oluşumun ilk canlı grubundan (tek canlı değil) ve tek kaynaktan türeyen çok çeşitli canlılara doğru evrilmiş ve günümüz doğasına ulaşmıştır.
Yıldızlar da ilk yıldız oluşmuş ve sonrası gelmiştir onun ardından. Evrendeki elementler de sırasıyla birbiri ardınca oluşmuştur. Yani bu elementler evrenin uzayın farklı yerlerinde ayrı ayrı olarak oluşmamıştır. Bir defa oluşan element sonraki elementin oluşmasına neden olmuştur.
İnsanlık tarihi grupsal insanlar ile başladığını ve bugünkü toplumlara ulaştığını söyleyebiliriz. Yani toplum bireylerden değil gruplardan oluşmaktadır. Tıpkı ailenin bir temel grup olması gibi.
Bu kuramımız doğru ise ne anlama gelmektedir.
Bu kuramımıza göre doğa ve canlı dünyamızda oluşmuştur.
Yani Mars veya başka gezegende canlıya ait bir iz bulamayacağız.
Evrende, dünyadan başka canlı ve doğa yoktur bu tezimize göre.
Ne mikrobiyolojik bir canlı ne de biz insanlar gibi beden üzerindeki akıl aşamasındaki canlı.
Bilim, felsefenin doğruluk testidir.
Felsefik olarak Mars kaşifi bilim ile şu an sonuçları beklemekteyiz. Herhangi bir canlı kalıntısına rastlamaz ise felsefik görüşüm, teorim canlılığa ait bir iz bulunana kadar doğru demektir. Eğer bulunursa bu savım yanlış demektir. Sonuçları heyecanla bekliyoruz.
----------
BBD Yöntem ve Uygulamaları -135
Günaydın, değerli sağlık sever dostlar. 09:30 Çekirdek Kahve 10:00 Yumurta, haşlanmış, bir adet, sadece sarısı
-
Öğünlerdeki çok çeşitliği teke indirmekle bu beslenme şekline geçebiliriz. Aralıklı ve sık beslenme yönetimi olarak sabah bir veya iki bes...
-
Ülkemizde yaklaşık iki aydır kitlelerin toplanarak yürümesi ve tepkilerini göstermesiyle başlayan hareketli bir süreç devam etmekte. ...


